31.01.2016

GÜL (Rosa L.) YETİŞTİRİCİLİĞİ

Global Bilgiler
Genel Özellikleri
Milattan 500 yıl önce Çinliler tarafından kültüre alınan güller, çiçeklerinin kokusu ve güzelliği nedeniyle bahçıvanlar tarafından çiçeklerin kraliçesi olarak kabul edilmektedir.Mayıs-haziran ayları arasında, pembe, beyazımsı, sarı, kırmızı renkli çiçekler açan, güzel kokuludur.Gövdeleri silindir biçimli, yesilimsi, esmer renkli, çok dallı ve dallar sik dikenlidir. Dikenlerin uçları kıvrık ve genellikle kırmızı renktedir. Yapraklar saplı ve kulakçıklı 5-7 yaprakçıklıdır. Çiçekler dallarında tek tek veya kümeler halinde bulunur. Çanak yapraklari 5 parçalı, taç yapraklari ise çok parçalıdır. Deniz seviyesinden itibaren, 3500 m yükseklige kadar, kâfi derecede rutubetli ve geçirgen topraklarda yetisir.
Global Bilgiler
Dikildiği ilk yıldan itibaren çiçeklendiği için güzelliğini hemen gösterir. Bahçede grup veya tek olarak değerlendirilen çalı tipindeki güllerin yanı sıra; tırmanıcı, sarılıcı, yayılıcı güller pergola, çit, duvar kenarlarında, girişlerde, kapı ve pencere kenarlarında kullanılır. Son yıllarda ülkemizde de bulunabilen minyatür güller tüm yıl boyunca çiçeklenebildiklerinden, iç mekanda kullanılabildiği gibi, dış mekanda grup olarak ta dikilmektedir. Ağaç gülleri ise uzun bir gövde üzerine aşılanmış güllerdir, bahçelerde geniş alanlarda kullanılır. Bahçe düzenlemesinin en önemli bitkisel materyallerinden olan güller, farklı büyüklükteki saksı ve kaplar içinde özellikle balkonların süslemesinde de yer almaktadır.
Çoğaltma Teknikleri
Güller tohum,aşı,çelik ve daldırma yöntemiyle çoğaltılır.
Tohum ile üretim
Global Bilgiler
•Tohumla üretim bir yandan yabani genç bitki elde edilmesinde ki bu aşılamada, anaç bitki olarak kullanılır. Diğer yandan da ticari amaçların dışında yeni varyetelerin araştırılmasında uygulanır. Bütün amatörler, bahçelerindeki güllerin olgunlaşmış tohumlarını toplayarak, tohum ekmekten hoşlanırlar. Fakat bu ekimlerle iyi kalite güllerin üretilmesi nadirdir. Tohumların hastalıksız, sağlam bitkilerden alınması doğrusudur. Temiz,saf,ağır dolgun ve çimlenme kabiliyetinin tam olması gerekir. Gül tohumları oldukça serttir. Ekildiği yıl çimlenmez. Çimlenmeyi kolaylaştırmak için sonbaharda toplanan ve temizlenen tohumlar katlamaya tabi tutulur. Tohumla ilk bahara kadar katlamada kalırlar hava ısınmaya başlayınca yavaş yavaş sulanmaya başlar. Çimlenen tohumlar kasalara veya tavalara 10 cm aralıklarla ekilir.eğer ekim çok sık yapılmışsa genç bitkilerin iyi gelişmesini sağlamak için seyreltme yapılmalıdır.
Global Bilgiler
Gül'de Tohum Üretimi Nasıl Yapılır?
•Erkek gül bitkisinden henüz yeni açılmaya başlamış ancak tozlarını yayacak şekilde tam açılmamış olan çiçeklerinden biri seçilir.
•Taç yaprakları nazikçe çiçek tablasından tutularak kopartılır.
•Polenleri kullanmak üzere makas yardımıyla keserek bir kaba konur.
•Polenler tamamen erkek çiçekten ayrılır.
•Tozlanmayı gerçekleştirebilmek için bir tane henüz tam açılmamış dişi çiçek seçilir.
•Taç yaprakları nazikce kopartılır.
•Dişi organlara zarar verilmemelidir.
•Kaba aldığımız polenler bir iki gün içerisinde dişi çiçek ile tozlandırılmalıdır.
•Yumuşak uçlu bir fırça ile polenlerin fırçaya yapışması sağlanır ve dişi organların üzerine sürtülerek tozlanma yapılır.
•Tozlanma ve döllenme olduktan 2 ay sonra meyvesi oluşmaya başlar ve portakal büyüklüğüne ulaşır.
 •3 ay sonra ise rengi sararmaya başlar. Bu aşamada meyvenin içinde tohumlar oluşmaya başlar.
 •4 ay sonra (yani bu yaz sonlarını kapsar) meyve oluşumu tam olarak gerçekleşmiştir ve meyve tam olarak portakal rengini almıştır.
•6 ay geçtikten sonra meyvenin içi açılarak oluşan tohumlar çıkarılır.
•Gül tohumları temizlendikten sonra Şubat sonlarında soğuk yastıklara alınarak fide oluşumu sağlanır.
Aşı ile üretim
Güllerde en fazla T göz aşısı kullanılır.Bu aşıda ; Anaç aşı bıçağıyla T şeklinde çizik açılır ve kabuk hafifçe kaldırılır. Kalemden aşı bıçağı ile göz (Yaprak sapı ile birlikte) çıkarılır. Çıkarılan göz anaçta bulunan T şeklindeki bölgeye yukarıdan aşağıya doğru itilerek yerleştirilir.Daha sonra aşı yeri düzgün bir şekilde aşı ile bağlanır.
Global Bilgiler
 Çelik ile üretim
Çelikleme yoluyla aşısız, toprak altı ve üstü kısımları çeliğin tür veya varyetelerinin özelliklerini taşıyan gerçek güller elde edilir. Ancak verim periyodu aşı ile üretilen bitkilere göre daha kısa olup ortalama 4 yıldır, 2-3 yıl sonra da toprak yorgunluğu ortaya çıkar. ayrıca , çeliklemeyle elde edilen güller diğerine göre daha az dayanıklı, daha zayıf ve hastalıklara duyarlı, çiçekleri de daha küçüktür. Çelikleme üretim ile, aşı ile üretime göre daha uzun sürede gelişmiş bitki elde edilir. Çelikleme üretim elverişli koşullarda tarlada yada seralarda yapılabilir. Çelik alınma zamanı ağustos sonundan marta kadar olan önemlidir. Çelikler çiçeksiz yıllık dalardan veya odunlaşmış sürgünden adi,dipçikli tarzlarda alınabilir. Erken dönemde alınan (haziran sonu) çelikleri (yarı odunsu) üzerinde yaprakların bırakılması, bitkinin kallus dokusu oluşturmasına ve yapraklarda doğal olarak üretilen hormonlar vasıtasıyla çeliğin kolay köklenmesi yardımcı olmaktadır. Yapraksız çeliklerde gövde uzaması erken, kök gelişmesi geç olur. Bununla beraber yapraksız, yani sonbahar sonu ya da kışın alınan sert-odun çelikleri köklenme yüzdeleri yapraklı, yani yeşil çeliklere göre daha yüksektir.
Global Bilgiler
Daldırma ile üretim
İlkbahar ya da sonbaharda yapılır.Çelikle üretimi zor olan güller ve sarmaşık güllerinin üretiminde tercih edilen bir yöntemdir.
Yetiştirme Teknikleri
Toprak İsteği
Gül fazla seçici olmamakla beraber, en iyi bağ toprağı da denilen demiri bol hafif kırmızımsı,kumlu killi toprakta yetişir. Bakır toprakları sever. Fazla asitli,kireçli ve besin açısından zayıf topraklar gül yetiştirmek açısından uygun değildir. Bol gübre veya kompost kullanılarak böyle topraklarda da gül yetiştirmek mümkündür. Ağaç veya yüksek çalı bitkilerinin altlarına gül dikilmemelidir. Gölge olması bir yana, ağaç kökleri fidanların gelişmesine izin vermez.Daha önce gül yetişmiş topraklara veya eski gül fidanlarının yakınına yeni gül dikilmesi uygun değildir. Mecbur kalınırsa dikim çukuru biraz geniş ve derin açılır ve buradan çıkan toprak kullanılmaz. Bahçenin başka bir yerinden toprak getirilir. Eski toprak başka yerde rahatlıkla kullanılabilir.Ayrıca toprağın drenajlı olması gerekir. Su tutan yerlere gül dikilmez.
Global Bilgiler
Eski güllerin Yerinin Değişmesi
Bazen gölgede kaldığı için veya başka bir sebeple gül fidanının yerinin değiştirilmesi gerekir. Bitki 10 yaşında bile olsa bu mümkündür. Bu iş için en uygun zaman kasım-aralık aylarıdır. Böylece fidan bahar gelmeden yeni yerine alışma fırsatı bulur. Önce yeni çukur açılıp hazırlanır. Daha sonra sökülecek gülün dalları kısaltılır. Bitkinin etrafı köke zarar vermeden açılır. Çatal bel yardımıyla dikkatle yerinden oynatılır. Toprağıyla çıkarılırsa daha iyi olur. Vakit geçirilmeden yeni yerine dikilir ve bolca sulanır.
Gübreleme
Aşırı besin tüketen bir bitki olduğu için toprağı her yıl gübrelenmelidir. Güllerin çevresi sonbaharda yanmış gübre ile tamamen örtülür. Bu suretle hem kökler soğuktan korunmuş olur hem de toprak besince zenginleşir.
Fidanlar tomurcuk zamanı gübre şerbeti veya suni gül gübresi eritilmiş suyla arada bir sulandığı takdirde bol çiçek açar. Temmuz ayına kadar hiç olmazsa üç kez şerbet verilmelidir. Özellikle çiçekli dönemlerinin sonunda verilirse yeni tomurcuklar çıkarmakta gecikmeyecektir.
Gülün dikimi
Az sayıda gül dikilecekse dikimden bir ay önce 40-50 cm. derinlik ve 50 cm. genişlikte çukurlar açılır.Çıkan toprağın üst kısmı bir tarafa,alt tabaka ise başka bir tarafa ayrılır. Çok sayıda fidan dikilecekse seçilen yer bolca yanmış gübreyle karıştırılıp,tarla usulü kazılır. Çukurlar daha sonra açılır. Buralardaki yabani otlar ve varsa iri taşlar temizlenir.Ayrılan üst tabaka toprak fidan başına bir kova yanmış gübreyle karıştırılır. Yoksa gül için hazırlanmış yavaş etkili bir suni gübre fidan başına bir avuç toprağa karıştırılır.
Global Bilgiler
Çukura biraz gübreli toprak atılır. Fidan saksıdan toprağını dağıtmadan çıkarılır. Fidan çukura oturtulur. Gübreli toprakla çukur doldurulur.Yetmezse alt topraktan ilave edilir. Aşı yeri hafifçe örtülür. Toprak ayakla dikkatlice sıkıştırılır. Hemen sulanır.
Gül çıplak köklü dikilecekse açılan çukurun dibine gübreli topraktan bir tümsek yapılır. Köklerin ezik ve yaralı yerleri hafifçe budanır. Kökler yelpaze biçiminde tümseğe yayılır ve çukur dikkatle doldurulur. Sıkıştırılıp sulanır. Çıplak köklü güller mutlaka sonbaharda dikilmelidir. Kökleri sıcak tutmak için fidanın dibine biraz saman veya kuru yaprak örtülür.
Global Bilgiler
Budanması
Güller budandıkça gençleşir ve ömrü uzar. Her yıl budama yapılmalıdır.Bu pek zor değil ancak teknik gerektiren bir iştir. Gül budaması gülün cinsine göre farklılık gösterir.
Bahçe gülleri için en iyi budama zamanı, güllerin dinlenmeye girdiği sonbahar sonu ile kış bitimi arasındaki zamandır. Dinlenmeye giren gülde önce yapraklar azalır, kışı sert olan yerde tamamen dökülür, sürgün ve çiçek faaliyeti durur, bitki kışa dayanabilmek için hayatsal faaliyetlerini en alt düzeye indirir. Budama işlemi gözler uyanmadan, bitki aktif büyümeye başlamadan tamamlanmalıdır. İklimsel faktörler budama zamanını belirleyen temel faktörlerdir. Ilıman kış iklimine sahip olan yerlerde güller erken budanabilir. Erken budanan bitkilerin erken uyanacağı ve soğuklardan zarar görebileceği unutulmamalıdır. Geç budamalar ise, bitkide su yürümesi ve büyümenin başladığı döneme rastlar ve bu dönemde yapılacak budama bitkide güç kaybına neden olur.
Sulama
Global BilgilerGül dayanıklı bir bitki olduğu için,fazla sulanmasa da kolay kurumaz. Ancak çiçekleri küçülür,yeni tomurcuk vermez. Bitki gelişemez. Yeni fideler düzenli sulanmaz ise kuruyabilir. Bol sulanan güller sürekli gelişir ve çiçeksiz kalmaz. Ancak dibinde su beklememelidir.
En ideal sulama için gül fidanının çevresi hafif çukurlaştırılır. Haftada 1-2 defa bu çukur suyla doldurulur. Sadece toprağı ıslatmak yetmez. Az ve sık sulamak zarar verir. Saksı gülleri daha sık sulanmalıdır.
Gül yetiştiriciliğinde en büyük sorunlar ‘Kök sürgün' ve ‘Bozuk baş' oluşumudur.
Kök Sürgün
Güllerin genaratif gelişmeye başlaması gerekirken,vejatatif devrede kalarak yaprak açmaya devam etmesi, böylelikle sapın ucunda çiçek meydana gelmemesi olayıdır. Düşük sıcaklık,zayıf ışık intensitesi ve kuvvetli budama ile artış göstermektedir.
Bozuk baş
Gül tomurcuklarının ortasındaki petallerin tam olarak gelişemeyerek yassı bir şekil almasıyla ortaya çıkar. Bozuk baş sorunu aynen kök sürgünü sorununda olduğu gibi düşük sıcaklık,zayıf ışık intensitesi ve kuvvetli budama ile artış göstermektedir.
Sınıflandırılması
Alem : Plantae
Şube : Magnoliophyta
Sınıf : Magnoliopsida
Takım : Rosales
Familya : Rosoideae
Cins : Rosa L.
Tür : Rosa canina
Rosa dumalis
Rosa eglanteria
Rosa gallica
Rosa gigantea
Rosa glauca
Rosa laevigata
Rosa multiflora
Rosa persica
Rosa roxburghii
Rosa rugosa
Rosa stellata
Rosa virginiana
Global Bilgiler  /  at  23:56  /  No comments

