11.03.2016

70'LERDE ÇOCUK OLANLARA

Global Bilgiler  /  at  17:33  /  No comments

Gazete sayfalarını hızla çevirerek kızgınlık, umutsuzluk ve hayal kırıklığı ile karışık bir halde midesinin her bir hücresini yakan kahvesini yudumlayarak başladı güne. Doktor kahve içmesini kesinlikle yasaklamıştı. Delebildiği yasaklardan ne kalmıştı elinde, düşündü. 1970’lerde Türkiye’de dünyaya gelmek insana öyle uzun hayatlar yaşatır ki, kırkına geldiğinde üç beş hayat yaşamış gibi olursun, yorulursun.

Bir an kapadı gözlerini ve hatırladı çocuk olduğu zamanları…

Evi geldi gözünün önüne. Amerika’nın 1950’lerde ürettiği, mobilya gibi görünen siyah beyaz televizyon, üstünde iğne oyası örtü, favorili babası ve krepeli saçlarıyla annesi geldi gözünün önüne. Annesinin bigudileri ve sabahlığı ile ekmeği ve bir şişe AOÇ şişe sütü getiren kapıcıya seslenişi ve “Bir paket de uzun Maltepe al” deyişini anımsadı.

Ali, Ahmet ve Osman Efendilere ne olmuştu kim bilir. O zamanlar bütün kapıcıların soyadının efendi olduğunu ve hepsinin akraba olduğunu düşünürdü. Soner Yalçın daha “Efendi”yi yazmamıştı. Kapıcılar apartman görevlisi değildi o zaman. Onlara Ali Efendi, Osman Efendi demek sadece bir hitap değil aynı zamanda ikiyüzlü hümanizmanın; “Biz okumuş şehirliler insanseveriz, ama sana bey de diyemeyiz çünkü bey biziz ama adınla da hitap etmeyecek kadar yücegönüllüyüz.”ün seslendirmesiydi. Herkesin bildiği ama konuşulmayan şeylerden biriydi işte. Kendi gibi Türkiye de naifti o zaman. Farz-ı mahal insanları bey ya da efendi yapan şey fakirlik ya da zenginlik değildi. Okumuş ya da okumamış olmak kişinin toplum içindeki saygınlık derecesini belirlerdi. Fakir genç ve fabrikatörün kızı hikâyelerinde zenginler hep çok kötü, fakirlerse hep çok iyi insanlardı. İnsan o filmleri seyrettikçe iyi ki zengin değilim diye sevinirdi. Filmin sonunda zenginler mutlaka “Keşke ben de sizin gibi fakir olsam, ne güzelmiş fakirlik diye zengin olduklarından utanırlardı. Namusu kirletilen masum kızlar ve namuslarını kirleten kötüler vardı. Sadece üvey babalar cinsel tacizde bulunurdu. O yüzden özellikle de kız çocuğu olan kadınlar asla boşanmazdı. Gazozlara ilaç atılarak kandırılan kızlar filmin sonunda ya katil ya maktul olurdu. Başka bir son olabileceği zaten kimsenin aklına gelmezdi. Çünkü o zaman televizyonlarda herkesin başörtü ve pardösü giyerek katıldığı ve kardeşinin kocasıyla kaçtıktan sonra, dayaktan bunalıp, çocuklarını imam nikâhlı ilk kocasının annesine bırakarak, alt komşunun oğluyla beraber yaşamaya başlayıp, ondan yaptığı çocuğu da çocuk esirgeme kurumuna bıraktığını anlatan kadınların olduğu programlar yoktu.

Televizyon Anıtkabir’de nöbet değişimi yapan askerlerle açılır, askerlerle kapanırdı. Çocuklar annelerinden lütfen askerlere kadar diye izin isterlerdi. A

Sorunların çözümü için “Ulemaya danışmak lazım.” diyen birileri yoktu. 1946 Domurcalı doğumlu Mustafa ve Hidayet’ten olma mütedeyyin siyasetçi “Babalar gibi satarım.” dememişti henüz.

