31.05.2016

YANKI (EKO)

Global Bilgiler
Yankı ya da eko, akustikte bir sesin belli bir süre sonra duyulan yansıması. Yankının tipik örnekleri bir kuyunun içinden, bir binadan ya da boş bir odanın duvarlarından gelen yansıma sesidir. Gerçek yankı, bir ses için alınan bir tek yansımadan oluşur. Yankıya sebep olan yüzeyin uzaklığı, ses ile yankı arasındaki zaman farkının ses hızıyla çarpılmasıyla bulunabilir. Yankı için batı dillerinden kullanılan eko isminin kaynağı Yunan mitolojisinde yer alan, adını Yunanca ses (ἦχος - ēchos) kelimesinden alan Ekho karakteridir.
Global Bilgiler


Bir ses dalgası sert bir engelle karşılaştığında, tıpkı bir ayna üzerine düşen ışık dalgalarının yansıdığı gibi bir yansıma yapar. Bu nedenle, bir engele karşı kısa süreli bir ses yayımlayan bir gözlemci, sesin kendisiyle engel arasındaki uzaklığı iki kez katetmesi için harcayacağı zamana eşit bir süre sonra, aynı sesi yeniden duyar, ilk sesten sonra işitilen bu ikinci sese yankı denir. Yankının duyulabilmesi için bu iki ses arasındaki saniyenin 1/10’u kadar bir zaman aralığı ya da ses kaynağıyla engel arasında 17 m uzaklık olması gerekir. Yoksa iki ses birbirine karışır ve yankı duyulmaz. Uzaklık daha çok olursa, yankı arka arkaya birçok ses ya da hece halinde yinelenir. Ses kaynağından değişik uzaklıkta birçok engel olursa o zaman da ikili, üçü vb yankılar duyulabilir.
Global Bilgiler  /  at  22:33  /  No comments

Global Bilgiler
Yankı ya da eko, akustikte bir sesin belli bir süre sonra duyulan yansıması. Yankının tipik örnekleri bir kuyunun içinden, bir binadan ya da boş bir odanın duvarlarından gelen yansıma sesidir. Gerçek yankı, bir ses için alınan bir tek yansımadan oluşur. Yankıya sebep olan yüzeyin uzaklığı, ses ile yankı arasındaki zaman farkının ses hızıyla çarpılmasıyla bulunabilir. Yankı için batı dillerinden kullanılan eko isminin kaynağı Yunan mitolojisinde yer alan, adını Yunanca ses (ἦχος - ēchos) kelimesinden alan Ekho karakteridir.
Global Bilgiler


Bir ses dalgası sert bir engelle karşılaştığında, tıpkı bir ayna üzerine düşen ışık dalgalarının yansıdığı gibi bir yansıma yapar. Bu nedenle, bir engele karşı kısa süreli bir ses yayımlayan bir gözlemci, sesin kendisiyle engel arasındaki uzaklığı iki kez katetmesi için harcayacağı zamana eşit bir süre sonra, aynı sesi yeniden duyar, ilk sesten sonra işitilen bu ikinci sese yankı denir. Yankının duyulabilmesi için bu iki ses arasındaki saniyenin 1/10’u kadar bir zaman aralığı ya da ses kaynağıyla engel arasında 17 m uzaklık olması gerekir. Yoksa iki ses birbirine karışır ve yankı duyulmaz. Uzaklık daha çok olursa, yankı arka arkaya birçok ses ya da hece halinde yinelenir. Ses kaynağından değişik uzaklıkta birçok engel olursa o zaman da ikili, üçü vb yankılar duyulabilir.

0 yorum:

ULUFE

lobal BilgilerUlufe Nedir?
Ulufe, Kapıkulu Ocağı askerlerine, Acemi Ocağı mensuplarına ve bazı saray ve devlet görevlilerine üç ayda bir verilen maaş. Günlük olarak hesaplanırdı. Ulufe, Yeniçerilere verilen maaştı.
Arapçada yulaf anlamına gelir. Önceleri kapıkulu süvarilerine verilen yem bedeli için kullanılmış, daha sonra genelleşmiştir. Geç ortaçağda kurulan Osmanlı Devleti’nde artı ürünün egemen sınıf içinde paylaşımının temel aracı tımar dağıtımıydı. Bununla birlikte 14-16. yüzyıllarda Doğu Akdeniz’de Avrupa ortaçağının erken dönemine (5-9. yy) göre daha geniş bir para ekonomisinin varlığı, tımar sisteminin yanı sıra maaşlı bir merkezî örgütün beslenmesine de olanak veriyordu. Osmanlı siyasal yapısının Batı feodalizminden daha merkezî olmasının bir dayanağı da buydu.
Ulufe, ordunun kapıkulu sınıflarındaki askerler ile öbür saray ve merkez örgütü görevlilerine üç ayda bir olmak üzere yılda dört kez ödenirdi. Ödemeler Hicri takvime göre muharrem, rebiülâhir, receb. şevval aylarının ilk sah günlerinde yapılır, bunlara sırasıyla masar (muharrem, safer, rebiülev-vel). recec (rebiülâhir. cemaziyelevvel, ce-maziyelâhir), reşen (receb, şaban, ramazan) ve lezez (şevval, zilkade, zilhicce) mevacib-leri denirdi. Ulufe dağıtımı için her üç ayda bir Saray-ı Cedid-i Âmire’de (Topkapı Sarayı) Divanhane denen toplantı salonunun önünde galebe divanı düzenlenirdi.