Global Bilgiler
Genel Özellikleri
Milattan 500 yıl önce Çinliler tarafından kültüre alınan güller, çiçeklerinin kokusu ve güzelliği nedeniyle bahçıvanlar tarafından çiçeklerin kraliçesi olarak kabul edilmektedir.Mayıs-haziran ayları arasında, pembe, beyazımsı, sarı, kırmızı renkli çiçekler açan, güzel kokuludur.Gövdeleri silindir biçimli, yesilimsi, esmer renkli, çok dallı ve dallar sik dikenlidir. Dikenlerin uçları kıvrık ve genellikle kırmızı renktedir. Yapraklar saplı ve kulakçıklı 5-7 yaprakçıklıdır. Çiçekler dallarında tek tek veya kümeler halinde bulunur. Çanak yapraklari 5 parçalı, taç yapraklari ise çok parçalıdır. Deniz seviyesinden itibaren, 3500 m yükseklige kadar, kâfi derecede rutubetli ve geçirgen topraklarda yetisir.
Global Bilgiler
Dikildiği ilk yıldan itibaren çiçeklendiği için güzelliğini hemen gösterir. Bahçede grup veya tek olarak değerlendirilen çalı tipindeki güllerin yanı sıra; tırmanıcı, sarılıcı, yayılıcı güller pergola, çit, duvar kenarlarında, girişlerde, kapı ve pencere kenarlarında kullanılır. Son yıllarda ülkemizde de bulunabilen minyatür güller tüm yıl boyunca çiçeklenebildiklerinden, iç mekanda kullanılabildiği gibi, dış mekanda grup olarak ta dikilmektedir. Ağaç gülleri ise uzun bir gövde üzerine aşılanmış güllerdir, bahçelerde geniş alanlarda kullanılır. Bahçe düzenlemesinin en önemli bitkisel materyallerinden olan güller, farklı büyüklükteki saksı ve kaplar içinde özellikle balkonların süslemesinde de yer almaktadır.
Çoğaltma Teknikleri
Güller tohum,aşı,çelik ve daldırma yöntemiyle çoğaltılır.
Tohum ile üretim
Global Bilgiler
•Tohumla üretim bir yandan yabani genç bitki elde edilmesinde ki bu aşılamada, anaç bitki olarak kullanılır. Diğer yandan da ticari amaçların dışında yeni varyetelerin araştırılmasında uygulanır. Bütün amatörler, bahçelerindeki güllerin olgunlaşmış tohumlarını toplayarak, tohum ekmekten hoşlanırlar. Fakat bu ekimlerle iyi kalite güllerin üretilmesi nadirdir. Tohumların hastalıksız, sağlam bitkilerden alınması doğrusudur. Temiz,saf,ağır dolgun ve çimlenme kabiliyetinin tam olması gerekir. Gül tohumları oldukça serttir. Ekildiği yıl çimlenmez. Çimlenmeyi kolaylaştırmak için sonbaharda toplanan ve temizlenen tohumlar katlamaya tabi tutulur. Tohumla ilk bahara kadar katlamada kalırlar hava ısınmaya başlayınca yavaş yavaş sulanmaya başlar. Çimlenen tohumlar kasalara veya tavalara 10 cm aralıklarla ekilir.eğer ekim çok sık yapılmışsa genç bitkilerin iyi gelişmesini sağlamak için seyreltme yapılmalıdır.
Global Bilgiler
Gül'de Tohum Üretimi Nasıl Yapılır?
•Erkek gül bitkisinden henüz yeni açılmaya başlamış ancak tozlarını yayacak şekilde tam açılmamış olan çiçeklerinden biri seçilir.
•Taç yaprakları nazikçe çiçek tablasından tutularak kopartılır.
•Polenleri kullanmak üzere makas yardımıyla keserek bir kaba konur.
•Polenler tamamen erkek çiçekten ayrılır.
•Tozlanmayı gerçekleştirebilmek için bir tane henüz tam açılmamış dişi çiçek seçilir.
•Taç yaprakları nazikce kopartılır.
•Dişi organlara zarar verilmemelidir.
•Kaba aldığımız polenler bir iki gün içerisinde dişi çiçek ile tozlandırılmalıdır.
•Yumuşak uçlu bir fırça ile polenlerin fırçaya yapışması sağlanır ve dişi organların üzerine sürtülerek tozlanma yapılır.
•Tozlanma ve döllenme olduktan 2 ay sonra meyvesi oluşmaya başlar ve portakal büyüklüğüne ulaşır.
 •3 ay sonra ise rengi sararmaya başlar. Bu aşamada meyvenin içinde tohumlar oluşmaya başlar.
 •4 ay sonra (yani bu yaz sonlarını kapsar) meyve oluşumu tam olarak gerçekleşmiştir ve meyve tam olarak portakal rengini almıştır.
•6 ay geçtikten sonra meyvenin içi açılarak oluşan tohumlar çıkarılır.
•Gül tohumları temizlendikten sonra Şubat sonlarında soğuk yastıklara alınarak fide oluşumu sağlanır.
Aşı ile üretim
Güllerde en fazla T göz aşısı kullanılır.Bu aşıda ; Anaç aşı bıçağıyla T şeklinde çizik açılır ve kabuk hafifçe kaldırılır. Kalemden aşı bıçağı ile göz (Yaprak sapı ile birlikte) çıkarılır. Çıkarılan göz anaçta bulunan T şeklindeki bölgeye yukarıdan aşağıya doğru itilerek yerleştirilir.Daha sonra aşı yeri düzgün bir şekilde aşı ile bağlanır.
Global Bilgiler
 Çelik ile üretim
Çelikleme yoluyla aşısız, toprak altı ve üstü kısımları çeliğin tür veya varyetelerinin özelliklerini taşıyan gerçek güller elde edilir. Ancak verim periyodu aşı ile üretilen bitkilere göre daha kısa olup ortalama 4 yıldır, 2-3 yıl sonra da toprak yorgunluğu ortaya çıkar. ayrıca , çeliklemeyle elde edilen güller diğerine göre daha az dayanıklı, daha zayıf ve hastalıklara duyarlı, çiçekleri de daha küçüktür. Çelikleme üretim ile, aşı ile üretime göre daha uzun sürede gelişmiş bitki elde edilir. Çelikleme üretim elverişli koşullarda tarlada yada seralarda yapılabilir. Çelik alınma zamanı ağustos sonundan marta kadar olan önemlidir. Çelikler çiçeksiz yıllık dalardan veya odunlaşmış sürgünden adi,dipçikli tarzlarda alınabilir. Erken dönemde alınan (haziran sonu) çelikleri (yarı odunsu) üzerinde yaprakların bırakılması, bitkinin kallus dokusu oluşturmasına ve yapraklarda doğal olarak üretilen hormonlar vasıtasıyla çeliğin kolay köklenmesi yardımcı olmaktadır. Yapraksız çeliklerde gövde uzaması erken, kök gelişmesi geç olur. Bununla beraber yapraksız, yani sonbahar sonu ya da kışın alınan sert-odun çelikleri köklenme yüzdeleri yapraklı, yani yeşil çeliklere göre daha yüksektir.
Global Bilgiler
Daldırma ile üretim
İlkbahar ya da sonbaharda yapılır.Çelikle üretimi zor olan güller ve sarmaşık güllerinin üretiminde tercih edilen bir yöntemdir.
Yetiştirme Teknikleri
Toprak İsteği
Gül fazla seçici olmamakla beraber, en iyi bağ toprağı da denilen demiri bol hafif kırmızımsı,kumlu killi toprakta yetişir. Bakır toprakları sever. Fazla asitli,kireçli ve besin açısından zayıf topraklar gül yetiştirmek açısından uygun değildir. Bol gübre veya kompost kullanılarak böyle topraklarda da gül yetiştirmek mümkündür. Ağaç veya yüksek çalı bitkilerinin altlarına gül dikilmemelidir. Gölge olması bir yana, ağaç kökleri fidanların gelişmesine izin vermez.Daha önce gül yetişmiş topraklara veya eski gül fidanlarının yakınına yeni gül dikilmesi uygun değildir. Mecbur kalınırsa dikim çukuru biraz geniş ve derin açılır ve buradan çıkan toprak kullanılmaz. Bahçenin başka bir yerinden toprak getirilir. Eski toprak başka yerde rahatlıkla kullanılabilir.Ayrıca toprağın drenajlı olması gerekir. Su tutan yerlere gül dikilmez.
Global Bilgiler
Eski güllerin Yerinin Değişmesi
Bazen gölgede kaldığı için veya başka bir sebeple gül fidanının yerinin değiştirilmesi gerekir. Bitki 10 yaşında bile olsa bu mümkündür. Bu iş için en uygun zaman kasım-aralık aylarıdır. Böylece fidan bahar gelmeden yeni yerine alışma fırsatı bulur. Önce yeni çukur açılıp hazırlanır. Daha sonra sökülecek gülün dalları kısaltılır. Bitkinin etrafı köke zarar vermeden açılır. Çatal bel yardımıyla dikkatle yerinden oynatılır. Toprağıyla çıkarılırsa daha iyi olur. Vakit geçirilmeden yeni yerine dikilir ve bolca sulanır.
Gübreleme
Aşırı besin tüketen bir bitki olduğu için toprağı her yıl gübrelenmelidir. Güllerin çevresi sonbaharda yanmış gübre ile tamamen örtülür. Bu suretle hem kökler soğuktan korunmuş olur hem de toprak besince zenginleşir.
Fidanlar tomurcuk zamanı gübre şerbeti veya suni gül gübresi eritilmiş suyla arada bir sulandığı takdirde bol çiçek açar. Temmuz ayına kadar hiç olmazsa üç kez şerbet verilmelidir. Özellikle çiçekli dönemlerinin sonunda verilirse yeni tomurcuklar çıkarmakta gecikmeyecektir.
Gülün dikimi
Az sayıda gül dikilecekse dikimden bir ay önce 40-50 cm. derinlik ve 50 cm. genişlikte çukurlar açılır.Çıkan toprağın üst kısmı bir tarafa,alt tabaka ise başka bir tarafa ayrılır. Çok sayıda fidan dikilecekse seçilen yer bolca yanmış gübreyle karıştırılıp,tarla usulü kazılır. Çukurlar daha sonra açılır. Buralardaki yabani otlar ve varsa iri taşlar temizlenir.Ayrılan üst tabaka toprak fidan başına bir kova yanmış gübreyle karıştırılır. Yoksa gül için hazırlanmış yavaş etkili bir suni gübre fidan başına bir avuç toprağa karıştırılır.
Global Bilgiler
Çukura biraz gübreli toprak atılır. Fidan saksıdan toprağını dağıtmadan çıkarılır. Fidan çukura oturtulur. Gübreli toprakla çukur doldurulur.Yetmezse alt topraktan ilave edilir. Aşı yeri hafifçe örtülür. Toprak ayakla dikkatlice sıkıştırılır. Hemen sulanır.
Gül çıplak köklü dikilecekse açılan çukurun dibine gübreli topraktan bir tümsek yapılır. Köklerin ezik ve yaralı yerleri hafifçe budanır. Kökler yelpaze biçiminde tümseğe yayılır ve çukur dikkatle doldurulur. Sıkıştırılıp sulanır. Çıplak köklü güller mutlaka sonbaharda dikilmelidir. Kökleri sıcak tutmak için fidanın dibine biraz saman veya kuru yaprak örtülür.
Global Bilgiler
Budanması
Güller budandıkça gençleşir ve ömrü uzar. Her yıl budama yapılmalıdır.Bu pek zor değil ancak teknik gerektiren bir iştir. Gül budaması gülün cinsine göre farklılık gösterir.
Bahçe gülleri için en iyi budama zamanı, güllerin dinlenmeye girdiği sonbahar sonu ile kış bitimi arasındaki zamandır. Dinlenmeye giren gülde önce yapraklar azalır, kışı sert olan yerde tamamen dökülür, sürgün ve çiçek faaliyeti durur, bitki kışa dayanabilmek için hayatsal faaliyetlerini en alt düzeye indirir. Budama işlemi gözler uyanmadan, bitki aktif büyümeye başlamadan tamamlanmalıdır. İklimsel faktörler budama zamanını belirleyen temel faktörlerdir. Ilıman kış iklimine sahip olan yerlerde güller erken budanabilir. Erken budanan bitkilerin erken uyanacağı ve soğuklardan zarar görebileceği unutulmamalıdır. Geç budamalar ise, bitkide su yürümesi ve büyümenin başladığı döneme rastlar ve bu dönemde yapılacak budama bitkide güç kaybına neden olur.
Sulama
Global BilgilerGül dayanıklı bir bitki olduğu için,fazla sulanmasa da kolay kurumaz. Ancak çiçekleri küçülür,yeni tomurcuk vermez. Bitki gelişemez. Yeni fideler düzenli sulanmaz ise kuruyabilir. Bol sulanan güller sürekli gelişir ve çiçeksiz kalmaz. Ancak dibinde su beklememelidir.
En ideal sulama için gül fidanının çevresi hafif çukurlaştırılır. Haftada 1-2 defa bu çukur suyla doldurulur. Sadece toprağı ıslatmak yetmez. Az ve sık sulamak zarar verir. Saksı gülleri daha sık sulanmalıdır.
Gül yetiştiriciliğinde en büyük sorunlar ‘Kök sürgün' ve ‘Bozuk baş' oluşumudur.
Kök Sürgün
Güllerin genaratif gelişmeye başlaması gerekirken,vejatatif devrede kalarak yaprak açmaya devam etmesi, böylelikle sapın ucunda çiçek meydana gelmemesi olayıdır. Düşük sıcaklık,zayıf ışık intensitesi ve kuvvetli budama ile artış göstermektedir.
Bozuk baş
Gül tomurcuklarının ortasındaki petallerin tam olarak gelişemeyerek yassı bir şekil almasıyla ortaya çıkar. Bozuk baş sorunu aynen kök sürgünü sorununda olduğu gibi düşük sıcaklık,zayıf ışık intensitesi ve kuvvetli budama ile artış göstermektedir.
Sınıflandırılması
Alem : Plantae
Şube : Magnoliophyta
Sınıf : Magnoliopsida
Takım : Rosales
Familya : Rosoideae
Cins : Rosa L.
Tür : Rosa canina
Rosa dumalis
Rosa eglanteria
Rosa gallica
Rosa gigantea
Rosa glauca
Rosa laevigata
Rosa multiflora
Rosa persica
Rosa roxburghii
Rosa rugosa
Rosa stellata
Rosa virginiana

0 yorum:

ŞİMŞİR AĞACI (Buxus spp.)

selim şahin
Şimşir, şimşirgiller (Buxaceae) familyasının Buxus cinsinden çalılara verilen addır.

Genel olarak çalı nadiren ağaççık formunda herdemyeşil bitkilerdir. Sürgünleri dört köşelidir. Yaprakları derimsi, tam kenarlı ve tüysüzdür. Gölgeye dayanıklı, yavaş büyüyen nemli besin maddelerince zengin toprakları tercih eder. Çok nadir de olsa ağaç formunda olabilir ve kuşüzümüne benzer meyveler verir.


Üretimi daha çok çelik ve bölme ile olur. Ekim-Kasım aylarında 7,5-15 santimetre uzunluğunda hazırlanan yarı odunsu çelikler açıkta veya soğuk yastıklarda kökler kolayca köklendirilir. Dünya'da İspanya, Portekiz, Fransa, Sardunya Adaları, Almanya ve Bulgaristan'da yayılış gösterir. Türkiye'de Kuzey Anadolu'da nemli ve ılıman iklim yapısına sahip dağların kuzeye bakan yamaçlarında görülür.