Evin İçine girince bütün kötülüklerden kurtulmuş olunurdu. O zamanlar anne ve babalar mutlu olmasalar bile bunu bir kader gibi kabul ederlerdi. Başka türlüsü nasıl olurdu diye sohbet odalarında macera aramazlardı. Zaten kullandıkları en teknolojik aletler Facit daktilolar ve teksir makineleriydi.

Sadece anneanne ve dedelerin yazlığı vardı. Kimse yazlık almaya çalışmazdı. Anneanne ve dede ölünce yazlık sahibi olunurdu. Herkes kiracıydı ama bu hiç dert edilmezdi. Yaşlanınca herkesin evi olurdu nasıl olsa, zaten 50 yaşında yaşlanılırdı o yıllarda.
O yıllarda Atatürk her küçük çocuk için yıllar önce ölmüş dedeleri gibiydi. Atatürkçü diye bir şey yoktu. Herkes doğuştan öyleydi zaten. 1881 Selanik doğumluydu Atatürk, bunu herkes bilirdi. Yerli yersiz her yerde karşınıza çıkan, komünist estetik ürünü çirkin ve korkutucu Atatürk büstlerini kimse yadırgamazdı. Atatürk pirinçten büsttü işte. Köy çeşmesi gibi olağan karşılanırdı her yerde.
Anarşisler ya da anarşikler vardı bir de. Kötü sakallı, bıyıklı, parkalı adamlar. Bir de dış mihraklar vardı. Bu dış mihraklar anarşislerle beraber çalışıyordu. Anarşisler kırmızı sarı bayrak asıyordu her yere. Herkes kızıyordu onlara. Onların bayrağı da ayrıydı. Onların sıradan insanlar gibi apartmanlarda yaşamadığını düşünürdü çocuklar. Polis biliyordu bir tek nerede olduklarını. Geceleri sokağa çıkılmıyordu. Çünkü gece sadece polisler ve anarşisler sokaklarda olurdu. Bazen de komşumuz dediğimiz insanlar anarşis çıkardı, polis onları vururdu, sonra daktilo sesi gelirdi sonra da torbalara koyar götürürlerdi onları.

O zamanlar bir polis, bir de Heidi vardı çocukların kahramanı. Susurluk’ta tost yenir, ayran içilirdi. Polislerle ilgili kötü konuşanlar da vardı ama onlara kimse inanmazdı. O zamanlar Ziverbey köşkünün yerinde 13 katlı iki bina durmuyordu ve hiç kimse Tüccarbaşı’ndaki eski binanın misafirlerinin bir gün bizi Çağan Irmak’ın “Babam ve Oğlum”unda ağlatacağını bilmiyordu.



Gözlerini açtı, kahveden bir yudum aldı. Gözlerini kapadı. O zamanlar o en çok Kramer Kramere karşı filmine ağlamıştı. Annesi babası boşanmış çocuk olmak en kötü şeydi. Ama zaten onun başına böyle bir şey gelmezdi. Sadece artistler boşanırdı Türkiye’de. Dedesi geldi aklına. Bir dedesi vardı emekli asliye hukuk hakimi. Annesi “Babaaa falan yerdeki hakim rüşvet yemiş” dediğinde dedesi bağırırdı annesine “Hakim rüşvet yemezzzzz.” diye. “Ama Çankaya’da apartman yaptırıyormuş.” denince de susardı dedesi.

Bir yudum daha aldı kahvesinden, televizyonu açtı; “36 ay taksitle…… kart sahiplerine müthiş fırsat…..”, diğer kanalı çevirdi. “Zaeeepp suyyu yaman akkggar mueaellliiimm dene ne dene neee…..”.