Ulufe Alım Satımı Nedir?
Törenle dağıtılan Ulufe için Adalet Meydanı kullanılırdı ve törenler için mutfak revaklarının önünde Yeniçeriler, Has Ahırlar tarafına Sipahiler sıralanırdı. Ulufe dağıtımından sonra, Yeniçerilerin önlerindeki çayıra kapaklı sahanlar içinde pilav, zerde veya çorba konurdu. Yeniçerilerin ulufelerden memnuniyeti, yemek yemelerinden belli olurdu, şayet yiyorlarsa memnun oldukları olduğu anlaşılırdı. bBu işe ulufe alım satımı denirdi.
I. Abdülhamit döneminde ulufe alım-satımı yasaklanmıştır.
Global Bilgiler  /  at  22:23  /  No comments

lobal BilgilerUlufe Nedir?
Ulufe, Kapıkulu Ocağı askerlerine, Acemi Ocağı mensuplarına ve bazı saray ve devlet görevlilerine üç ayda bir verilen maaş. Günlük olarak hesaplanırdı. Ulufe, Yeniçerilere verilen maaştı.
Arapçada yulaf anlamına gelir. Önceleri kapıkulu süvarilerine verilen yem bedeli için kullanılmış, daha sonra genelleşmiştir. Geç ortaçağda kurulan Osmanlı Devleti’nde artı ürünün egemen sınıf içinde paylaşımının temel aracı tımar dağıtımıydı. Bununla birlikte 14-16. yüzyıllarda Doğu Akdeniz’de Avrupa ortaçağının erken dönemine (5-9. yy) göre daha geniş bir para ekonomisinin varlığı, tımar sisteminin yanı sıra maaşlı bir merkezî örgütün beslenmesine de olanak veriyordu. Osmanlı siyasal yapısının Batı feodalizminden daha merkezî olmasının bir dayanağı da buydu.
Ulufe, ordunun kapıkulu sınıflarındaki askerler ile öbür saray ve merkez örgütü görevlilerine üç ayda bir olmak üzere yılda dört kez ödenirdi. Ödemeler Hicri takvime göre muharrem, rebiülâhir, receb. şevval aylarının ilk sah günlerinde yapılır, bunlara sırasıyla masar (muharrem, safer, rebiülev-vel). recec (rebiülâhir. cemaziyelevvel, ce-maziyelâhir), reşen (receb, şaban, ramazan) ve lezez (şevval, zilkade, zilhicce) mevacib-leri denirdi. Ulufe dağıtımı için her üç ayda bir Saray-ı Cedid-i Âmire’de (Topkapı Sarayı) Divanhane denen toplantı salonunun önünde galebe divanı düzenlenirdi.

Ulufe Alım Satımı Nedir?
Törenle dağıtılan Ulufe için Adalet Meydanı kullanılırdı ve törenler için mutfak revaklarının önünde Yeniçeriler, Has Ahırlar tarafına Sipahiler sıralanırdı. Ulufe dağıtımından sonra, Yeniçerilerin önlerindeki çayıra kapaklı sahanlar içinde pilav, zerde veya çorba konurdu. Yeniçerilerin ulufelerden memnuniyeti, yemek yemelerinden belli olurdu, şayet yiyorlarsa memnun oldukları olduğu anlaşılırdı. bBu işe ulufe alım satımı denirdi.
I. Abdülhamit döneminde ulufe alım-satımı yasaklanmıştır.

0 yorum:

YOGA

Global BilgilerYoga Nedir?
Yoga (Sanskrit, Hindistan kaynaklı fiziksel ve zihinsel disiplinleri tarif etmek için kullanılan bir kelimedir. Aynı zamanda Hinduizm, Budizm ve Jainizm'de çeşitli meditatif uygulamalara da yoga adı verilmektedir. Hinduizm'de, altı geleneksel felsefe okulundan (āstika) biri olarak kabul edilir
Sanskrit dilinde yoga kelimesi pek çok anlama sahiptir; "kontrol etmek", "boyunduruk altına almak" veya "birleştirmek" anlamına gelen Sanskrit "yuj" kelimesinden türemiştir. "Kavuşma", "bir araya gelme", "birlik", "karşılaşma" ve "yöntem" olarak çevrilebilir. Yoga uygulayan veya yoga felsefesini takip eden kişiye yogi ya da yogini adı verilir. Yogini ifadesi "yogi" isminin dişil kullanımıdır.
Yogaya ilişkin ilk bilgilere eski Veda metinlerinde rastlanmakla birlikte, ilkeleri ve uygulamaları çok daha geç bir dönemde, MS ilk yüzyıllarda Patanjali adlı birinin yazmış olduğu Yoga-sutra (Yoga Üzerine Özdeyişler) adlı kitapta açıklanmıştır. Temelde derin düşünme tekniği olan yoga, ruhun kurtuluşu için uyulması gereken yaşam koşullarını içerir. Sözü edilen kitapta, yoga yapan kişinin soluğunu tutması, düşüncelerini belli bir noktaya ve konuya yöneltip toplaması, belirli bir duruş biçimini seçmesi ve uzun süre bu durumda kalarak içinde yaşadığı dünya ile bağlantısını kesmesi öğütlenir.
Patanjali'nin yazıları aynı zamanda aştanga yoga (Sekiz Basamaklı yoga) olarak bahsedilen sistemin temelini oluşturmuştur. 2. kitabın 29. Sutrasından alınmış bu sekiz basamak kavramı günümüzde uygulanan Raja yoga çeşidinin karakteristik temellerini oluşturur.
Sekiz basamak:

1.Yama (Beş "geri çekilme"): Zarar vermeme, doğruluk, çalmama, tensel zevkleri kontrol etme, istifçilik yapmama

2. Niyama (Beş "gözlem"): Arı olma, halinden memnun olma, ateşli istek, okuma, hatırlama

3.Asana: kelime anlamı "oturma yeri", Patanjali'nin Yoga Sutra'larında meditasyonda kullanılan oturma duruşunu ifade etmektedir.

4.Pranayama ("Nefesi askıya alma"): Prāna, nefes, "āyāma", durdurmak demektir. Ayrıca, yaşam gücünün kontrolü olarak da yorumlanabilir.