Türler
Buxus austro-yunnanensis - Yünnan şimşiri
Buxus balearica - Uzun yapraklı şimşir.Türkiye
Buxus bodinieri
Buxus cephalantha
Buxus cochinchensis
Buxus colchica - Gürci şimşiri
Buxus hainanensis - Hainan şimşiri
Buxus harlandii - Harland şimşiri
Buxus hebecarpa
Buxus henryi - Henry şimşiri
Buxus hyrcana - Hazar şimşiri
Buxus ichangensis
Buxus latistyla
Buxus linearifolia
Buxus megistophylla
Buxus microphylla - Japon şimşiri
Buxus mollicula
Buxus myrica
Buxus papillosa
Buxus pubiramea
Buxus rivularis
Buxus rolfei
Buxus rugulosa
Buxus rupicola
Buxus sempervirens - Adi şimşir.Türkiye
Buxus sinica - Çin şimşiri
Buxus stenophylla
Buxus wallichiana - Himalaya şimşiri
Afrika, Madagaskar
Buxus acuminata
Buxus calcarea
Buxus capuronii
Buxus hildebrantii
Buxus humbertii
Buxus itremoensis
Buxus lisowskii
Buxus macowanii
Buxus macrocarpa
Buxus madagascarica
Buxus monticola
Buxus moratii
Buxus natalensis
Buxus obtusifolia
Buxus rabenantoandroi

Amerika
Buxus aneura
Buxus bartletii
Buxus brevipes
Buxus citrifolia
Buxus crassifolia
Buxus ekmanii
Buxus excisa
Buxus heterophylla
Buxus imbricata
Buxus lancifolia
Buxus macrophylla
Buxus mexicana
Buxus muelleriana
Buxus olivacea
Buxus pilosula
Buxus portoricensis
Buxus pubescens
Buxus rheedioides
Buxus vahlii
Global Bilgiler  /  at  23:41  /  No comments

selim şahin
Şimşir, şimşirgiller (Buxaceae) familyasının Buxus cinsinden çalılara verilen addır.

Genel olarak çalı nadiren ağaççık formunda herdemyeşil bitkilerdir. Sürgünleri dört köşelidir. Yaprakları derimsi, tam kenarlı ve tüysüzdür. Gölgeye dayanıklı, yavaş büyüyen nemli besin maddelerince zengin toprakları tercih eder. Çok nadir de olsa ağaç formunda olabilir ve kuşüzümüne benzer meyveler verir.


Üretimi daha çok çelik ve bölme ile olur. Ekim-Kasım aylarında 7,5-15 santimetre uzunluğunda hazırlanan yarı odunsu çelikler açıkta veya soğuk yastıklarda kökler kolayca köklendirilir. Dünya'da İspanya, Portekiz, Fransa, Sardunya Adaları, Almanya ve Bulgaristan'da yayılış gösterir. Türkiye'de Kuzey Anadolu'da nemli ve ılıman iklim yapısına sahip dağların kuzeye bakan yamaçlarında görülür.

Türler
Buxus austro-yunnanensis - Yünnan şimşiri
Buxus balearica - Uzun yapraklı şimşir.Türkiye
Buxus bodinieri
Buxus cephalantha
Buxus cochinchensis
Buxus colchica - Gürci şimşiri
Buxus hainanensis - Hainan şimşiri
Buxus harlandii - Harland şimşiri
Buxus hebecarpa
Buxus henryi - Henry şimşiri
Buxus hyrcana - Hazar şimşiri
Buxus ichangensis
Buxus latistyla
Buxus linearifolia
Buxus megistophylla
Buxus microphylla - Japon şimşiri
Buxus mollicula
Buxus myrica
Buxus papillosa
Buxus pubiramea
Buxus rivularis
Buxus rolfei
Buxus rugulosa
Buxus rupicola
Buxus sempervirens - Adi şimşir.Türkiye
Buxus sinica - Çin şimşiri
Buxus stenophylla
Buxus wallichiana - Himalaya şimşiri
Afrika, Madagaskar
Buxus acuminata
Buxus calcarea
Buxus capuronii
Buxus hildebrantii
Buxus humbertii
Buxus itremoensis
Buxus lisowskii
Buxus macowanii
Buxus macrocarpa
Buxus madagascarica
Buxus monticola
Buxus moratii
Buxus natalensis
Buxus obtusifolia
Buxus rabenantoandroi

Amerika
Buxus aneura
Buxus bartletii
Buxus brevipes
Buxus citrifolia
Buxus crassifolia
Buxus ekmanii
Buxus excisa
Buxus heterophylla
Buxus imbricata
Buxus lancifolia
Buxus macrophylla
Buxus mexicana
Buxus muelleriana
Buxus olivacea
Buxus pilosula
Buxus portoricensis
Buxus pubescens
Buxus rheedioides
Buxus vahlii

0 yorum:

YAPRAKLAR SONAHARDA NEDEN SARARIP DÖKÜLÜR



Sonbahar yapraklarının renkleri hepimizin hoşuna gider. Yaprakların neden renk değiştirdiğini hiç merak ettiniz mi? İşte bu sorunun cevabı ve mükemmel sonbahar resimleri..

Her yıl sonbahar mevsimi ile birlikte ağaçlar, dinlenme dönemlerine girerler.

Yaprakları tek tek sarı renge bürünüp, kıvrılır, sonra da dökülür. Bundan sonra ağaç, artık bir sonraki ilkbahara dek çok az bir gelişim gösterir.
Bu, belki biraz hüzünlüdür ama, yaprakların önce sarı, sonra kahverengi ve kırmızı renge dönüşmeleri çok ilginç bir görünüm ortaya koyar.

Bu olayın açıklanması çok kolaydır. Yaşayan birer organizma olarak bitkiler, yaprakların sağladığı organik maddelerden yararlanarak beslenmek zorundadırlar.
Aynı zamanda, tıpkı hayvanlar gibi, kullanmadıkları maddeleri dışarıya atarlar.

Hayvanların bu maddeleri hemen dışarı atabilmelerine karşın bitkiler, bu maddeleri sonbahara dek bünyelerinde bulunan bezlerde saklarlar.

Yaprak dökme zamanı geldiğinde, ağaç, yapraklarda bulunan tüm yararlı maddeleri özümler ve geriye kalan işe yaramaz maddeleri yaprakları ile birlikte döker, işte yaprağa sırası ile sarı, kahverengi ve kırmızı rengi veren de budur.

Sonbaharda ağaç yapraklarının sararmasında yetersiz gün ışığı, bitkilerin kendilerini kışa hazırlaması ve stres gibi çeşitli etkenler bulunuyor.

Leeds Üniversitesi Biyoloji Fakültesi Araştırma Direktörü Profesör Brendan Davies AA muhabirine yaptığı açıklamada, bitkilerin fotosentez yapmasını sağlayan klorofil kimyasalının, aynı zamanda yapraklara yeşil rengi veren pigmentleri beslediğini, bu kimyasalın azalmasıyla yaprakta çıplak gözle görülmeyen zaten var olan sarı pigmentler daha baskın hale geldiğini söyledi.

-"Yaprağın yaşlanmasının etkisi"-
Yaprakların nasıl ve neden sarardığını veya kızardığını anlatan Profesör Davies, ılıman bölgelerdeki ağaçların yapraklarının sonbaharda renk değiştirmesinin nedenini pigmentlerin baskınlığından kaynaklandığını savundu. Yapraklara yeşil rengi veren pigmentlerin, klorofil ile beslendiğini söyleyen Davies, bitkilerin klorofil maddesini fotosentez yaparak güneş ışığından elde ettiğini kaydetti. Davies, "Kış günlerinde, az ışıkta ve soğuk havada, ılıman bölgelerdeki bazı ağaçlar zarar görmemek için yapraklarında bulunan besinleri tekrardan emer, depolar ve en sonunda yaprağın yere düşmesine izin verirler. Biz de bu süreçte dramatik renk değişimleri görürüz. En yaygın renk değişimi yeşilden sarıya geçiştir. Bunun sebebi, yeşil pigmentleri besleyen klorofilin bozulması ve her zaman yaprakta bulunan sarı karotenoyid pigmentlerinin meydana çıkmasıdır. Bu durumda renk değişimini, yaprağın yaşlanmasının olası etkisi olarak görürüz" diye konuştu.

-"Yapraklar sararmıyor, ağaç kendini kışa hazırlıyor"-
"Genellikle daha az yaygın olan ancak bazı bölgelerde daha çarpıcı şekilde karşılaştığımız, "kızaran yaprakların" sebebi ise yapraklardaki klorofilin bozulmasından dolayı aktif olarak bitkinin kırmızı pigment olan antokyanın maddesi üretmesindendir" diyen Prof. Dr. Davies, yaprakların sararmadığını, kendini kışa hazırlayan ağacın, yeşil rengi kaybı nedeniyle yaprakta hep var olan sarı pigmentleri ortaya çıktığını söyledi.  Yaprakların neden kızardığını anlamanın sararma sürecine göre daha zor olduğunu dile getiren Davies, "Neden bir bitki, tüm besinlerini almışken, yaprakları başından savmaya hazırken yeni kırmızı pigment üreterek masrafa girer? Bunun cevabı iki ana teoriyle açıklanabilir. İlk teori, bitkinin yapraklardan emeceği besinler için vakit kazanmaya ihtiyacı olması, klorofil azaldıkça üst üste binen yaprakların oluşturduğu gölgelik alanın giderek inceldiğini ve güneş ışığının yaprak dokularına zarar vermeye başlamasıdır" dedi. Profesör Davies, "İşte bu noktada, kırmızı antokyan güneş ışınlarından korunmak için üretiliyor, antioksidan görevi görerek ışıktan etkilenen yaprakların daha uzun süreliğine canlı kalmasına ve besinlerin daha etkili şekilde emilmesine yardımcı oluyor" ifadelerini kullandı. İkinci teorinin ise "sonbaharda göç etmek için uygun ağaç arayan zararlı böcekler" için kırmızı rengin "tehlike" anlamına geldiğini söyleyen Profesör Davies, böceklerin kırmızı rengi kimsayal savunma ile ilişkendirip, kırmızı ağaçlardan genelde uzak durduklarını belirtti. Davies, "Bu iki teoride bazı kanıtlar sunuyor ancak asıl gerçek, sonbaharda yaprakların neden kızardığını halen tam olarak bilemiyor olmamız" dedi. Bazı yaprakların sonbahara rağmen halen yeşil renklerini korumaya devam ettiklerini belirten Brendan Davies, bu durumu söyle açıkladı: "Çünkü renk değiştirme boyunca birkaç kez bağımsız olarak keşfedilen edilen bir özellik olmuş. Uzak geçmişte tüm yapraklar yeşil kalırdı. Birçok tür halen sonbahar renkleri göstermiyor ancak bitkiler alemindeki birkaç tür birbirinden bağımsız olarak sonbahar renklerinin kendileri için avantajlı olduğunu keşfettiler."

-"Stres yaprağın rengini etkiler"-
Çevresel etkenlerin de yaprakların renk değişimleri üzerinde etkisi olduğunu belirten Davies, "Bizim tarafımızdan bariz bir şekilde fark edilmese bile, tüm bitkiler etraflarında olup bitenden haberdar ve buna uygun hareket ediyorlar. Bitkiler, kışın ne zaman geleceğini, günü, geceyi ve ısıyı hesaplayarak anlıyorlar. Gün uzunluğu, yağmur ve ısı, sonbahar renklerindeki en etkin faktörler ancak daha başka birçok unsur da var. Örneğin, yapraklar genellikle kırmızı antokyanini stresli anlarında üretirler. Eğer saksı çiçeklerine (evde yetişen çiçekler) dikkat ederseniz, sulamayı unuttuğunuzda yapraklar kırmızı yada mor renge bürünürler. Kısaca, stres yaprağın rengini etkiler" diye konuştu. Oxford Üniversitesi Bitki Bilimleri Bölümü Fahri Okutmanı Barrie Juniper ise "İlkbaharda ya da zaman zaman mevsim ortasında ağaçlar 'kızarma' dediğimiz renge bürünürler. Daha genç yapraklar kırmızı, mor ve sarı renklere bürünürken, bu tropiklerde mavi olarak bile görülebilir. Yaprakların böyle çeşitli renklere bürünmesinin sebebi, yani yeşil renge sahip olmamaları, saldırıya hazırlanan böceklerin kafasını karıştırmak için yapılan bir hazırlıktır. Çünkü genç bir yaprağın henüz 'kalın bir derisi' olmamakla birlikte, saldırıdan kendisini koruyacak yeterli kimyasallara sahip de değildir ancak bu saldırılardan kendisi bir şekilde korumalıdır" ifadelerini kullandı.
Global Bilgiler  /  at  23:28  /  No comments



Sonbahar yapraklarının renkleri hepimizin hoşuna gider. Yaprakların neden renk değiştirdiğini hiç merak ettiniz mi? İşte bu sorunun cevabı ve mükemmel sonbahar resimleri..

Her yıl sonbahar mevsimi ile birlikte ağaçlar, dinlenme dönemlerine girerler.

Yaprakları tek tek sarı renge bürünüp, kıvrılır, sonra da dökülür. Bundan sonra ağaç, artık bir sonraki ilkbahara dek çok az bir gelişim gösterir.
Bu, belki biraz hüzünlüdür ama, yaprakların önce sarı, sonra kahverengi ve kırmızı renge dönüşmeleri çok ilginç bir görünüm ortaya koyar.

Bu olayın açıklanması çok kolaydır. Yaşayan birer organizma olarak bitkiler, yaprakların sağladığı organik maddelerden yararlanarak beslenmek zorundadırlar.
Aynı zamanda, tıpkı hayvanlar gibi, kullanmadıkları maddeleri dışarıya atarlar.

Hayvanların bu maddeleri hemen dışarı atabilmelerine karşın bitkiler, bu maddeleri sonbahara dek bünyelerinde bulunan bezlerde saklarlar.

Yaprak dökme zamanı geldiğinde, ağaç, yapraklarda bulunan tüm yararlı maddeleri özümler ve geriye kalan işe yaramaz maddeleri yaprakları ile birlikte döker, işte yaprağa sırası ile sarı, kahverengi ve kırmızı rengi veren de budur.

Sonbaharda ağaç yapraklarının sararmasında yetersiz gün ışığı, bitkilerin kendilerini kışa hazırlaması ve stres gibi çeşitli etkenler bulunuyor.

Leeds Üniversitesi Biyoloji Fakültesi Araştırma Direktörü Profesör Brendan Davies AA muhabirine yaptığı açıklamada, bitkilerin fotosentez yapmasını sağlayan klorofil kimyasalının, aynı zamanda yapraklara yeşil rengi veren pigmentleri beslediğini, bu kimyasalın azalmasıyla yaprakta çıplak gözle görülmeyen zaten var olan sarı pigmentler daha baskın hale geldiğini söyledi.