Gözlerini kapattı.
Balkonda oyun oynuyordu. Birden silah sesleri geldi. Annesi üstüne atladı. Balkon duvarındaki deliklere baktı günlerce. Hiç korkmuyordu. Ölmek o zamanlar sadece başkalarının başına gelen bir şeydi ne de olsa.İlkokula yeni başladığı zamanları düşündü, siyah önlük ve beyaz yakalı hali geldi gözünün önüne. O sabah annesi kar yağmamasına rağmen okula gitmeyeceğini söylemişti. Meğerse o sabahtan sonra; 1 milyon 683 bin kişi fişlenmiş. Açılan 210 bin davada 230 bin kişi yargılanmış.7 bin kişi için idam cezası istenmiş.517 kişiye idam cezası verilmiş. Haklarında idam cezası verilenlerden 50'si asılmış (26 siyasi suçlu, 23 adli suçlu, 1'i Asala militanı). İdamları istenen 259 kişinin dosyası Meclis'e gönderilmiş. 71 bin kişi TCK'nin 141, 142 ve 163. maddelerinden yargılanmış.98 bin 404 kişi örgüt üyesi olmak suçundan yargılanmış.30 bin kişi sakıncalı olduğu için işten atılmış.14 bin kişi yurttaşlıktan çıkarılmış.30 bin kişi siyasi mülteci olarak yurtdışına gitmiş. 300 kişi kuşkulu bir şekilde ölmüş.171 kişinin işkenceden öldüğü belgelenmiş.937 film sakıncalı bulunduğu için yasaklanmış. 23 bin 677 derneğin faaliyeti durdurulmuş.3 bin 854 öğretmen, üniversitede görevli 120 öğretim üyesi ve 47 hâkimin işine son verilmiş.400 gazeteci için toplam 4 bin yıl hapis cezası istenmiş. Gazetecilere 3 bin 315 yıl 6 ay hapis cezası verilmiş.31 gazeteci cezaevine girmiş.300 gazeteci saldırıya uğramış.3 gazeteci silahla öldürülmüş. Gazeteler 300 gün yayın yapamamış.13 büyük gazete için 303 dava açılmış.39 ton gazete ve dergi imha edilmiş. Cezaevlerinde toplam 299 kişi yaşamını yitirmiş.144 kişi kuşkulu bir şekilde ölmüş.14 kişi açlık grevinde ölmüş.16 kişi -kaçarken- vurulmuş.95 kişi -çatışmada- ölmüş.73 kişiye -doğal ölüm raporu- verilmiş. Bütün bunlara çok üzülen 43 kişinin de -intihar ettiği- bildirilmiş herhalde.

jans başladı mı çocuklar susturulur ve kimin nerede öldürüldüğü dinlenirdi. Evimizde güven içinde olduğumuz için ne kadar şanslı olduğumuz düşünülürdü. Anneler ve babalar ülkemizin çok zor günlerden geçtiğini söylerlerdi sık sık.

Babası sakalını kesmezse üniversiteden atılacağını söyledi annesine. Anne ve babasının yüzlerini hatırladı o an.

“Darbe olmuş”.

Sanki deprem olmuş gibi bir ifade vardı yüzlerinde. Kendi kendine olan bir şeymiş gibi sanki. Radyo açıldı. Daha sonra kariyerine ressam olarak devam edecek ve Sibel Can’ı çok sevecek olan asker, “… kaybolan devlet otoritesini …….geçici bir…..el koyuyoruz…..” dedi.



Daha bir ömür yarılanmadan her şey nasıl da tersine dönmüştü bu tuhaf ülkede.

Bir yudum daha aldı kahvesinden televizyonu açtı; “… sahiplerine …. mağazalarında….+ 4…., Besmele çeken….. bardak…., Enerji Bakanı….. zamma da … biz karar veririz.” Diğer kanalı çevirdi, “evet… biraz bekgraundunuzdan bahse…”
http://apelasyon.com/Yazi/160-70lerde-cocuk-olanlara

Share

0 yorum:

ZIRAI DON DOLU EROZYON ÇIĞ DÜŞMESİ SU TAŞKINLARI KURAKLIK HORTUMLAR SİS KUVVETLİ RÜZGAR VE FIRTINA ORMAN YANGINLARI HEYELAN SEL BASKINI YANARDAĞ PATLAMASI DEPREMLER TSUNAMİ TRUF MANTARI KUŞ CENNETİ NEMRUT KRATER GÖLÜ COMBATING DESERTIFICATION

Copyright © 2013 Global Bilgiler. WP Theme-junkie converted by Bloggertheme9
Blogger templates. Proudly Powered by Blogger.