5. Pratyahara ("Tecrit"): Dış nesnelerden duyu organlarını geri çekmedir.

6. Dharana ("Konsantrasyon"): Dikkati tek bir nesne üzerine odaklamadır.

7. Dhyana ("Meditasyon"): Meditasyon nesnesinin doğası üzerine yoğun tefekkürdür.

8. Samādhi ("Özgürleşme"): Meditasyon nesnesi ile şuurun birleşmesidir.

Global Bilgiler
Global Bilgiler  /  at  22:11  /  No comments

Global BilgilerYoga Nedir?
Yoga (Sanskrit, Hindistan kaynaklı fiziksel ve zihinsel disiplinleri tarif etmek için kullanılan bir kelimedir. Aynı zamanda Hinduizm, Budizm ve Jainizm'de çeşitli meditatif uygulamalara da yoga adı verilmektedir. Hinduizm'de, altı geleneksel felsefe okulundan (āstika) biri olarak kabul edilir
Sanskrit dilinde yoga kelimesi pek çok anlama sahiptir; "kontrol etmek", "boyunduruk altına almak" veya "birleştirmek" anlamına gelen Sanskrit "yuj" kelimesinden türemiştir. "Kavuşma", "bir araya gelme", "birlik", "karşılaşma" ve "yöntem" olarak çevrilebilir. Yoga uygulayan veya yoga felsefesini takip eden kişiye yogi ya da yogini adı verilir. Yogini ifadesi "yogi" isminin dişil kullanımıdır.
Yogaya ilişkin ilk bilgilere eski Veda metinlerinde rastlanmakla birlikte, ilkeleri ve uygulamaları çok daha geç bir dönemde, MS ilk yüzyıllarda Patanjali adlı birinin yazmış olduğu Yoga-sutra (Yoga Üzerine Özdeyişler) adlı kitapta açıklanmıştır. Temelde derin düşünme tekniği olan yoga, ruhun kurtuluşu için uyulması gereken yaşam koşullarını içerir. Sözü edilen kitapta, yoga yapan kişinin soluğunu tutması, düşüncelerini belli bir noktaya ve konuya yöneltip toplaması, belirli bir duruş biçimini seçmesi ve uzun süre bu durumda kalarak içinde yaşadığı dünya ile bağlantısını kesmesi öğütlenir.
Patanjali'nin yazıları aynı zamanda aştanga yoga (Sekiz Basamaklı yoga) olarak bahsedilen sistemin temelini oluşturmuştur. 2. kitabın 29. Sutrasından alınmış bu sekiz basamak kavramı günümüzde uygulanan Raja yoga çeşidinin karakteristik temellerini oluşturur.
Sekiz basamak:

1.Yama (Beş "geri çekilme"): Zarar vermeme, doğruluk, çalmama, tensel zevkleri kontrol etme, istifçilik yapmama

2. Niyama (Beş "gözlem"): Arı olma, halinden memnun olma, ateşli istek, okuma, hatırlama

3.Asana: kelime anlamı "oturma yeri", Patanjali'nin Yoga Sutra'larında meditasyonda kullanılan oturma duruşunu ifade etmektedir.

4.Pranayama ("Nefesi askıya alma"): Prāna, nefes, "āyāma", durdurmak demektir. Ayrıca, yaşam gücünün kontrolü olarak da yorumlanabilir.

5. Pratyahara ("Tecrit"): Dış nesnelerden duyu organlarını geri çekmedir.

6. Dharana ("Konsantrasyon"): Dikkati tek bir nesne üzerine odaklamadır.

7. Dhyana ("Meditasyon"): Meditasyon nesnesinin doğası üzerine yoğun tefekkürdür.

8. Samādhi ("Özgürleşme"): Meditasyon nesnesi ile şuurun birleşmesidir.

Global Bilgiler

0 yorum:

27.05.2016

ANYON NEDİR? KATYON NEDİR?

Anyon Nedir

Atom moleküllerinin yüksüz haldeyken elektron alarak negatif yüklenmesidir. Yani negatif yüklü iyonlara anyon denmektedir. Anyonlar elektron almaları sebebiyle pozitif kutba veya anot a doğru hareket halindedirler. Anyonların elektron almak istemelerinin sebebi ise değerlik kabuklarını doldurmak istemelerindendir.


Katyon Nedir
Anyonların tam tersine katyonlar ise yüklü olan iyonlardır. Bu yük pozitif bir yüktür. Bu sebeple katyonlar negatif kutba doğru hareket etmek isterler. Negatif protonların dan daha fazla pozitif proton bulunduran atom ya da moleküller katyondur.


Global Bilgiler  /  at  23:42  /  No comments

Anyon Nedir

Atom moleküllerinin yüksüz haldeyken elektron alarak negatif yüklenmesidir. Yani negatif yüklü iyonlara anyon denmektedir. Anyonlar elektron almaları sebebiyle pozitif kutba veya anot a doğru hareket halindedirler. Anyonların elektron almak istemelerinin sebebi ise değerlik kabuklarını doldurmak istemelerindendir.


Katyon Nedir
Anyonların tam tersine katyonlar ise yüklü olan iyonlardır. Bu yük pozitif bir yüktür. Bu sebeple katyonlar negatif kutba doğru hareket etmek isterler. Negatif protonların dan daha fazla pozitif proton bulunduran atom ya da moleküller katyondur.


Posted in: , , , , Read Complete Article»

0 yorum:

24.05.2016

Yok Böyle Bir Dans

Global Bilgiler  /  at  23:28  /  No comments

Posted in: Read Complete Article»

0 yorum:

21.05.2016

BERAT KANDİLİ

Global Bilgiler
Berat Kandili Nedir?
Berat Kandili, (Berâet Kandili), (Arapça: ليلة منتصف شعبان, Şaban'ın yarısı) İslam dininde kutsal kabul edilen gecelerden biridir. Şaban ayının 14. gününü 15. gününe bağlayan gecesi Berat gecesidir. Osmanlı İmparatorluğu'nda II. Selim'den itibaren minarelerde kandil yakılmasıyla kandil adını almıştır.
Berat (Berâet), Arapça'da temize çıkma anlamına gelir. Bir takım İslami olduğu iddia edilen inanca göre bu gecenin bereketli ve feyizli bir gece olması sebebiyle Mübarek Gece; günahların affı ve kulların temize çıkarılması sebebiyle de Berat Gecesi ve kulların ihsana kavuşmaları nedeniyle de Rahmet Gecesi gibi adlar da verilmiştir.
Berat Kandili; Ramazanın müjdecisi…Şaban ayının yarısı gecesi…
Berat… borçtan, hastalıktan, suç ve cezadan beraet etme, kurtulma… günahlardan arınma, temize çıkma, ilâhî af ve rahmete nâil olma…
Berat gecesi de diğer gecelerimiz gibi her birimiz için birer, tefekkür, tezekkür ve yenilenme gecesidir.
Berat; kırılan kalpleri onarma, dargınlık duvarlarını yıkma, kin, nefret ve intikam duygularını aşma günüdür. Yüce Yaradan’ın affına erebilmek için yaradılanı affetme günüdür.
Berat; bizlere her türlü şer, kötülük, zulüm, haksızlık ve adaletsizlikten beri olmayı, onlardan teberra ederek uzak kalmayı öğretir.
Hz. Peygamberimiz (S.A.V) şöyle buyurur:
“Şaban ayının 15. gecesini ibadetle geçirin, gündüzünde de oruç tutun. Çünkü Yüce Allah, bu gece dünya semasına rahmetiyle tecelli eder ve 'Yok mu tövbe eden, tövbesini kabul edeyim! Yok mu rızık isteyen, rızık vereyim! Yok mu şifa isteyen, şifa vereyim!.. Yok mu başka isteği olan ona da istediğini vereyim" (İbn Mâce, Sünen, "İkâmetü's-salât", 191.)
Berat Kandili'nde Neler Yapılmalı?
Kur’an-ı Kerim okunmalı, okuyanlar dinlenmeli, uygun mekânlarda Kur’an ziyafetleri verilmeli, Kelamullah’a olan sevgi, saygı ve bağlılık duyguları yenilenmeli, kuvvetlendirilmeli.
Peygamber Efendimize (s.a.s.) salât ve selâmlar getirilmeli, O’nun şefaatini ümit edip, ümmetinden olma şuuru tazelenmeli.
Tefekkürde bulunulmalı, “Ben kimim, nereden geldim, nereye gidiyorum, Allah’ın benden istekleri nelerdir” gibi konular başta olmak üzere hayatî meselelerde derin düşüncelere girmeli.
Sahabe, ulema ve evliya türbeleri ziyaret edilmeli, manevî iklimlerinde vesilelikleriyle Hakk’a niyazda bulunulmalı
Küs ve dargın olanlar barıştırılmalı, gönüller alınmalı, kederli yüzler güldürülmeli.
Günahlara samimi olarak tövbe ve istiğfar edilmeli, idrak edilen geceyi son fırsat bilerek nedamette bulunulmalı.
Üzerimizde hakları olanlar aranıp sorulmalı, vefa ve kadirşinaslık ahlâkı yerine getirilmeli.
Yoksul, kimsesiz, öksüz, yetim, hasta, sakat, yaşlı olanlar ziyaret edilip, sevgi, şefkat, hürmet, hediye ve sadakalarla mutlu edilmeli.
Vefat etmiş yakınlarımızın, dostlarımızın ve büyüklerimizin kabirleri ziyaret edilmeli, iman kardeşliğine ait sadakati yerine getirilmeli.
Hayattaki manevî büyüklerimizin, hocalarımızın, anne ve babamızın, dostlarımızın ve diğer yakınlarımızın kandilleri bizzat giderek veya telefon, mesaj yahut e-mail çekerek tebrik edilmeli, duaları istenmeli.
Başta bütün insanlık olmak üzere kendimize ve sevdiklerimize mümkün mertebe ismen dualar etmeli.
Berat Kandili'nde Okunacak Dualar
Beraet gecesinde kılınması tavsiye edilen Hayır Namazı vardır. 100 rekatlık bu namazı kılan kimse o sene ölürse şehitlik mertebesine nâil olur. Namaza şöyle niyet edilir;
“Ya rabbi , niyet ettim rızâ-yı şerifin için namaza. Beni afv-ı ilâhîne , feyz-i ilâhîne mazhar eyle. Kasvet-i kalbden , dünya ve ahiret sıkıntılarından halas eyleyip, süedâ defterine kaydeyle”
Her rekatte Fatiha’dan sonra 10 İhlas-ı Şerif okunur. İki rekatte bir selam verilerek 100 rekate tamamlanır.
Namazdan sonra ; Allâhü Teâlâ’nın “Hû” ism-i şerîfinin ebced hesabına göre değeri 11’dir. Resûlullâh Efendimiz’in isimlerinden “Tâhâ”nın ebced hesabıyla değeri 14 olduğu için aşağıdaki 11 şey 14 kere okunur. Bunlar;
1.İstiğfar:
2.Salevat-ı Şerife (Allâhümme salli alâ seyyidinâ muhammedin ve alâ âli seyyidinâ muhammed)
3.Fatiha-i Şerife
4.Ayet’ül-Kürsî
5.Tevbe Sûresinin son 2 ayeti besmele ile. (Lekad câeküm)
6. 14 kere Yâsîn, Yâsîn ... dedikten sonra 1 Yâsîn-i Şerîf.(Yâsîn-i Şerîf’te 7 zahiri, 7 batini “Mübîn” vardır. Böylece o da 14 olur.)
7.İhlas-ı Şerif
8.Felak Sûresi
9.Nâs Sûresi
10. “Sübhânallâhi ve’l-hamdü lillâhi velâ ilâhe illallâhü vallâhü ekber. Velâ havle velâ kuvvete illâ billâhi’l-aliyyi’l- azîm.” duası 14 kere.