-"Yaprağın yaşlanmasının etkisi"-
Yaprakların nasıl ve neden sarardığını veya kızardığını anlatan Profesör Davies, ılıman bölgelerdeki ağaçların yapraklarının sonbaharda renk değiştirmesinin nedenini pigmentlerin baskınlığından kaynaklandığını savundu. Yapraklara yeşil rengi veren pigmentlerin, klorofil ile beslendiğini söyleyen Davies, bitkilerin klorofil maddesini fotosentez yaparak güneş ışığından elde ettiğini kaydetti. Davies, "Kış günlerinde, az ışıkta ve soğuk havada, ılıman bölgelerdeki bazı ağaçlar zarar görmemek için yapraklarında bulunan besinleri tekrardan emer, depolar ve en sonunda yaprağın yere düşmesine izin verirler. Biz de bu süreçte dramatik renk değişimleri görürüz. En yaygın renk değişimi yeşilden sarıya geçiştir. Bunun sebebi, yeşil pigmentleri besleyen klorofilin bozulması ve her zaman yaprakta bulunan sarı karotenoyid pigmentlerinin meydana çıkmasıdır. Bu durumda renk değişimini, yaprağın yaşlanmasının olası etkisi olarak görürüz" diye konuştu.

-"Yapraklar sararmıyor, ağaç kendini kışa hazırlıyor"-
"Genellikle daha az yaygın olan ancak bazı bölgelerde daha çarpıcı şekilde karşılaştığımız, "kızaran yaprakların" sebebi ise yapraklardaki klorofilin bozulmasından dolayı aktif olarak bitkinin kırmızı pigment olan antokyanın maddesi üretmesindendir" diyen Prof. Dr. Davies, yaprakların sararmadığını, kendini kışa hazırlayan ağacın, yeşil rengi kaybı nedeniyle yaprakta hep var olan sarı pigmentleri ortaya çıktığını söyledi.  Yaprakların neden kızardığını anlamanın sararma sürecine göre daha zor olduğunu dile getiren Davies, "Neden bir bitki, tüm besinlerini almışken, yaprakları başından savmaya hazırken yeni kırmızı pigment üreterek masrafa girer? Bunun cevabı iki ana teoriyle açıklanabilir. İlk teori, bitkinin yapraklardan emeceği besinler için vakit kazanmaya ihtiyacı olması, klorofil azaldıkça üst üste binen yaprakların oluşturduğu gölgelik alanın giderek inceldiğini ve güneş ışığının yaprak dokularına zarar vermeye başlamasıdır" dedi. Profesör Davies, "İşte bu noktada, kırmızı antokyan güneş ışınlarından korunmak için üretiliyor, antioksidan görevi görerek ışıktan etkilenen yaprakların daha uzun süreliğine canlı kalmasına ve besinlerin daha etkili şekilde emilmesine yardımcı oluyor" ifadelerini kullandı. İkinci teorinin ise "sonbaharda göç etmek için uygun ağaç arayan zararlı böcekler" için kırmızı rengin "tehlike" anlamına geldiğini söyleyen Profesör Davies, böceklerin kırmızı rengi kimsayal savunma ile ilişkendirip, kırmızı ağaçlardan genelde uzak durduklarını belirtti. Davies, "Bu iki teoride bazı kanıtlar sunuyor ancak asıl gerçek, sonbaharda yaprakların neden kızardığını halen tam olarak bilemiyor olmamız" dedi. Bazı yaprakların sonbahara rağmen halen yeşil renklerini korumaya devam ettiklerini belirten Brendan Davies, bu durumu söyle açıkladı: "Çünkü renk değiştirme boyunca birkaç kez bağımsız olarak keşfedilen edilen bir özellik olmuş. Uzak geçmişte tüm yapraklar yeşil kalırdı. Birçok tür halen sonbahar renkleri göstermiyor ancak bitkiler alemindeki birkaç tür birbirinden bağımsız olarak sonbahar renklerinin kendileri için avantajlı olduğunu keşfettiler."

-"Stres yaprağın rengini etkiler"-
Çevresel etkenlerin de yaprakların renk değişimleri üzerinde etkisi olduğunu belirten Davies, "Bizim tarafımızdan bariz bir şekilde fark edilmese bile, tüm bitkiler etraflarında olup bitenden haberdar ve buna uygun hareket ediyorlar. Bitkiler, kışın ne zaman geleceğini, günü, geceyi ve ısıyı hesaplayarak anlıyorlar. Gün uzunluğu, yağmur ve ısı, sonbahar renklerindeki en etkin faktörler ancak daha başka birçok unsur da var. Örneğin, yapraklar genellikle kırmızı antokyanini stresli anlarında üretirler. Eğer saksı çiçeklerine (evde yetişen çiçekler) dikkat ederseniz, sulamayı unuttuğunuzda yapraklar kırmızı yada mor renge bürünürler. Kısaca, stres yaprağın rengini etkiler" diye konuştu. Oxford Üniversitesi Bitki Bilimleri Bölümü Fahri Okutmanı Barrie Juniper ise "İlkbaharda ya da zaman zaman mevsim ortasında ağaçlar 'kızarma' dediğimiz renge bürünürler. Daha genç yapraklar kırmızı, mor ve sarı renklere bürünürken, bu tropiklerde mavi olarak bile görülebilir. Yaprakların böyle çeşitli renklere bürünmesinin sebebi, yani yeşil renge sahip olmamaları, saldırıya hazırlanan böceklerin kafasını karıştırmak için yapılan bir hazırlıktır. Çünkü genç bir yaprağın henüz 'kalın bir derisi' olmamakla birlikte, saldırıdan kendisini koruyacak yeterli kimyasallara sahip de değildir ancak bu saldırılardan kendisi bir şekilde korumalıdır" ifadelerini kullandı.

0 yorum:

ATATÜRK ÇİÇEĞİ (Euphorbia Pulcherrima)

Global Bilgiler
Atatürk'' çiçeği'nin adını, çiçeği bulan Wanderbit Üniversitesi profesörlerinden doktor Kırk Landın koymuştur ve bu çiçek tüm dünyada bu isimle üretilip satılır. "Christmas star " ismiyle de bütün dünyada bilinir. Çünkü tam noel zamanı satışa çıkar.
Adı: Euphorbia Pulcherrima
Türkçe Adı: Atatürk Çiçeği
Vatanı: Meksika
Tanımı: Yaprakları uzun saplı, büyük, sivri uçlu, kenarları düz veya lop'lu; çiçekleri çok küçük sarı renkli ve gösterişsizdir.
'Atatürk'' çiçeği'nin adını, çiçeği bulan Wanderbit Üniversitesi profesörlerinden doktor Kırk Landın koymuş ve bu çiçek tüm dünyada bu isimle üretilip satılıyormuş. "Christmas star " ismiyle de bütün dünyada bilinir. Çünkü tam noel zamanı satışa çıkar.
Yetişme İstekleri:
Sıcaklık: Asıl çiçeklenme döneminden önce 15 - 20 derece, çiçeklenme döneminde 13-16 derece, çiçeklenme döneminden sonra 10-12 dereceye gereksinme gösterir. Çiçekli iken 13 derecenin altına düşmemelidir.
Global Bilgiler
Atatürk çiçeğinin parlak renkleri uzun sürsün isteniyorsanız gündüz sıcaklığı 21 derece üzerine çıkmamasına dikkat edin. Saksılar kalorifer peteği , klima, şömine ve sobalardan uzakta bulunmalıdır. Sıcak Atatürk çiçeğinizin çabuk bozulmasına sebep olur.
Orantılı Nem: Yüksek orantılı nem (% 70-75) ister.
Işık: Yazın aydınlık yarı gölge yerleri sever. Yaprakların renklenmesi için Eylül'den itibaren yoğun ışık ister.Kışın çiçeklenme döneminde çok aydınlık yerlerde bulundurulmalıdır. Bitki doğrudan güneş ışığından korunmalıdır.
Saksı Harcı: Hacim olarak 3 kısım turba, 3 kısım yaprak çürüntüsü, 2 kısım tınlı toprak, 2 kısım yanmış ahır gübresi, 3 kısım kum ve 2 kısım perlitin karışımıylaelde edilen harç da kullanılabilir.
Üretim Tekniği: Üretimi çelik ile yapılır. Çelikleri genç sürgünlerden 7,5-10 cm. uzunluğunda olmak üzere tepe çeliği tarzında ve Nisan - Mayıs aylarında alınır. Ancak bu çeliklerden yetişen bitkiler yıl sonunda 15-20 cm. uzunlukta olurlar. Eğer daha bodur bitkiler isteniyorsa çelikler Ağustos ayında alınmaldır. Alınan çelikler, özsuyun akmaması için odun kömürü tozuna batırılarak, hacim olarak eşit miktarlarda turba ve kum karışımına dikilirler. Ortam sıcaklığı 18-21 derece olmalıdır.
Bakım Önlemleri:
Saksı Değiştirme: Her yıl Nisan ayında yapılır.
Gübreleme: Haziran - Ekim ayları arası haftada bir kez 1-2 g/l kompoze gübre verilir.

Global Bilgiler
Sulama: Haziran'dan Eylül'e değin sürgün verme esnasında ılık su ile bolca sulanmalı, sıcak havalarda yapraklarına su püskürtülmelidir. Çiçeklenme süresince (Aralık- Ocak ayları) verilen su miktarı azaltılmalıdır. Çiçekli halde iken bitkiye çok su verilirse yapraklarının döküldüğü görülür. Dinlenme dönemi olan Ocak ortasında Nisan ortasına kadar ise ya çok az su verilmeli veya toprağı tümüyle tutulmalıdır.
Budama: Yaşlı bitkiler çiçeklenmesi bittikten sonra Nisan ayında topraktan itibaren 10-15 cm. kalacak şekilde kesilmelidir.
Hastalık ve Zararlılar: Önemli hastalıkları Kloroz, Yaprak Dökülmesi, Kök Kanseri ve Kurşuni Küf; zararlıları ise Kırmızı Örümcek ve Unlu Bitleri'dir.
Poinsettia'lar senelerdir yılbaşında dekor gibi kullanılıyor. Zamanında Atatürk bitkiyi bir serada görüp beğenmiş. İsmi bu sebeple bizde Atatürk Çiçeği. Kırmızı dışında genleriyle oynanıp sonradan üretilmiş beyaz, pembe ya da iki renk örnekleri de var. Sıcak şehirlerde açık havada gelişiyorlar. Yarı gölge seviyorlar. 3 metrelik örnekleri Bodrum ve Marmaris'te bolca bulunuyor ...
Global Bilgiler  /  at  23:21  /  No comments

Global Bilgiler
Atatürk'' çiçeği'nin adını, çiçeği bulan Wanderbit Üniversitesi profesörlerinden doktor Kırk Landın koymuştur ve bu çiçek tüm dünyada bu isimle üretilip satılır. "Christmas star " ismiyle de bütün dünyada bilinir. Çünkü tam noel zamanı satışa çıkar.
Adı: Euphorbia Pulcherrima
Türkçe Adı: Atatürk Çiçeği
Vatanı: Meksika
Tanımı: Yaprakları uzun saplı, büyük, sivri uçlu, kenarları düz veya lop'lu; çiçekleri çok küçük sarı renkli ve gösterişsizdir.
'Atatürk'' çiçeği'nin adını, çiçeği bulan Wanderbit Üniversitesi profesörlerinden doktor Kırk Landın koymuş ve bu çiçek tüm dünyada bu isimle üretilip satılıyormuş. "Christmas star " ismiyle de bütün dünyada bilinir. Çünkü tam noel zamanı satışa çıkar.
Yetişme İstekleri:
Sıcaklık: Asıl çiçeklenme döneminden önce 15 - 20 derece, çiçeklenme döneminde 13-16 derece, çiçeklenme döneminden sonra 10-12 dereceye gereksinme gösterir. Çiçekli iken 13 derecenin altına düşmemelidir.
Global Bilgiler
Atatürk çiçeğinin parlak renkleri uzun sürsün isteniyorsanız gündüz sıcaklığı 21 derece üzerine çıkmamasına dikkat edin. Saksılar kalorifer peteği , klima, şömine ve sobalardan uzakta bulunmalıdır. Sıcak Atatürk çiçeğinizin çabuk bozulmasına sebep olur.
Orantılı Nem: Yüksek orantılı nem (% 70-75) ister.
Işık: Yazın aydınlık yarı gölge yerleri sever. Yaprakların renklenmesi için Eylül'den itibaren yoğun ışık ister.Kışın çiçeklenme döneminde çok aydınlık yerlerde bulundurulmalıdır. Bitki doğrudan güneş ışığından korunmalıdır.
Saksı Harcı: Hacim olarak 3 kısım turba, 3 kısım yaprak çürüntüsü, 2 kısım tınlı toprak, 2 kısım yanmış ahır gübresi, 3 kısım kum ve 2 kısım perlitin karışımıylaelde edilen harç da kullanılabilir.
Üretim Tekniği: Üretimi çelik ile yapılır. Çelikleri genç sürgünlerden 7,5-10 cm. uzunluğunda olmak üzere tepe çeliği tarzında ve Nisan - Mayıs aylarında alınır. Ancak bu çeliklerden yetişen bitkiler yıl sonunda 15-20 cm. uzunlukta olurlar. Eğer daha bodur bitkiler isteniyorsa çelikler Ağustos ayında alınmaldır. Alınan çelikler, özsuyun akmaması için odun kömürü tozuna batırılarak, hacim olarak eşit miktarlarda turba ve kum karışımına dikilirler. Ortam sıcaklığı 18-21 derece olmalıdır.
Bakım Önlemleri:
Saksı Değiştirme: Her yıl Nisan ayında yapılır.
Gübreleme: Haziran - Ekim ayları arası haftada bir kez 1-2 g/l kompoze gübre verilir.

Global Bilgiler
Sulama: Haziran'dan Eylül'e değin sürgün verme esnasında ılık su ile bolca sulanmalı, sıcak havalarda yapraklarına su püskürtülmelidir. Çiçeklenme süresince (Aralık- Ocak ayları) verilen su miktarı azaltılmalıdır. Çiçekli halde iken bitkiye çok su verilirse yapraklarının döküldüğü görülür. Dinlenme dönemi olan Ocak ortasında Nisan ortasına kadar ise ya çok az su verilmeli veya toprağı tümüyle tutulmalıdır.
Budama: Yaşlı bitkiler çiçeklenmesi bittikten sonra Nisan ayında topraktan itibaren 10-15 cm. kalacak şekilde kesilmelidir.
Hastalık ve Zararlılar: Önemli hastalıkları Kloroz, Yaprak Dökülmesi, Kök Kanseri ve Kurşuni Küf; zararlıları ise Kırmızı Örümcek ve Unlu Bitleri'dir.
Poinsettia'lar senelerdir yılbaşında dekor gibi kullanılıyor. Zamanında Atatürk bitkiyi bir serada görüp beğenmiş. İsmi bu sebeple bizde Atatürk Çiçeği. Kırmızı dışında genleriyle oynanıp sonradan üretilmiş beyaz, pembe ya da iki renk örnekleri de var. Sıcak şehirlerde açık havada gelişiyorlar. Yarı gölge seviyorlar. 3 metrelik örnekleri Bodrum ve Marmaris'te bolca bulunuyor ...

0 yorum:

Yol hatmisi (Hibiscus Mutabilis.)

Hibiscus Mutabilis

Yol hatmisi, Ağaç gülü, Hint gülü, Yanardöner, Pamuk gülü 
Plantae Angiosperms Eudicots Rosids Malvales Malvaceae Hibiscus H. mutabilis

Ebegümecigillerden yaprağını döken boyu ortalama 4,6metre(14metreye ulaşabilir )eni, 3 metreyi bulabilen çalıdır.

Anavatanı Doğu Asya,Çin ve Japonyadır.Ülkemizde de Ege ve Akdenizin kıyı kesimlerinde 
de rastlanır..Büyük yaprakları (13-18 cm)parlak yeşil, arka yüzü tüylü ,derin lobludur.

Geç yaz aylarında başlayan çiçeklenme kasım ayında en gözle görülür hale gelir ve kış dönemin de 
çiçekli olması ayrı bir güzellik oluşturur.Önce beyaz renkle başlayan çiçekleri,giderek uçuk pembe,pembe,koyu pembe ve mora yakın renk alır. Bazen 3 renk aynı anda görülebilir. Çiçekleri 8-13 cm çapında yuvarlak olup oldukça büyüktür.Çiçekler dişi ve erkek organlarını birarada taşır,döllenme böceklerle tozlaşma yoluyla olur.

Ekim Özellikleri:
Tam güneş -yarı gölge ,iyi direne hafif kumla karıştırılmış humuslu toprak tercih edilmelidir.Nemli toprağı sever ama kuraklığa da dayanıklıdır. Budanabilir,ortalama 3 metre civarında oval budama kışın tercih edilmelidir. Hafif dona dayanıklıdır(-6,6derece) Ama -17 dereye kadar dona dayanıklı olduğunu yazan kaynaklar vardır.

Üretimi:
Temmuz-Ağustos ayında çelikle üretilebilir.
Kasım ayında tohumları toplanır sera ortamında Ocak-Şubat ,dış ortamda donlar geçtikten sonra yapılabilir.Tohumdan çimlenme hızlı ve iyidir.

Global Bilgiler  /  at  23:14  /  No comments

Hibiscus Mutabilis

Yol hatmisi, Ağaç gülü, Hint gülü, Yanardöner, Pamuk gülü 
Plantae Angiosperms Eudicots Rosids Malvales Malvaceae Hibiscus H. mutabilis

Ebegümecigillerden yaprağını döken boyu ortalama 4,6metre(14metreye ulaşabilir )eni, 3 metreyi bulabilen çalıdır.

Anavatanı Doğu Asya,Çin ve Japonyadır.Ülkemizde de Ege ve Akdenizin kıyı kesimlerinde 
de rastlanır..Büyük yaprakları (13-18 cm)parlak yeşil, arka yüzü tüylü ,derin lobludur.

Geç yaz aylarında başlayan çiçeklenme kasım ayında en gözle görülür hale gelir ve kış dönemin de 
çiçekli olması ayrı bir güzellik oluşturur.Önce beyaz renkle başlayan çiçekleri,giderek uçuk pembe,pembe,koyu pembe ve mora yakın renk alır. Bazen 3 renk aynı anda görülebilir. Çiçekleri 8-13 cm çapında yuvarlak olup oldukça büyüktür.Çiçekler dişi ve erkek organlarını birarada taşır,döllenme böceklerle tozlaşma yoluyla olur.

Ekim Özellikleri:
Tam güneş -yarı gölge ,iyi direne hafif kumla karıştırılmış humuslu toprak tercih edilmelidir.Nemli toprağı sever ama kuraklığa da dayanıklıdır. Budanabilir,ortalama 3 metre civarında oval budama kışın tercih edilmelidir. Hafif dona dayanıklıdır(-6,6derece) Ama -17 dereye kadar dona dayanıklı olduğunu yazan kaynaklar vardır.

Üretimi:
Temmuz-Ağustos ayında çelikle üretilebilir.
Kasım ayında tohumları toplanır sera ortamında Ocak-Şubat ,dış ortamda donlar geçtikten sonra yapılabilir.Tohumdan çimlenme hızlı ve iyidir.

0 yorum:

NAR AĞACI (Punica granatum)

Global Bilgiler
Nar (Punica granatum), kınagiller (Lythraceae) familyasından içinde küçük çekirdekler ve meyve gövdesini oluşturan yüzlerce tanecikten oluşmuş, hafif ekşi ve bazen tatlı tadı olan, ılıman iklimlerde yetişen, bir meyve türü.

Narlar kuraklığa dayanıklıdır. Akdeniz yağış rejiminin etkili olduğu, dönenceler ile 40. enlemler arasında, 1000 m kadar yüksekliğe sahip bölgelerde yetişebilir. -10 °C’ye kadar soğuğa dayanabilir. Yıllık 500 mm yağış yeterli olmaktadır. Bol güneş seven bitki, yazın aralıklarla sulanırsa verim artmaktadır. Daha yağışlı bölgelerde sık sık mantar rahatsızlıklarından kaynaklanan kök çürümeleri ile karşı karşıya kalabilmektedirler.

Ispanya'nın güneyindeki üç büyük dinin birlikte yaşadığı Endülüs Bölgesi'nin ve eski bir Emevi şehri olan Granada'nın simgesi... Bu şehirde yapılan süsleme, seramik ve hatıra eşyalarında nar motiflerini görmek mümkündür. Ayrıca çok güzel bir yarı değerli taş olan "granat", nar tanelerine benzer olmasından dolayı adını, bu bitkinin Latince adından (Punica granatum) almaktadır. "Grantanum" kelimesi ise Latince'de "granum" kelimesinde türetilmiş olup, tane, tohum anlamına gelmektedir.
Bizim kültürümüzde de nar, oldukça sık karşımıza çıkmaktadır. Sofralarımızda çeşitli şekilleri kullanılırken, türkülerimizde, bilmecelerimizde, halk deyişlerimizde hatta masallarımıza kadar geniş bir alan içinde nara rastlamak mümkündür.
Çeşitli inanış ve dinler içinde nar değişik anlamlar ifade etmektedir. Nar, Tevrat'ta kutsallık, doğurganlık ve bolluk simgesi olarak karşımıza çıkmaktadır. Hristiyanlık için önemi, kıyamet günü ve sonsuz hayat sembolü olmasından dolayıdır. Kur'an-ı Kerim'de ise nar için cennet meyvesi olduğu söylenmekte ve çeşitli ayetler içinde Allah'ın yaratma gücünün bir sembolü olarak tasvir edilmektedir.
Şifalı bitkiler arasında yer alan narın özellikle meyve ve meyve kabuğu kullanılırken, yer yer kökü ve çiçeği de tedavide tercih edilmektedir. Bu maksatla, bazı karışımlarla birlikte ağız yoluyla alınıp içilirken, merhem olarak da kullanılmaktadır.
C vitamini, çeşitli enzimler, demir ve potasyum yönünden zengin olan nar, bu sebeple antioksidan (virüsler ve mikropları etkisiz hale getirir, hücrelerin oksitlenerek zarar görmesine engel olur) özellik kazanır. Doktorlar tarafından özellikle kış aylarında bağışıklık sistemimizin güçlenmesi için tavsiye edilmektedir. Kansere (cilt kanseri, prostat kanseri) karşı sahip olduğu koruyucu özelliği de, çeşitli araştırmalar tarafından ortaya konulmuştur. Cilt üzerinde enfeksiyon ve yara iyileştirici etki gösterirken nar, ergenlik sivilcelerinin giderilmesinde (bunun için ekşi nar suyu sirkeyle karıştırılır ya da kaynatılmış nar kabuğu suyu ile gül suyu karışımı sivilcelerin üstüne sürülür), ağız hastalıkları tedavisinde ve orta kulak iltihabına karşı da doktorlar tarafından tavsiye edilmektedir. Ayrıca antiviral özelliğe sahip olmasından dolayı enfeksiyon hastalıkları ve gribe karşı kullanılmasına neden olmaktadır.
Yapılan araştırmalar narın içerdiği bir takım maddelerle kolesterol ve şekeri dengelediğini, damar tıkanıklığını önleyerek kalbi koruyup kuvvetlendirdiğini, çarpıntıyı engelleyip, tansiyonu düşürdüğünü göstermektedir. Bunun için de günde bir bardak nar suyu içilmesi tavsiye edilmektedir.
Sindirim sistemiyle bağlantılı olarak karın ağrılarını geçirmede, gaz söktürmede, mideyi kuvvetlendirmede ve ülsere karşı etkili olduğu görülmüştür. Glikozit, tanin ve alkolid içerdiği için ishale karşı son derece etkilidir. Bunun için ise kaynatılmış nar yaprağı önerilmektedir. Meyve kabuğu, özellikle kurt düşürmede, bağırsak parazitlerine karşı tedavide, tenya ve dizanteriye karşı tercih edilebilmektedir. Bunun dışında bağırsak iltihabı için narın çeşitli karışımlarla macun halinde tüketilmesi önerilmektedir. Etli kısmının sıkılıp içilmesi sonucu safra sökücü olarak da kullanılır. Kusmayı kesmek için yine nar tavsiye edilebilir.
Idrar söktürücü, böbrek yaralarını iyileştirici, idrar yolu kanamalarını geçirici, basur tedavisi; ağır adet kanamaları, vajinal akıntı,  erkek ve kadın üreme yollarındaki enfeksiyonlara karşı, adet düzenleyici, frengi ve bel soğukluğu gibi hastalıkların tedavisinde nar,  geçmişte kullanılmıştır.
Bunlar dışında genel olarak ağrı kesici, kan yapıcı ve enerji verici olarak kullanımı,  solunum yolu rahatsızlıklarında, süt salgısı arttırmada, burun poliplerine ve kabızlığa karşı, göz ağrıları ve göz sarılığını giderici özellik göstermesi, cerrahi yaraların iyileştirilmesi,   menenjit ve fıtık gibi rahatsızlıklarda kullanımı, saç-sakal ağarmalarını geçirmede ve kellik tedavisinde nar bitkisinden yararlanılması sahip olduğu şifalar konusunda bizleri bir nebze de olsa aydınlatmakta ve insanlık için ne denli önemli özelliklere sahip olduğunu göstermektedir.
Son dönemlerde yapılan çalışmalar özellikle nar suyu üzerinde yoğunlaşmaktadır. Antikanser ve antioksidan özelliği bilinen bir madde olan ellagik asit, nar suyunda oldukça fazladır. Hesaplamalara göre içerdiği antioksidan miktarı yeşil çay, kızılcık ve portakal suyuna göre 3 kat daha fazladır. Bu nedenle, hiç nar suyu içmeyi denemediyseniz, haydi bir sefer deneyin. Göreceksiniz tadından vazgeçemeyeceksiniz.
Şifaları eskiden de bu derece bilinir miydi bilinmez ama bizler zaten aşure, güllaç, muhallebi ve daha birçok tatlıyı süslerken nardan faydalanıyorduk. Belki son zamanlarda yapılan çalışmalar salatalarda ve yemeklerde daha sık kullanılmasına, yaz aylarında ferahlamak amacıyla gazlı içecekler yerine serin nar suyunu tercih etmemize vesile olmuştur, kim bilir?
Ekolojik ve Ekonomik Yönüyle Nar
Global Bilgiler
Punicaceae familyası içinde yer alan nar,  Punica granatum olarak adlandırılmaktadır. Anavatanı Batı Asya olmakla birlikte Akdeniz ülkelerinde, Azerbaycan, Çin ve Japonya'da da üretimi yapılmaktadır. Ülkemizde daha çok Ege ve Güneydoğu Anadolu bölgesinde görülmektedir.
Çok yıllık ve çalı formunda olan bu bitki sağlam bir kök sistemine sahiptir. Gövdesi gayri muntazamdır ve sık dallı bir yapı gösterir. Haziran-Temmuz aylarında çiçeklenen bu bitkinin meyvesi portakal büyüklüğündedir ve olgunlaştıkça rengi yeşilden kırmızıya döner. Derimsi bir kabuğa sahip olan etli meyve içinde çok sayıda tohum barındırır ki bu kısım yenilmektedir. Renk ve tadı; tatlı, mayhoş ve ekşi olmasına göre çeşitlilik göstermektedir. 
Kök ve gövde kabuğunda tanen, nişasta ve alkaloitler bulunurken, yine meyve kabuğunda tanen, triterpenler ve az da alkaloitlere rastlanır ki bu sayede tıpta kullanılmaktadır.
Güçlü bir adaptasyon yeteneği gösteren nar genelde ılıman bölgelerde yetişir ki bu bölgelerde yazlar sıcak, kurak ve uzun, kışlar ılık ve yağışlıdır. Ticari meyve alınması için yüksek sıcaklıklarda çiçek açması gerekir. Geç çiçek açtıklarında ilkbahar donlarından etkilenmezken sonbahar donlarına yakalanma riskleri artar. Yıllık 500 mm yağış yeterli olurken, bunun ilkbaharda olması istenir; çünkü yazın yağan yağmurlar meyve kalitesini bozar, kabuğun çatlamasına neden olur.
Ticari amaca göre sofralık ya da endüstri çeşitleri yetiştirilmeli; meyvelerinin iri olması, kabuğunun rengi ve kalınlık, tane rengi, yumuşaklık çekirdeklilik, sululuk gibi özelliklerinin de ihtiyaca uygun olması gerekmektedir. Ülkemiz insanları hafif mayhoş veya tatlı, çekirdeksiz ve iri meyveli olan narları; Avrupa'da yaşayan tüketiciler ise kabuk ve tane rengi kırmızı, mayhoş olan nar çeşitlerini; Arap halkları ise tatlı olan narları tercih etmektedir.
Global Bilgiler
 Diğer birçok ülkede olduğu gibi ülkemizde de çok eski zamanlardan beri tanınan narın yeni yeni üretim ve tüketimi artmış, ticareti yapılır bir meyve haline gelmiştir. Bu gelişmelerde yetiştirme tekniği, depolama ve taşıma alanlarında yapılan yeniliklerin katkısı göz ardı edilemez. Çeşitli iklim ve toprak koşullarında yetişebilmesi, bakımının kolay olması, uzun süre ağaçta kalabilmesi ve depoda muhafaza edilebilen, iç ve dış pazarlarda iyi fiyatlar getiren bir ürün olmasından dolayı ticari değeri son derece fazladır. Ülkemiz meyveciliğinde de bu yüzden son derece önemli bir yere sahiptir.