11.Salevat-ı Şerife 14 kere okunur ve dua edilir.(Allâhümme salli alâ seyyidinâ muhammedin ve alâ âli seyyidinâ muhammed). Salat-ı Münciye okumak daha efdaldir.
Berat Gecesi'nin Fazileti
Berat Gecesi “kısmet ve kader” gecesidir
Resulullah (asm) buyurdu ki:
“Şaban’ın yarısının gecesinde senenin tüm işleri kesin karara bağlanır. Yaşayacak olanlar, ölecek olanlardan ayrılıp yazılır.” (Suyuti)
Bir rivayette ise şöyledir:
“Şaban’ın yarısının gecesi, Allah-ü Teala ölüm meleğine, o sene öldürmek istediği her canlının ruhunu kabzetmesini vahiyde bulunur (isimlerini bildirir).” (Suyuti)
Berat Gecesi hikmetli işler birbirinden ayırt edilir
İbn-i Abbas'tan (ra) rivayet edildiğine göre, hikmetli işlerin birbirinden ayırt edilmesi şu şekilde cereyan etmektedir:
Bu seneden gelecek seneye kadar meydana gelecek olayların hepsi, ayrı ayrı melekler tarafından defterlere yazılır. Rızıklar, eceller, zenginlik, fakirlik, ölümler, doğumlar hep bu esnada kaydedilir. O yılki hacıların sayısı bile bu devrede takdir olunur. Herkesin ve her şeyin o sene içindeki mukadderatı kaydedilir.
Rızıkla alakalı defterler, Mikail’e (asm) verilir.
Savaşlarla ilgili defterler, Cebrail’e (asm) verilir.
Ameller nüshası, dünya semasında görevli melek olan İsrafil'e (asm) verilir ki; bu büyük bir melektir.
Ölüm ve musibetlerle ilgili defter de Azrail’e (asm) teslim edilir.
Fahreddin Er-Râzî"nin açıklamasına göre bu defterlerin düzenlenmesi Berat Gecesi’nde başlar, Kadir Gecesi’nde tamamlanarak her defter sahibine teslim edilir. (Hülâsâtü'l-Beyân)
Berat Gecesi “bir yıllık amellerin Allah’a (cc) arz edildiği” gecedir
Bütün kulların bir yıllık amelleri ve hayatları beraat gecesinde ilgili melekler tarafından Allah-ü Teala Hazretleri’ne arz edilir. Şöyle ki; Rad suresinin 11. ayetinde, İnfitar suresinin 10. 11. 12. ayetlerinde ve bu ayetlerde ilgili olarak Resulullah’ın (asm) açıklamalarından öğrendiğimize göre; her insanla ilgili olarak gece ve gündüz yirmişer melek görev yapmaktadır. Bu melekler Muhafız Melekleri ve Kiramen Katibîn (yazıcı) melekleridir. Bu melekler, Allah’ın (cc) emri gereği hayatını korudukları, yaptığı iyi ve kötü işlerini tespit ettikleri insanlarla ilgili olarak Allah-ü Teala’ya bilgi arz ederler. Bu bilgi arzı üç şekilde gerçekleşmektedir:
Günlük Arz: Bu arz, sabah ve ikindi namaz vakitlerinde olmak üzere günde iki defa yapılır. Zaten meleklerin nöbet değişimleri de bu vakitlerde olmaktadır.
Haftalık Arz: Pazartesi ve Perşembe günleri olmak üzere haftada iki defa yapılmaktadır.
Yıllık Umumi Arz: Berat gecesinden önceki bir yıllık hayatımızla ilgili verilen rapordur. (M. İsmail Fındıklı, Faziletleriyle Gün ve Geceler)
Berat Gecesi “şefaat” gecesidir
Bir rivayette bildirildiğine göre; Resulullah (asm) Şaban'ın onüçüncü gecesi ümmeti hakkında şefaat niyaz etti, üçte biri verildi. Ondördüncü gecesi niyaz etti üçte ikisi verildi. On beşinci gecesi niyaz etti, hepsi verildi. Ancak Allah'tan devenin kaçması gibi kaçanlar başka...
Zemzem kuyusunun bu gecede açık bir şekilde coşup çoğalması da bu manaları kuvvetlendiren kutsal bir işaret olarak yorumlanmaktadır. (Hak Dini Kur'an Dili)
Berat Gecesi “meleklerin bayram gecesi” dir
“Meleklerin gökyüzünde iki bayram gecesi vardır. Birisi “Berat” gecesi, diğeri “Kadir” gecesidir.” (Gunyet’üt Talibin)
Zira Müminlerin yeryüzünde iki bayramı olduğu gibi meleklerin de gökyüzünde iki bayramı vardır. Meleklerin bayramlarının gece olmasının, meleklerin uyumamasından, Müminlerin bayramlarının gündüz olması uyuma ihtiyaçları olduğundan dolayıdır.
Berat Gecesi “kefaret” gecesidir
Şaban ayının on beşinci gecesi (Berat Gecesi) bir yılın günahlarını, Cuma Gecesi bir haftanın günahlarını, Kadir Gecesi de bütün ömrün günahlarını giderir.
Berat Gecesi “mağfiret” gecesidir
"Allah Teala Şaban'ın on beşinci gecesi tecelli eder ve ana-babasına asi olanlarla Allah'a ortak koşanlar dışında kalan bütün kullarını bağışlar." (İbn-i Mace, Tirmizi)
Cebrail (as) gelip:
“Kalk namaz kıl ve dua et! Bu gece Şaban’ın 15. gecesidir.” dedi. Bu geceyi ihya edenleri Allah-ü Teâlâ affeder. Yalnız, müşrik (Allah’a şirk koşan), büyücü, falcı, cimri, kinci, içkici, faizci ve zina edeni affetmez.” (Taberani)
“Bu gece Şaban’ın on beşinci gecesidir. Allah Teala bu gecede Benî Kelb kabilesinin koyunlarının tüyleri sayısınca insanları cehennemden kurtarır. Ancak kendisine şirk koşanların, Müslümanlara karşı kin ve düşmanlık besleyenlerin, akrabaları ile münasebeti kesenlerin, gururlu ve kibirlilerin, ana-babasına asi olanların ve içki içmeye devam edenlerin yüzüne bakmaz. ” (Buhari, Tergib ve Terhib, Camiu’l Usûl)
Berat Gecesi “hayır ve iyilik” gecesidir
Hazret-i Aişe’nin (ra) Resulullah Efendimiz’den (asm) şöyle dinlediği anlatılmıştır:
“Allah-ü Teâlâ hayrı şu dört geceye dağıtmıştır:
Kurban bayramı gecesine.
Ramazan bayramı gecesine.
Şaban ayının orta (15.) gecesine. Bu gece Allah-ü Teâlâ ecelleri ve rızkı yazar. Hacca gidecekler bu gece yazılır.
Sabah namazı vaktine kadar arife gecesine.” (Gunyet-üt Tâlibin)
Berat Gecesi “duaların makbul olduğu” gecedir
“Beş gece vardır ki o gecelerde yapılan dua geri çevrilmez. Bunlar:
Receb’in ilk gecesi,
Şaban’ın yarı gecesi,
Cuma gecesi,
Ramazan ve Kurban bayramı geceleridir.” (Beyhaki)
Berat Gecesi Cenab-ı Hak dünya semasına tecelli eder
Cenab-ı Hak bu gece dünya semasına tecelli eder ve şöyle seslenir:
“İstiğfar eden yok mu, affedeyim ve bağışlayayım. Rızık isteyen yok mu, hemen rızık vereyim. Başına bir musibet gelen yok mu, hemen sağlık afiyet vereyim. Böylece tan yerinin ağarmasına kadar bu şekilde devam eder.” (İbn-i Mace)
Leyle-i Berat’ta okunan bir Kur'ân harfi, 10 bin harfe bedeldir
"Kur'ân-ı Hakîm’in her bir harfinin bir sevabı var; bir hasenedir. Fazl-ı ilahiden o harflerin sevabı sümbüllenir; bazen on tane verir, bazen yetmiş, bazen yedi yüz -Ayete'l-Kürsî harfleri gibi; bazen bin beş yüz sure-i İhlâsın harfleri gibi; bazen on bin, Leyle-i Berat’ta okunan ayetler ve makbul vakitlere tesadüf edenler gibi; ve bazen otuz bin, mesela, haşhaş tohumunun kesreti misilli, Leyle-i Kadirde okunan ayetler gibi." (Sözler)
Berat Gecesi, 50 senelik ibadet sevabını kazandırabilir
“Bu gelen gece Leyle-i Berat bütün senede bir kutsî çekirdek hükmünde ve mukadderat-ı beşeriyenin programı nev'inden olması cihetiyle Leyle-i Kadr'in kutsiyetindedir. Her bir hasenenin Leyle-i Kadir'de otuz bin olduğu gibi Leyle-i Berat'ta her bir amel-i sâlihin ve her bir harf-i Kurân’ın sevabı yirmi bine çıkar. Sair vakitlerde on ise şuhur-ı selâsede yüz ve bine çıkar. Ve bu kudsî leyali-i meşhurede on binlere veya yirmi bine veya otuz binlere çıkar. Bu geceler elli senelik bir ibadet hükmüne geçebilir. Onun için elden geldiği kadar Kurân’la ve istiğfar ve salâvatla meşgul olmak pek büyük bir kârdır.” (Şualar)
Berat Gecesi, Kadir Gecesi kutsiyetindedir
“Apaçık beyan eden o Kitab’a (Kurân’a) yemin olsun ki, gerçekten biz onu mübarek bir gecede indirdik; şüphesiz ki biz, (mahlûkatı onda va‘d edilen azabımızla) korkutucularız.” (Duhan, 2-3)
(*)Burada geçen “mübarek gece”den maksat Kadir Gecesi veya Berat Gecesidir. Ancak, Kadir Suresindeki: “Şüphe yok ki biz, onu (o Kur’ân’ı) Kadir gecesinde indirdik!” mealindeki ayete binâen, âlimlerin bir kısmı birinci görüşü tercih ederken, bir kısmı da, “Katımızdan bir emirle, her hikmetli iş, onda (o gecede) ayırt edilir” mealindeki Berat Gecesi'nin hususiyetini tarif eden ayete binaen ikinci görüşü tercih etmişlerdir. (Nesefî)
Berat Gecesi zemzem kuyusunun suyu artar
Âdât-ı İlahiyyedendir ki, bu gece “zemzem” kuyusunun suyu artar. Şaban’ın gece yarısına “Mübarek, Beraet, Sâk, Rahmet” isimleri verilmiştir. (Kütüb-i Sitte)
Berat Gecesi beş haslete sahiptir
Berat Gecesi’nde beş haslet vardır:
Her mühim iş o gecede tefrik edilir.
O gece ki ibadetlerin fazileti büyüktür.
Rahmet-i ilahiye fezeyân eder.
Mağfiret gecesidir.
O gecede Peygamber Efendimize (asm) şefaat hakkının tamamı verilmiştir. Peygamberimiz, Şaban ayının on üçüncü ve on dördüncü geceleri ümmeti hakkında şefaat istediğinde kısım kısım verilmiş, fakat on beşinci gecede talepte bulunduğunda şefaatin tamamı ihsan buyrulmuştur. (Ebussûud).