Faydaları
100 ml nar suyu, yetişkin bir insanın günlük C vitamini gereksiniminin %16’sını karşılar. Nar suyu ayrıca B vitamini ve potasyum içerir. Çeşitli diyet ürünlerinde nar özü kullanılmaktadır. Çünkü nar özü şeker, kalori ve katkı malzemeleri içermemektedir.
Nar meyvesinin kabuğu, ishale karşı (% 15'lik) çay halinde kullanılabilir. Nar, çarpıntıya iyi gelir. Mideyi kuvvetlendirir. Et kısmı ile sıkılıp içilirse, safra söker, pekliği giderir. Nar ağacı kabuğu çok eskiden beri bilhassa bağırsak şeritlerine (tenyalara) karşı kullanılır. Bu yüzden veteriner hekimliğinde özellikle sığırlardaki tenyalara karşı kullanılır. Yalnız zehirlenmelere yol açabileceğinden dikkatli olunmalıdır.
Nar suyu virüs önleyici özelliğinden ötürü diş taşı temizlemede kullanılır. Nardaki tanen maddesinin kalp krizi riskin düşürdüğünü ortaya koyan çalışmalar yapılmaktadır. Nar tohumu yağının, estrojen sentezlenmesini engelleyerek, göğüs kanseri hücrelerinin üremesine karşı etkili olduğu düşünülmektedir. Son zamanlarda, nar suyunun prostat kanseriyle mücadele etmede kullanılıp kullanılamayacağı araştırılmaktadır.

Nar kabuğu ve nar meyvesinin içindeki zarlar punikalajin adı verilen polifenolü ihtiva etmektedir. Antioksidan ve anti-enflamatuar etkileri olan punikalajin insan vücudunda kolayca emilebilmektedir. Punikalajin ile nar çekirdeğinde bulunan punisik asit adlı yağ asidinin narın kalp ve damar sağlığı olumlu etkileri ile olası kanser önleyici etkilerini ortaya çıkartan en önemli faktör olduğu düşünülmektedir. Narın kolesterolü, kan şekerini ve insülin direncinin kontrol etmeye yardımcı olabileceği, nörodejeneratif hastalıklara ve kansere koruma sağlayabileceği yönünde bazı araştırma sonuçları da mevcuttur.
Global Bilgiler  /  at  22:56  /  No comments

Global Bilgiler
Nar (Punica granatum), kınagiller (Lythraceae) familyasından içinde küçük çekirdekler ve meyve gövdesini oluşturan yüzlerce tanecikten oluşmuş, hafif ekşi ve bazen tatlı tadı olan, ılıman iklimlerde yetişen, bir meyve türü.

Narlar kuraklığa dayanıklıdır. Akdeniz yağış rejiminin etkili olduğu, dönenceler ile 40. enlemler arasında, 1000 m kadar yüksekliğe sahip bölgelerde yetişebilir. -10 °C’ye kadar soğuğa dayanabilir. Yıllık 500 mm yağış yeterli olmaktadır. Bol güneş seven bitki, yazın aralıklarla sulanırsa verim artmaktadır. Daha yağışlı bölgelerde sık sık mantar rahatsızlıklarından kaynaklanan kök çürümeleri ile karşı karşıya kalabilmektedirler.

Ispanya'nın güneyindeki üç büyük dinin birlikte yaşadığı Endülüs Bölgesi'nin ve eski bir Emevi şehri olan Granada'nın simgesi... Bu şehirde yapılan süsleme, seramik ve hatıra eşyalarında nar motiflerini görmek mümkündür. Ayrıca çok güzel bir yarı değerli taş olan "granat", nar tanelerine benzer olmasından dolayı adını, bu bitkinin Latince adından (Punica granatum) almaktadır. "Grantanum" kelimesi ise Latince'de "granum" kelimesinde türetilmiş olup, tane, tohum anlamına gelmektedir.
Bizim kültürümüzde de nar, oldukça sık karşımıza çıkmaktadır. Sofralarımızda çeşitli şekilleri kullanılırken, türkülerimizde, bilmecelerimizde, halk deyişlerimizde hatta masallarımıza kadar geniş bir alan içinde nara rastlamak mümkündür.
Çeşitli inanış ve dinler içinde nar değişik anlamlar ifade etmektedir. Nar, Tevrat'ta kutsallık, doğurganlık ve bolluk simgesi olarak karşımıza çıkmaktadır. Hristiyanlık için önemi, kıyamet günü ve sonsuz hayat sembolü olmasından dolayıdır. Kur'an-ı Kerim'de ise nar için cennet meyvesi olduğu söylenmekte ve çeşitli ayetler içinde Allah'ın yaratma gücünün bir sembolü olarak tasvir edilmektedir.
Şifalı bitkiler arasında yer alan narın özellikle meyve ve meyve kabuğu kullanılırken, yer yer kökü ve çiçeği de tedavide tercih edilmektedir. Bu maksatla, bazı karışımlarla birlikte ağız yoluyla alınıp içilirken, merhem olarak da kullanılmaktadır.
C vitamini, çeşitli enzimler, demir ve potasyum yönünden zengin olan nar, bu sebeple antioksidan (virüsler ve mikropları etkisiz hale getirir, hücrelerin oksitlenerek zarar görmesine engel olur) özellik kazanır. Doktorlar tarafından özellikle kış aylarında bağışıklık sistemimizin güçlenmesi için tavsiye edilmektedir. Kansere (cilt kanseri, prostat kanseri) karşı sahip olduğu koruyucu özelliği de, çeşitli araştırmalar tarafından ortaya konulmuştur. Cilt üzerinde enfeksiyon ve yara iyileştirici etki gösterirken nar, ergenlik sivilcelerinin giderilmesinde (bunun için ekşi nar suyu sirkeyle karıştırılır ya da kaynatılmış nar kabuğu suyu ile gül suyu karışımı sivilcelerin üstüne sürülür), ağız hastalıkları tedavisinde ve orta kulak iltihabına karşı da doktorlar tarafından tavsiye edilmektedir. Ayrıca antiviral özelliğe sahip olmasından dolayı enfeksiyon hastalıkları ve gribe karşı kullanılmasına neden olmaktadır.
Yapılan araştırmalar narın içerdiği bir takım maddelerle kolesterol ve şekeri dengelediğini, damar tıkanıklığını önleyerek kalbi koruyup kuvvetlendirdiğini, çarpıntıyı engelleyip, tansiyonu düşürdüğünü göstermektedir. Bunun için de günde bir bardak nar suyu içilmesi tavsiye edilmektedir.
Sindirim sistemiyle bağlantılı olarak karın ağrılarını geçirmede, gaz söktürmede, mideyi kuvvetlendirmede ve ülsere karşı etkili olduğu görülmüştür. Glikozit, tanin ve alkolid içerdiği için ishale karşı son derece etkilidir. Bunun için ise kaynatılmış nar yaprağı önerilmektedir. Meyve kabuğu, özellikle kurt düşürmede, bağırsak parazitlerine karşı tedavide, tenya ve dizanteriye karşı tercih edilebilmektedir. Bunun dışında bağırsak iltihabı için narın çeşitli karışımlarla macun halinde tüketilmesi önerilmektedir. Etli kısmının sıkılıp içilmesi sonucu safra sökücü olarak da kullanılır. Kusmayı kesmek için yine nar tavsiye edilebilir.
Idrar söktürücü, böbrek yaralarını iyileştirici, idrar yolu kanamalarını geçirici, basur tedavisi; ağır adet kanamaları, vajinal akıntı,  erkek ve kadın üreme yollarındaki enfeksiyonlara karşı, adet düzenleyici, frengi ve bel soğukluğu gibi hastalıkların tedavisinde nar,  geçmişte kullanılmıştır.
Bunlar dışında genel olarak ağrı kesici, kan yapıcı ve enerji verici olarak kullanımı,  solunum yolu rahatsızlıklarında, süt salgısı arttırmada, burun poliplerine ve kabızlığa karşı, göz ağrıları ve göz sarılığını giderici özellik göstermesi, cerrahi yaraların iyileştirilmesi,   menenjit ve fıtık gibi rahatsızlıklarda kullanımı, saç-sakal ağarmalarını geçirmede ve kellik tedavisinde nar bitkisinden yararlanılması sahip olduğu şifalar konusunda bizleri bir nebze de olsa aydınlatmakta ve insanlık için ne denli önemli özelliklere sahip olduğunu göstermektedir.
Son dönemlerde yapılan çalışmalar özellikle nar suyu üzerinde yoğunlaşmaktadır. Antikanser ve antioksidan özelliği bilinen bir madde olan ellagik asit, nar suyunda oldukça fazladır. Hesaplamalara göre içerdiği antioksidan miktarı yeşil çay, kızılcık ve portakal suyuna göre 3 kat daha fazladır. Bu nedenle, hiç nar suyu içmeyi denemediyseniz, haydi bir sefer deneyin. Göreceksiniz tadından vazgeçemeyeceksiniz.
Şifaları eskiden de bu derece bilinir miydi bilinmez ama bizler zaten aşure, güllaç, muhallebi ve daha birçok tatlıyı süslerken nardan faydalanıyorduk. Belki son zamanlarda yapılan çalışmalar salatalarda ve yemeklerde daha sık kullanılmasına, yaz aylarında ferahlamak amacıyla gazlı içecekler yerine serin nar suyunu tercih etmemize vesile olmuştur, kim bilir?
Ekolojik ve Ekonomik Yönüyle Nar
Global Bilgiler
Punicaceae familyası içinde yer alan nar,  Punica granatum olarak adlandırılmaktadır. Anavatanı Batı Asya olmakla birlikte Akdeniz ülkelerinde, Azerbaycan, Çin ve Japonya'da da üretimi yapılmaktadır. Ülkemizde daha çok Ege ve Güneydoğu Anadolu bölgesinde görülmektedir.
Çok yıllık ve çalı formunda olan bu bitki sağlam bir kök sistemine sahiptir. Gövdesi gayri muntazamdır ve sık dallı bir yapı gösterir. Haziran-Temmuz aylarında çiçeklenen bu bitkinin meyvesi portakal büyüklüğündedir ve olgunlaştıkça rengi yeşilden kırmızıya döner. Derimsi bir kabuğa sahip olan etli meyve içinde çok sayıda tohum barındırır ki bu kısım yenilmektedir. Renk ve tadı; tatlı, mayhoş ve ekşi olmasına göre çeşitlilik göstermektedir. 
Kök ve gövde kabuğunda tanen, nişasta ve alkaloitler bulunurken, yine meyve kabuğunda tanen, triterpenler ve az da alkaloitlere rastlanır ki bu sayede tıpta kullanılmaktadır.
Güçlü bir adaptasyon yeteneği gösteren nar genelde ılıman bölgelerde yetişir ki bu bölgelerde yazlar sıcak, kurak ve uzun, kışlar ılık ve yağışlıdır. Ticari meyve alınması için yüksek sıcaklıklarda çiçek açması gerekir. Geç çiçek açtıklarında ilkbahar donlarından etkilenmezken sonbahar donlarına yakalanma riskleri artar. Yıllık 500 mm yağış yeterli olurken, bunun ilkbaharda olması istenir; çünkü yazın yağan yağmurlar meyve kalitesini bozar, kabuğun çatlamasına neden olur.
Ticari amaca göre sofralık ya da endüstri çeşitleri yetiştirilmeli; meyvelerinin iri olması, kabuğunun rengi ve kalınlık, tane rengi, yumuşaklık çekirdeklilik, sululuk gibi özelliklerinin de ihtiyaca uygun olması gerekmektedir. Ülkemiz insanları hafif mayhoş veya tatlı, çekirdeksiz ve iri meyveli olan narları; Avrupa'da yaşayan tüketiciler ise kabuk ve tane rengi kırmızı, mayhoş olan nar çeşitlerini; Arap halkları ise tatlı olan narları tercih etmektedir.
Global Bilgiler
 Diğer birçok ülkede olduğu gibi ülkemizde de çok eski zamanlardan beri tanınan narın yeni yeni üretim ve tüketimi artmış, ticareti yapılır bir meyve haline gelmiştir. Bu gelişmelerde yetiştirme tekniği, depolama ve taşıma alanlarında yapılan yeniliklerin katkısı göz ardı edilemez. Çeşitli iklim ve toprak koşullarında yetişebilmesi, bakımının kolay olması, uzun süre ağaçta kalabilmesi ve depoda muhafaza edilebilen, iç ve dış pazarlarda iyi fiyatlar getiren bir ürün olmasından dolayı ticari değeri son derece fazladır. Ülkemiz meyveciliğinde de bu yüzden son derece önemli bir yere sahiptir.

Faydaları
100 ml nar suyu, yetişkin bir insanın günlük C vitamini gereksiniminin %16’sını karşılar. Nar suyu ayrıca B vitamini ve potasyum içerir. Çeşitli diyet ürünlerinde nar özü kullanılmaktadır. Çünkü nar özü şeker, kalori ve katkı malzemeleri içermemektedir.
Nar meyvesinin kabuğu, ishale karşı (% 15'lik) çay halinde kullanılabilir. Nar, çarpıntıya iyi gelir. Mideyi kuvvetlendirir. Et kısmı ile sıkılıp içilirse, safra söker, pekliği giderir. Nar ağacı kabuğu çok eskiden beri bilhassa bağırsak şeritlerine (tenyalara) karşı kullanılır. Bu yüzden veteriner hekimliğinde özellikle sığırlardaki tenyalara karşı kullanılır. Yalnız zehirlenmelere yol açabileceğinden dikkatli olunmalıdır.
Nar suyu virüs önleyici özelliğinden ötürü diş taşı temizlemede kullanılır. Nardaki tanen maddesinin kalp krizi riskin düşürdüğünü ortaya koyan çalışmalar yapılmaktadır. Nar tohumu yağının, estrojen sentezlenmesini engelleyerek, göğüs kanseri hücrelerinin üremesine karşı etkili olduğu düşünülmektedir. Son zamanlarda, nar suyunun prostat kanseriyle mücadele etmede kullanılıp kullanılamayacağı araştırılmaktadır.

Nar kabuğu ve nar meyvesinin içindeki zarlar punikalajin adı verilen polifenolü ihtiva etmektedir. Antioksidan ve anti-enflamatuar etkileri olan punikalajin insan vücudunda kolayca emilebilmektedir. Punikalajin ile nar çekirdeğinde bulunan punisik asit adlı yağ asidinin narın kalp ve damar sağlığı olumlu etkileri ile olası kanser önleyici etkilerini ortaya çıkartan en önemli faktör olduğu düşünülmektedir. Narın kolesterolü, kan şekerini ve insülin direncinin kontrol etmeye yardımcı olabileceği, nörodejeneratif hastalıklara ve kansere koruma sağlayabileceği yönünde bazı araştırma sonuçları da mevcuttur.

0 yorum:

BARIŞIN SEMBOLÜ ZEYTİN DALI

Nuh' un gemisine geri dönen güvercinin ağzında bulunan ve büyük sel felaketinin sona erdiğinin işareti, semavi dinlerin kutsal kitaplarında faziletlerinin övüldüğü, özellikle Kuran'da üzerine incir ile birlikte yemin edilerek öneminin vurgulandığı, Kudüs'te Hz. Isa'nın göğe yükselip tekrar yeryüzüne ineceğine inanılan dağın ismini aldığı, aynı zamanda Filistin'in milli sembolü... Zeytin!
Şifa Kaynağı Olarak Zeytin
Zeytin ağacının yaprakları yüzyıllarca bereket, zafer, akıl ve barışın sembolü olmuştur. Koruyucu sağlık etkileri hakkında her geçen gün elde edilen bilimsel bilgilerle de zeytin ve zeytinyağının asırlardır bilinen sağlığımız üzerindeki etkileri pekiştirilmektedir. Ülkemiz yemek kültürünün de vazgeçilmezleri arasında yer alan zeytinyağı, bir yandan yemeklere lezzet katarken diğer taraftan sağlıklı yaşama da destek vermektedir.
Günümüzde sağlık ve kozmetik sanayiinde kullanılan zeytin yaprağı içeriğindeki maddelerin antioksidant, antibakteriyel, antifungal ve antiviral özellikler taşımasından dolayı doğal antibiyotik vazifesi görmekte,  vücudumuzun bağışıklık sistemi üzerinde soğan ve sarımsakla aynı etkiyi göstermektedir. Vücudumuza besinlerle aldığımız "serbest radikal" denen bazı maddeler, bünyemizde bir takım tahribatlara yol açmaktadır. Zeytinyağında bulunan çok sayıdaki antioksidan madde ve E vitamini, serbest radikallerin neden olduğu bu tahribatı önlerken, hücrelerimizi yeniler, doku ve organlarımızın yaşlanmasını geciktirir. Yapılan çalışmalarda düzenli zeytinyağı kullanan insanlarda yüksek antioksidan seviyeleri gözlenmiştir.
 Ayrıca çeşitli araştırmalarla zeytinyağının kolesterolü kontrol ettiği kanıtlanırken, omega-3 ve omega-6 yağ asitlerinin düzenlenmesinde (bu maddelerin vücutta belli oranlarda bulunması gerekir, aksi takdirde, meydana gelebilecek bir dengesizlik kanser de dahil olmak üzere pek çok hastalığın ilerlemesine neden olmaktadır) görev aldığı tespit edilmiş; Archives of Internal Medicine dergisinin 27 Mart 2000 tarihli sayısında yayınlanan bir çalışmayla da, tansiyonun düşürülmesinde zeytinyağının olumlu etkisi vurgulanmıştır. Kalp ve damar hastalarına doğal ilaç olarak tavsiye edilen zeytinyağının yanı sıra, zeytin yaprağıyla tansiyon düşürücü ilaçlar yapılmaktadır.
Aynı dergide yayınlanan başka bir çalışmada, yüksek oranda zeytinyağı tüketen kadınların göğüs kanserine yakalanma riskinin azaldığı tespit edilmiş;  New York  Buffalo Üniversitesi araştırmacılarının yürüttüğü ayrı bir çalışmada ise, zeytinyağı gibi bitkisel yağlarda bulunan bir madde olan ß-sitosterol'ün prostat kanser hücrelerinin meydana gelmesini önlemede yardımcı olabildiği ispatlanmıştır. Oxford Üniversitesi doktorları, zeytinyağının bağırsak kanserine karşı koruyucu özelliğini ortaya koymuşlardır. Aynı zamanda zeytinyağının safra asidi miktarını azaltarak ve DAO (diamin oksidaz adlı enzim) seviyesini yükselterek, anormal hücre artışına ve dolayısıyla yine kansere karşı olan koruyucu özelliğini keşfetmişlerdir
Sıcak ya da soğuk fark etmeksizin mideyi çepeçevre koruyucu bir tabaka gibi sarıp, mide asidi miktarını düşürmesi; gastrit ve ülsere karşı olan koruyucu özelliği; tahriş giderici özelliği bağırsaklardan yiyecek geçişini kolaylaştırdığı için konstipasyona (bağırsak hareketlerinin azalması, kabızlık olarak da bilinir) engel olması zeytinyağının sindirim sistemi üzerindeki olumlu etkilerinden sadece bazılarıdır. Ayrıca safra taşı oluşum riskini (safra kesesini kasarak ve safra salgısını uyararak) azaltırken, hazmı kolaylaştırır. Sarılığa ve karaciğer sancılarına da iyi gelir. Oruç tutanlar, sahurda bir çorba kaşığı zeytinyağı içerse, safra kesesi ve bağırsakları rahatlayacaktır. Bağırsak kurtlarını düşürmede ve karın ağrısında sıcak su ile içilmesi tavsiye edilmektedir.
Içindeki klor sayesinde de, böbreğin çalışmasına yardımcı olarak, vücudun zararlı atıklardan arınmasını kolaylaştırır. Ağızda çalkalandığında, dişlerin beyazlamasını sağlar, diş etlerini korur, diş çürümelerini önler. Bunların yanı sıra beyin damarlarının sağlığına da olumlu etkisi vardır.

 Içerdiği E, A, D ve K vitaminleri, çocuk ve erişkinlerin kemik gelişimine yardımcı olurken, kalsiyum kaybını engelleyerek kemiklerin güçlenmesini sağlar. Özellikle yaşlılara tavsiye edilen zeytinin sindirimi kolaydır. Mineral ve vitaminlerin vücutta kullanılmasını sağlar. Minerallerin kemiklerde kalması sonucu kalsiyum kaybı engellenir, ayrıca kemik erimesi gibi ciddi rahatsızlıkların meydana gelmesinin önüne geçilir. Araştırmacılara göre bol miktarda zeytinyağı ve sebze yiyen insanların, eklemlerdeki kronik bir hastalık olan romatizmal arterit (atardamar enfeksiyonu) geçirme riski azalmaktadır. Bu sebeplerden dolayı zeytin, iskelet sistemi için son derece önemlidir.
 Merhem olarak da kullanılan zeytinyağının çıban ve egzamaya iyi geldiği düşünülmektedir. Aynı zamanda tahrişin neden olduğu acı ve yanmayı gidermesi, yumuşatıcı özelliğe de sahip olmasından dolayı zeytinyağı, losyon olarak da tercih edilmektedir. Içte veya dışta bulunan dokuların yara veya irritasyonunda (dış etkenlere karşı sinir sisteminin vermiş olduğu tepki) ve enfeksiyonlara karşı da faydaları vardır.
 Yürütülmekte olan diğer çalışmalarda oluropeinin, antifungal (mantarlara karşı) etkisinden yola çıkılarak, henüz laboratuvar koşullarında Botrytis, Fusarium, Phytophtora gibi mantarlar üzerindeki etkileri ve geleceğin ticari anlamda önemli organik pestisitlerinden olup olamayacağı araştırılmaktadır. Bunların dışında yılan sokmalarında olaya müdahale edecek kişilerin ağız etrafı ve dudaklarına zeytinyağını sürdükten sonra ilkyardımda bulunmaları önerilir.
Ekolojik ve Ekonomik Yönden Zeytin
Zeytinin bilimsel künyesi "Oleaceae" familyasından başlar. "Olea" cinsinden dünyada yaklaşık 30 değişik tür saptanmıştır. Olea europea'da bunlardan biri ve en önemlisidir. Anayurdu Doğu Akdeniz olan Olea europea'nın Olea europea oleaster (yabani) ve Olea europea sativa (kültür) olmak üzere iki alt türü vardır
Bu ağacın kaç bin yaşında ve anayurdunun tam olarak neresi olduğu konusunda arkeobotanikçiler, tarihçiler ve arkeologlar arasında bir görüş birliği bulunmamaktadır. Ilk kez nerede ve kimler tarafından ehlileştirildiği hakkında da çeşitli görüşler vardır. Zeytini diğer birçok meyve ağacı gibi yetiştirenlerin, ticaret ve tarım konularında yetenek sahibi olduğu bilinen Ön Asya'nın, Suriye ve Iran'ın kesiştiği yayda oturan halklar olması gerektiği düşünülmektedir. Zeytin ağacını aşılayıp, sık yapraklı ve bol yağ veren bir kültür bitkisi olmasını sağladıktan binlerce yıl sonra meyvesinden yağını çıkarmayı başarmışlardır. Öz itibariyle Akdenizli olan zeytin, 16. yy'da başlayan büyük keşiflerle birlikte Kuzey ve Güney Amerika'ya taşınmış, 19. yy'ın ikinci yarısında göçmenler tarafından Avustralya ve Güney Afrika'ya götürülmüş, şu an Japonya ve Çin'de bile bazı bölgelerde dikilip, büyütülmektedir.
Narin yapılı, ağır ve zahmetli büyüyen zeytin ağacı, ortalama 300-400 yaşına kadar yaşayabilir ki bin hatta üç bin yaşında olan zeytin ağaçları da bulunmuştur. Bu nedenle mitolojide "ölümsüz ağaç" olarak geçmektedir. 10 m'ye kadar boylanabilen, sık dallı ve herdemyeşil kalan bu ağacın tepesi, verimli topraklarda açık ve asimetrikken, verimsiz topraklarda daha yoğun ve yuvarlağa yakındır. Kuzey yarım kürede Nisan-Haziran arası açan küçük beyazımsı-sarı renkli, kokulu çiçekler; rüzgâr sayesinde tozlaşırken meydana gelen meyveler etli ve yağlı olurlar. Meyveler Ağustos'tan Kasım ayı başına kadar yeşilden siyaha dönerek olgunlaşır. Meyvesinin etli olması ve çekirdeğinden de yağ elde edilmesinden dolayı çok değerli bir ağaçtır. Heybetli ve estetik bir görünümü olan zeytin ağacının odunu çürümeye karşı son derece dayanıklıdır. Akdeniz ikliminin görüldüğü yerlerde yetişen zeytin genelde düşük rakımlı yerlerde bulunur, bazı yerlerde 1000 m yüksekte de görülebilmektedir.
Kasım-Şubat arası hasat zamanı geldiğinde; zeytinler elle silkeleme ve yere düşenleri toplama gibi yöntemlerle toplanır. Bunların içinden daha çok silkeleme yöntemi tercih edilmektedir. Günümüzde hasat zamanı makineden de yararlanılmaktadır. Uygulamada en fazla emek gerektiren yöntem, elle toplamadır. Fakat en iyi kalite zeytinyağı üretilmesini sağlar. Bu yöntemle saatte en fazla 9-10 kg zeytin toplanabilmektedir.
Zeytinyağının elde ediliş biçimi binlerce yıldır değişmemiştir. Hiçbir kimyasal işleme gerek duyulmadan yenilme özelliğine sahiptir. Ezilerek hamur haline getirilen zeytinler, sıkılır veya presten geçirilir. En sonunda yağ, zeytin meyvesinin suyundan (karasu) ayrıştırılır. 19. yüzyılın başında teknolojinin gelişmesiyle hidrolik pres makineleri kullanılmaya başlamıştı. Günümüzde ise hidrolik pres makinelerinin yanı sıra, zeytin hamuruna hiç pres uygulamadan merkezkaç kuvvetiyle zeytinyağı elde etmeyi sağlayan makineler mevcuttur. Bunların içinde de en yaygını "kontinü sistemi'dir. Zeytinyağının kalitesinin düşmesine yol açan fermante olayı zeytinin beklemesinden dolayı meydana gelir. Bu yüzden hasat sonrası en kısa süre içinde zeytin işlenmelidir ki kaliteli zeytinyağı elde edilsin. Ancak, zeytinin "bol" olduğu dönemlerde, bekletilme mecburiyeti de doğabilir ki böyle durumlarda işlemeden bekletilen zeytinler iyi havalandırılmış serin depolarda, genellikle 20-30 santim yüksekliğindeki yığınlar halinde saklanmalıdır.
Türkiye Italya, Ispanya, Yunanistan ve Tunus gibi diğer Akdeniz ülkeleriyle birlikte dünyanın önde gelen zeytin ve zeytinyağı üreticilerindendir. Zeytin üretimi yoğunluklu olarak Bursa, Manisa, Aydın, Izmir, Balıkesir'de yapılmaktadır. Ortalama 90 Milyon olan zeytin ağacı sayısı da gün geçtikçe artmaktadır. Devlet Istatistik Enstitüsü araştırmalarına göre, Türkiye'de üretilen zeytinlerin %68'i yağ üretiminde ve %28''i de sofralık olarak tüketilmektedir. Ortalama 850 zeytinyağı fabrikasıyla Türkiye dünyada zeytinyağı üretiminde 5. sırada yer almaktadır.
Üretim yöntemlerine göre üç tip zeytinyağı vardır. Natürel zeytinyağı hiçbir kimyasal işlem görmeyen gerçek bir meyve suyudur. Biyolojik açıdan en değerli yağdır. Asitlik derecesi 3,3'ten daha azdır. Uluslararası Zeytinyağı Konseyi (UZK) ve Türk Standartları Enstitüsü'nün saptadığı dört ayrı türde değerlendirilir: 1) Naturel sızma (asitlik oranı 1 ve altı) 2) Natürel zeytinyağı (asit oranı 1-2 arası) 3) Natürel birinci zeytinyağı (Asit oranı 2-3,3 arası) 4) Lampant (asit oranı 3,3'ün üzerinde)
Yüksek asitli veya kötü tat ya da kokuya sahip zeytinyağının doğal yapısı değişmeden rafine edilerek yenilebilir duruma gelmesiyle rafine zeytinyağları elde edilir. Rafinaj bir tür temizlik işlemidir, yağın istenmeyen yönleri giderilirken başka bir madde karıştırılmaz. Asitsiz, kokusuz ve renksiz olan bu yağa kaliteli bir yağ karıştırılması suretiyle biyolojik özellikler kazandırılır.
Rafine ve natürel zeytinyağının karıştırılmasıyla tip zeytinyağı elde edilir. Yemeklerde kullanılır. Natürel yağın yüzdesi tadının keskinliğine, rengine ve aromasına etki eder. Çeşitleri Riviera (asit oranı 1,5) ve tip A zeytinyağı (azami asit oranı 2)'dır.
Kaynaklar:
1. Aldo Ferrara L,  Sonia Raimondi A, d'Episcopo L, Guida L, Russo AD, Marotta T (2000) Olive Oil and Reduced Need for Antihypertensive Medications. The Archives of Internal Medicine 160, 837-842.
2. De Lorgeril M, Salen P, Martin JL, Monjaud I, Boucher P, Mamelle N (1998) Mediterranean Dietary Pattern in a Randomized Trial: Prolonged Survival and Possible Reduced Cancer Rate. The Archives of Internal Medicine 158, 1181-1187.
http://www.ekolojimagazin.com/?s=magazin&id=302
Global Bilgiler  /  at  22:48  /  No comments