Global Bilgiler  /  at  11:36  /  No comments

Global Bilgiler
Berat Kandili Nedir?
Berat Kandili, (Berâet Kandili), (Arapça: ليلة منتصف شعبان, Şaban'ın yarısı) İslam dininde kutsal kabul edilen gecelerden biridir. Şaban ayının 14. gününü 15. gününe bağlayan gecesi Berat gecesidir. Osmanlı İmparatorluğu'nda II. Selim'den itibaren minarelerde kandil yakılmasıyla kandil adını almıştır.
Berat (Berâet), Arapça'da temize çıkma anlamına gelir. Bir takım İslami olduğu iddia edilen inanca göre bu gecenin bereketli ve feyizli bir gece olması sebebiyle Mübarek Gece; günahların affı ve kulların temize çıkarılması sebebiyle de Berat Gecesi ve kulların ihsana kavuşmaları nedeniyle de Rahmet Gecesi gibi adlar da verilmiştir.
Berat Kandili; Ramazanın müjdecisi…Şaban ayının yarısı gecesi…
Berat… borçtan, hastalıktan, suç ve cezadan beraet etme, kurtulma… günahlardan arınma, temize çıkma, ilâhî af ve rahmete nâil olma…
Berat gecesi de diğer gecelerimiz gibi her birimiz için birer, tefekkür, tezekkür ve yenilenme gecesidir.
Berat; kırılan kalpleri onarma, dargınlık duvarlarını yıkma, kin, nefret ve intikam duygularını aşma günüdür. Yüce Yaradan’ın affına erebilmek için yaradılanı affetme günüdür.
Berat; bizlere her türlü şer, kötülük, zulüm, haksızlık ve adaletsizlikten beri olmayı, onlardan teberra ederek uzak kalmayı öğretir.
Hz. Peygamberimiz (S.A.V) şöyle buyurur:
“Şaban ayının 15. gecesini ibadetle geçirin, gündüzünde de oruç tutun. Çünkü Yüce Allah, bu gece dünya semasına rahmetiyle tecelli eder ve 'Yok mu tövbe eden, tövbesini kabul edeyim! Yok mu rızık isteyen, rızık vereyim! Yok mu şifa isteyen, şifa vereyim!.. Yok mu başka isteği olan ona da istediğini vereyim" (İbn Mâce, Sünen, "İkâmetü's-salât", 191.)
Berat Kandili'nde Neler Yapılmalı?
Kur’an-ı Kerim okunmalı, okuyanlar dinlenmeli, uygun mekânlarda Kur’an ziyafetleri verilmeli, Kelamullah’a olan sevgi, saygı ve bağlılık duyguları yenilenmeli, kuvvetlendirilmeli.
Peygamber Efendimize (s.a.s.) salât ve selâmlar getirilmeli, O’nun şefaatini ümit edip, ümmetinden olma şuuru tazelenmeli.
Tefekkürde bulunulmalı, “Ben kimim, nereden geldim, nereye gidiyorum, Allah’ın benden istekleri nelerdir” gibi konular başta olmak üzere hayatî meselelerde derin düşüncelere girmeli.
Sahabe, ulema ve evliya türbeleri ziyaret edilmeli, manevî iklimlerinde vesilelikleriyle Hakk’a niyazda bulunulmalı
Küs ve dargın olanlar barıştırılmalı, gönüller alınmalı, kederli yüzler güldürülmeli.
Günahlara samimi olarak tövbe ve istiğfar edilmeli, idrak edilen geceyi son fırsat bilerek nedamette bulunulmalı.
Üzerimizde hakları olanlar aranıp sorulmalı, vefa ve kadirşinaslık ahlâkı yerine getirilmeli.
Yoksul, kimsesiz, öksüz, yetim, hasta, sakat, yaşlı olanlar ziyaret edilip, sevgi, şefkat, hürmet, hediye ve sadakalarla mutlu edilmeli.
Vefat etmiş yakınlarımızın, dostlarımızın ve büyüklerimizin kabirleri ziyaret edilmeli, iman kardeşliğine ait sadakati yerine getirilmeli.
Hayattaki manevî büyüklerimizin, hocalarımızın, anne ve babamızın, dostlarımızın ve diğer yakınlarımızın kandilleri bizzat giderek veya telefon, mesaj yahut e-mail çekerek tebrik edilmeli, duaları istenmeli.
Başta bütün insanlık olmak üzere kendimize ve sevdiklerimize mümkün mertebe ismen dualar etmeli.
Berat Kandili'nde Okunacak Dualar
Beraet gecesinde kılınması tavsiye edilen Hayır Namazı vardır. 100 rekatlık bu namazı kılan kimse o sene ölürse şehitlik mertebesine nâil olur. Namaza şöyle niyet edilir;
“Ya rabbi , niyet ettim rızâ-yı şerifin için namaza. Beni afv-ı ilâhîne , feyz-i ilâhîne mazhar eyle. Kasvet-i kalbden , dünya ve ahiret sıkıntılarından halas eyleyip, süedâ defterine kaydeyle”
Her rekatte Fatiha’dan sonra 10 İhlas-ı Şerif okunur. İki rekatte bir selam verilerek 100 rekate tamamlanır.
Namazdan sonra ; Allâhü Teâlâ’nın “Hû” ism-i şerîfinin ebced hesabına göre değeri 11’dir. Resûlullâh Efendimiz’in isimlerinden “Tâhâ”nın ebced hesabıyla değeri 14 olduğu için aşağıdaki 11 şey 14 kere okunur. Bunlar;
1.İstiğfar:
2.Salevat-ı Şerife (Allâhümme salli alâ seyyidinâ muhammedin ve alâ âli seyyidinâ muhammed)
3.Fatiha-i Şerife
4.Ayet’ül-Kürsî
5.Tevbe Sûresinin son 2 ayeti besmele ile. (Lekad câeküm)
6. 14 kere Yâsîn, Yâsîn ... dedikten sonra 1 Yâsîn-i Şerîf.(Yâsîn-i Şerîf’te 7 zahiri, 7 batini “Mübîn” vardır. Böylece o da 14 olur.)
7.İhlas-ı Şerif
8.Felak Sûresi
9.Nâs Sûresi
10. “Sübhânallâhi ve’l-hamdü lillâhi velâ ilâhe illallâhü vallâhü ekber. Velâ havle velâ kuvvete illâ billâhi’l-aliyyi’l- azîm.” duası 14 kere.