Nuh' un gemisine geri dönen güvercinin ağzında bulunan ve büyük sel felaketinin sona erdiğinin işareti, semavi dinlerin kutsal kitaplarında faziletlerinin övüldüğü, özellikle Kuran'da üzerine incir ile birlikte yemin edilerek öneminin vurgulandığı, Kudüs'te Hz. Isa'nın göğe yükselip tekrar yeryüzüne ineceğine inanılan dağın ismini aldığı, aynı zamanda Filistin'in milli sembolü... Zeytin!
Şifa Kaynağı Olarak Zeytin
Zeytin ağacının yaprakları yüzyıllarca bereket, zafer, akıl ve barışın sembolü olmuştur. Koruyucu sağlık etkileri hakkında her geçen gün elde edilen bilimsel bilgilerle de zeytin ve zeytinyağının asırlardır bilinen sağlığımız üzerindeki etkileri pekiştirilmektedir. Ülkemiz yemek kültürünün de vazgeçilmezleri arasında yer alan zeytinyağı, bir yandan yemeklere lezzet katarken diğer taraftan sağlıklı yaşama da destek vermektedir.
Günümüzde sağlık ve kozmetik sanayiinde kullanılan zeytin yaprağı içeriğindeki maddelerin antioksidant, antibakteriyel, antifungal ve antiviral özellikler taşımasından dolayı doğal antibiyotik vazifesi görmekte,  vücudumuzun bağışıklık sistemi üzerinde soğan ve sarımsakla aynı etkiyi göstermektedir. Vücudumuza besinlerle aldığımız "serbest radikal" denen bazı maddeler, bünyemizde bir takım tahribatlara yol açmaktadır. Zeytinyağında bulunan çok sayıdaki antioksidan madde ve E vitamini, serbest radikallerin neden olduğu bu tahribatı önlerken, hücrelerimizi yeniler, doku ve organlarımızın yaşlanmasını geciktirir. Yapılan çalışmalarda düzenli zeytinyağı kullanan insanlarda yüksek antioksidan seviyeleri gözlenmiştir.
 Ayrıca çeşitli araştırmalarla zeytinyağının kolesterolü kontrol ettiği kanıtlanırken, omega-3 ve omega-6 yağ asitlerinin düzenlenmesinde (bu maddelerin vücutta belli oranlarda bulunması gerekir, aksi takdirde, meydana gelebilecek bir dengesizlik kanser de dahil olmak üzere pek çok hastalığın ilerlemesine neden olmaktadır) görev aldığı tespit edilmiş; Archives of Internal Medicine dergisinin 27 Mart 2000 tarihli sayısında yayınlanan bir çalışmayla da, tansiyonun düşürülmesinde zeytinyağının olumlu etkisi vurgulanmıştır. Kalp ve damar hastalarına doğal ilaç olarak tavsiye edilen zeytinyağının yanı sıra, zeytin yaprağıyla tansiyon düşürücü ilaçlar yapılmaktadır.
Aynı dergide yayınlanan başka bir çalışmada, yüksek oranda zeytinyağı tüketen kadınların göğüs kanserine yakalanma riskinin azaldığı tespit edilmiş;  New York  Buffalo Üniversitesi araştırmacılarının yürüttüğü ayrı bir çalışmada ise, zeytinyağı gibi bitkisel yağlarda bulunan bir madde olan ß-sitosterol'ün prostat kanser hücrelerinin meydana gelmesini önlemede yardımcı olabildiği ispatlanmıştır. Oxford Üniversitesi doktorları, zeytinyağının bağırsak kanserine karşı koruyucu özelliğini ortaya koymuşlardır. Aynı zamanda zeytinyağının safra asidi miktarını azaltarak ve DAO (diamin oksidaz adlı enzim) seviyesini yükselterek, anormal hücre artışına ve dolayısıyla yine kansere karşı olan koruyucu özelliğini keşfetmişlerdir
Sıcak ya da soğuk fark etmeksizin mideyi çepeçevre koruyucu bir tabaka gibi sarıp, mide asidi miktarını düşürmesi; gastrit ve ülsere karşı olan koruyucu özelliği; tahriş giderici özelliği bağırsaklardan yiyecek geçişini kolaylaştırdığı için konstipasyona (bağırsak hareketlerinin azalması, kabızlık olarak da bilinir) engel olması zeytinyağının sindirim sistemi üzerindeki olumlu etkilerinden sadece bazılarıdır. Ayrıca safra taşı oluşum riskini (safra kesesini kasarak ve safra salgısını uyararak) azaltırken, hazmı kolaylaştırır. Sarılığa ve karaciğer sancılarına da iyi gelir. Oruç tutanlar, sahurda bir çorba kaşığı zeytinyağı içerse, safra kesesi ve bağırsakları rahatlayacaktır. Bağırsak kurtlarını düşürmede ve karın ağrısında sıcak su ile içilmesi tavsiye edilmektedir.
Içindeki klor sayesinde de, böbreğin çalışmasına yardımcı olarak, vücudun zararlı atıklardan arınmasını kolaylaştırır. Ağızda çalkalandığında, dişlerin beyazlamasını sağlar, diş etlerini korur, diş çürümelerini önler. Bunların yanı sıra beyin damarlarının sağlığına da olumlu etkisi vardır.

 Içerdiği E, A, D ve K vitaminleri, çocuk ve erişkinlerin kemik gelişimine yardımcı olurken, kalsiyum kaybını engelleyerek kemiklerin güçlenmesini sağlar. Özellikle yaşlılara tavsiye edilen zeytinin sindirimi kolaydır. Mineral ve vitaminlerin vücutta kullanılmasını sağlar. Minerallerin kemiklerde kalması sonucu kalsiyum kaybı engellenir, ayrıca kemik erimesi gibi ciddi rahatsızlıkların meydana gelmesinin önüne geçilir. Araştırmacılara göre bol miktarda zeytinyağı ve sebze yiyen insanların, eklemlerdeki kronik bir hastalık olan romatizmal arterit (atardamar enfeksiyonu) geçirme riski azalmaktadır. Bu sebeplerden dolayı zeytin, iskelet sistemi için son derece önemlidir.
 Merhem olarak da kullanılan zeytinyağının çıban ve egzamaya iyi geldiği düşünülmektedir. Aynı zamanda tahrişin neden olduğu acı ve yanmayı gidermesi, yumuşatıcı özelliğe de sahip olmasından dolayı zeytinyağı, losyon olarak da tercih edilmektedir. Içte veya dışta bulunan dokuların yara veya irritasyonunda (dış etkenlere karşı sinir sisteminin vermiş olduğu tepki) ve enfeksiyonlara karşı da faydaları vardır.
 Yürütülmekte olan diğer çalışmalarda oluropeinin, antifungal (mantarlara karşı) etkisinden yola çıkılarak, henüz laboratuvar koşullarında Botrytis, Fusarium, Phytophtora gibi mantarlar üzerindeki etkileri ve geleceğin ticari anlamda önemli organik pestisitlerinden olup olamayacağı araştırılmaktadır. Bunların dışında yılan sokmalarında olaya müdahale edecek kişilerin ağız etrafı ve dudaklarına zeytinyağını sürdükten sonra ilkyardımda bulunmaları önerilir.
Ekolojik ve Ekonomik Yönden Zeytin
Zeytinin bilimsel künyesi "Oleaceae" familyasından başlar. "Olea" cinsinden dünyada yaklaşık 30 değişik tür saptanmıştır. Olea europea'da bunlardan biri ve en önemlisidir. Anayurdu Doğu Akdeniz olan Olea europea'nın Olea europea oleaster (yabani) ve Olea europea sativa (kültür) olmak üzere iki alt türü vardır
Bu ağacın kaç bin yaşında ve anayurdunun tam olarak neresi olduğu konusunda arkeobotanikçiler, tarihçiler ve arkeologlar arasında bir görüş birliği bulunmamaktadır. Ilk kez nerede ve kimler tarafından ehlileştirildiği hakkında da çeşitli görüşler vardır. Zeytini diğer birçok meyve ağacı gibi yetiştirenlerin, ticaret ve tarım konularında yetenek sahibi olduğu bilinen Ön Asya'nın, Suriye ve Iran'ın kesiştiği yayda oturan halklar olması gerektiği düşünülmektedir. Zeytin ağacını aşılayıp, sık yapraklı ve bol yağ veren bir kültür bitkisi olmasını sağladıktan binlerce yıl sonra meyvesinden yağını çıkarmayı başarmışlardır. Öz itibariyle Akdenizli olan zeytin, 16. yy'da başlayan büyük keşiflerle birlikte Kuzey ve Güney Amerika'ya taşınmış, 19. yy'ın ikinci yarısında göçmenler tarafından Avustralya ve Güney Afrika'ya götürülmüş, şu an Japonya ve Çin'de bile bazı bölgelerde dikilip, büyütülmektedir.
Narin yapılı, ağır ve zahmetli büyüyen zeytin ağacı, ortalama 300-400 yaşına kadar yaşayabilir ki bin hatta üç bin yaşında olan zeytin ağaçları da bulunmuştur. Bu nedenle mitolojide "ölümsüz ağaç" olarak geçmektedir. 10 m'ye kadar boylanabilen, sık dallı ve herdemyeşil kalan bu ağacın tepesi, verimli topraklarda açık ve asimetrikken, verimsiz topraklarda daha yoğun ve yuvarlağa yakındır. Kuzey yarım kürede Nisan-Haziran arası açan küçük beyazımsı-sarı renkli, kokulu çiçekler; rüzgâr sayesinde tozlaşırken meydana gelen meyveler etli ve yağlı olurlar. Meyveler Ağustos'tan Kasım ayı başına kadar yeşilden siyaha dönerek olgunlaşır. Meyvesinin etli olması ve çekirdeğinden de yağ elde edilmesinden dolayı çok değerli bir ağaçtır. Heybetli ve estetik bir görünümü olan zeytin ağacının odunu çürümeye karşı son derece dayanıklıdır. Akdeniz ikliminin görüldüğü yerlerde yetişen zeytin genelde düşük rakımlı yerlerde bulunur, bazı yerlerde 1000 m yüksekte de görülebilmektedir.
Kasım-Şubat arası hasat zamanı geldiğinde; zeytinler elle silkeleme ve yere düşenleri toplama gibi yöntemlerle toplanır. Bunların içinden daha çok silkeleme yöntemi tercih edilmektedir. Günümüzde hasat zamanı makineden de yararlanılmaktadır. Uygulamada en fazla emek gerektiren yöntem, elle toplamadır. Fakat en iyi kalite zeytinyağı üretilmesini sağlar. Bu yöntemle saatte en fazla 9-10 kg zeytin toplanabilmektedir.
Zeytinyağının elde ediliş biçimi binlerce yıldır değişmemiştir. Hiçbir kimyasal işleme gerek duyulmadan yenilme özelliğine sahiptir. Ezilerek hamur haline getirilen zeytinler, sıkılır veya presten geçirilir. En sonunda yağ, zeytin meyvesinin suyundan (karasu) ayrıştırılır. 19. yüzyılın başında teknolojinin gelişmesiyle hidrolik pres makineleri kullanılmaya başlamıştı. Günümüzde ise hidrolik pres makinelerinin yanı sıra, zeytin hamuruna hiç pres uygulamadan merkezkaç kuvvetiyle zeytinyağı elde etmeyi sağlayan makineler mevcuttur. Bunların içinde de en yaygını "kontinü sistemi'dir. Zeytinyağının kalitesinin düşmesine yol açan fermante olayı zeytinin beklemesinden dolayı meydana gelir. Bu yüzden hasat sonrası en kısa süre içinde zeytin işlenmelidir ki kaliteli zeytinyağı elde edilsin. Ancak, zeytinin "bol" olduğu dönemlerde, bekletilme mecburiyeti de doğabilir ki böyle durumlarda işlemeden bekletilen zeytinler iyi havalandırılmış serin depolarda, genellikle 20-30 santim yüksekliğindeki yığınlar halinde saklanmalıdır.
Türkiye Italya, Ispanya, Yunanistan ve Tunus gibi diğer Akdeniz ülkeleriyle birlikte dünyanın önde gelen zeytin ve zeytinyağı üreticilerindendir. Zeytin üretimi yoğunluklu olarak Bursa, Manisa, Aydın, Izmir, Balıkesir'de yapılmaktadır. Ortalama 90 Milyon olan zeytin ağacı sayısı da gün geçtikçe artmaktadır. Devlet Istatistik Enstitüsü araştırmalarına göre, Türkiye'de üretilen zeytinlerin %68'i yağ üretiminde ve %28''i de sofralık olarak tüketilmektedir. Ortalama 850 zeytinyağı fabrikasıyla Türkiye dünyada zeytinyağı üretiminde 5. sırada yer almaktadır.
Üretim yöntemlerine göre üç tip zeytinyağı vardır. Natürel zeytinyağı hiçbir kimyasal işlem görmeyen gerçek bir meyve suyudur. Biyolojik açıdan en değerli yağdır. Asitlik derecesi 3,3'ten daha azdır. Uluslararası Zeytinyağı Konseyi (UZK) ve Türk Standartları Enstitüsü'nün saptadığı dört ayrı türde değerlendirilir: 1) Naturel sızma (asitlik oranı 1 ve altı) 2) Natürel zeytinyağı (asit oranı 1-2 arası) 3) Natürel birinci zeytinyağı (Asit oranı 2-3,3 arası) 4) Lampant (asit oranı 3,3'ün üzerinde)
Yüksek asitli veya kötü tat ya da kokuya sahip zeytinyağının doğal yapısı değişmeden rafine edilerek yenilebilir duruma gelmesiyle rafine zeytinyağları elde edilir. Rafinaj bir tür temizlik işlemidir, yağın istenmeyen yönleri giderilirken başka bir madde karıştırılmaz. Asitsiz, kokusuz ve renksiz olan bu yağa kaliteli bir yağ karıştırılması suretiyle biyolojik özellikler kazandırılır.
Rafine ve natürel zeytinyağının karıştırılmasıyla tip zeytinyağı elde edilir. Yemeklerde kullanılır. Natürel yağın yüzdesi tadının keskinliğine, rengine ve aromasına etki eder. Çeşitleri Riviera (asit oranı 1,5) ve tip A zeytinyağı (azami asit oranı 2)'dır.
Kaynaklar:
1. Aldo Ferrara L,  Sonia Raimondi A, d'Episcopo L, Guida L, Russo AD, Marotta T (2000) Olive Oil and Reduced Need for Antihypertensive Medications. The Archives of Internal Medicine 160, 837-842.
2. De Lorgeril M, Salen P, Martin JL, Monjaud I, Boucher P, Mamelle N (1998) Mediterranean Dietary Pattern in a Randomized Trial: Prolonged Survival and Possible Reduced Cancer Rate. The Archives of Internal Medicine 158, 1181-1187.
http://www.ekolojimagazin.com/?s=magazin&id=302

0 yorum:

ZIRAI DON DOLU EROZYON ÇIĞ DÜŞMESİ SU TAŞKINLARI KURAKLIK HORTUMLAR SİS KUVVETLİ RÜZGAR VE FIRTINA ORMAN YANGINLARI HEYELAN SEL BASKINI YANARDAĞ PATLAMASI DEPREMLER TSUNAMİ TRUF MANTARI KUŞ CENNETİ NEMRUT KRATER GÖLÜ COMBATING DESERTIFICATION

Copyright © 2013 Global Bilgiler. WP Theme-junkie converted by Bloggertheme9
Blogger templates. Proudly Powered by Blogger.