11.Salevat-ı Şerife 14 kere okunur ve dua edilir.(Allâhümme salli alâ seyyidinâ muhammedin ve alâ âli seyyidinâ muhammed). Salat-ı Münciye okumak daha efdaldir.
Berat Gecesi'nin Fazileti
Berat Gecesi “kısmet ve kader” gecesidir
Resulullah (asm) buyurdu ki:
“Şaban’ın yarısının gecesinde senenin tüm işleri kesin karara bağlanır. Yaşayacak olanlar, ölecek olanlardan ayrılıp yazılır.” (Suyuti)
Bir rivayette ise şöyledir:
“Şaban’ın yarısının gecesi, Allah-ü Teala ölüm meleğine, o sene öldürmek istediği her canlının ruhunu kabzetmesini vahiyde bulunur (isimlerini bildirir).” (Suyuti)
Berat Gecesi hikmetli işler birbirinden ayırt edilir
İbn-i Abbas'tan (ra) rivayet edildiğine göre, hikmetli işlerin birbirinden ayırt edilmesi şu şekilde cereyan etmektedir:
Bu seneden gelecek seneye kadar meydana gelecek olayların hepsi, ayrı ayrı melekler tarafından defterlere yazılır. Rızıklar, eceller, zenginlik, fakirlik, ölümler, doğumlar hep bu esnada kaydedilir. O yılki hacıların sayısı bile bu devrede takdir olunur. Herkesin ve her şeyin o sene içindeki mukadderatı kaydedilir.
Rızıkla alakalı defterler, Mikail’e (asm) verilir.
Savaşlarla ilgili defterler, Cebrail’e (asm) verilir.
Ameller nüshası, dünya semasında görevli melek olan İsrafil'e (asm) verilir ki; bu büyük bir melektir.
Ölüm ve musibetlerle ilgili defter de Azrail’e (asm) teslim edilir.
Fahreddin Er-Râzî"nin açıklamasına göre bu defterlerin düzenlenmesi Berat Gecesi’nde başlar, Kadir Gecesi’nde tamamlanarak her defter sahibine teslim edilir. (Hülâsâtü'l-Beyân)
Berat Gecesi “bir yıllık amellerin Allah’a (cc) arz edildiği” gecedir
Bütün kulların bir yıllık amelleri ve hayatları beraat gecesinde ilgili melekler tarafından Allah-ü Teala Hazretleri’ne arz edilir. Şöyle ki; Rad suresinin 11. ayetinde, İnfitar suresinin 10. 11. 12. ayetlerinde ve bu ayetlerde ilgili olarak Resulullah’ın (asm) açıklamalarından öğrendiğimize göre; her insanla ilgili olarak gece ve gündüz yirmişer melek görev yapmaktadır. Bu melekler Muhafız Melekleri ve Kiramen Katibîn (yazıcı) melekleridir. Bu melekler, Allah’ın (cc) emri gereği hayatını korudukları, yaptığı iyi ve kötü işlerini tespit ettikleri insanlarla ilgili olarak Allah-ü Teala’ya bilgi arz ederler. Bu bilgi arzı üç şekilde gerçekleşmektedir:
Günlük Arz: Bu arz, sabah ve ikindi namaz vakitlerinde olmak üzere günde iki defa yapılır. Zaten meleklerin nöbet değişimleri de bu vakitlerde olmaktadır.
Haftalık Arz: Pazartesi ve Perşembe günleri olmak üzere haftada iki defa yapılmaktadır.
Yıllık Umumi Arz: Berat gecesinden önceki bir yıllık hayatımızla ilgili verilen rapordur. (M. İsmail Fındıklı, Faziletleriyle Gün ve Geceler)
Berat Gecesi “şefaat” gecesidir
Bir rivayette bildirildiğine göre; Resulullah (asm) Şaban'ın onüçüncü gecesi ümmeti hakkında şefaat niyaz etti, üçte biri verildi. Ondördüncü gecesi niyaz etti üçte ikisi verildi. On beşinci gecesi niyaz etti, hepsi verildi. Ancak Allah'tan devenin kaçması gibi kaçanlar başka...
Zemzem kuyusunun bu gecede açık bir şekilde coşup çoğalması da bu manaları kuvvetlendiren kutsal bir işaret olarak yorumlanmaktadır. (Hak Dini Kur'an Dili)
Berat Gecesi “meleklerin bayram gecesi” dir
“Meleklerin gökyüzünde iki bayram gecesi vardır. Birisi “Berat” gecesi, diğeri “Kadir” gecesidir.” (Gunyet’üt Talibin)
Zira Müminlerin yeryüzünde iki bayramı olduğu gibi meleklerin de gökyüzünde iki bayramı vardır. Meleklerin bayramlarının gece olmasının, meleklerin uyumamasından, Müminlerin bayramlarının gündüz olması uyuma ihtiyaçları olduğundan dolayıdır.
Berat Gecesi “kefaret” gecesidir
Şaban ayının on beşinci gecesi (Berat Gecesi) bir yılın günahlarını, Cuma Gecesi bir haftanın günahlarını, Kadir Gecesi de bütün ömrün günahlarını giderir.
Berat Gecesi “mağfiret” gecesidir
"Allah Teala Şaban'ın on beşinci gecesi tecelli eder ve ana-babasına asi olanlarla Allah'a ortak koşanlar dışında kalan bütün kullarını bağışlar." (İbn-i Mace, Tirmizi)
Cebrail (as) gelip:
“Kalk namaz kıl ve dua et! Bu gece Şaban’ın 15. gecesidir.” dedi. Bu geceyi ihya edenleri Allah-ü Teâlâ affeder. Yalnız, müşrik (Allah’a şirk koşan), büyücü, falcı, cimri, kinci, içkici, faizci ve zina edeni affetmez.” (Taberani)
“Bu gece Şaban’ın on beşinci gecesidir. Allah Teala bu gecede Benî Kelb kabilesinin koyunlarının tüyleri sayısınca insanları cehennemden kurtarır. Ancak kendisine şirk koşanların, Müslümanlara karşı kin ve düşmanlık besleyenlerin, akrabaları ile münasebeti kesenlerin, gururlu ve kibirlilerin, ana-babasına asi olanların ve içki içmeye devam edenlerin yüzüne bakmaz. ” (Buhari, Tergib ve Terhib, Camiu’l Usûl)
Berat Gecesi “hayır ve iyilik” gecesidir
Hazret-i Aişe’nin (ra) Resulullah Efendimiz’den (asm) şöyle dinlediği anlatılmıştır:
“Allah-ü Teâlâ hayrı şu dört geceye dağıtmıştır:
Kurban bayramı gecesine.
Ramazan bayramı gecesine.
Şaban ayının orta (15.) gecesine. Bu gece Allah-ü Teâlâ ecelleri ve rızkı yazar. Hacca gidecekler bu gece yazılır.
Sabah namazı vaktine kadar arife gecesine.” (Gunyet-üt Tâlibin)
Berat Gecesi “duaların makbul olduğu” gecedir
“Beş gece vardır ki o gecelerde yapılan dua geri çevrilmez. Bunlar:
Receb’in ilk gecesi,
Şaban’ın yarı gecesi,
Cuma gecesi,
Ramazan ve Kurban bayramı geceleridir.” (Beyhaki)
Berat Gecesi Cenab-ı Hak dünya semasına tecelli eder
Cenab-ı Hak bu gece dünya semasına tecelli eder ve şöyle seslenir:
“İstiğfar eden yok mu, affedeyim ve bağışlayayım. Rızık isteyen yok mu, hemen rızık vereyim. Başına bir musibet gelen yok mu, hemen sağlık afiyet vereyim. Böylece tan yerinin ağarmasına kadar bu şekilde devam eder.” (İbn-i Mace)
Leyle-i Berat’ta okunan bir Kur'ân harfi, 10 bin harfe bedeldir
"Kur'ân-ı Hakîm’in her bir harfinin bir sevabı var; bir hasenedir. Fazl-ı ilahiden o harflerin sevabı sümbüllenir; bazen on tane verir, bazen yetmiş, bazen yedi yüz -Ayete'l-Kürsî harfleri gibi; bazen bin beş yüz sure-i İhlâsın harfleri gibi; bazen on bin, Leyle-i Berat’ta okunan ayetler ve makbul vakitlere tesadüf edenler gibi; ve bazen otuz bin, mesela, haşhaş tohumunun kesreti misilli, Leyle-i Kadirde okunan ayetler gibi." (Sözler)
Berat Gecesi, 50 senelik ibadet sevabını kazandırabilir
“Bu gelen gece Leyle-i Berat bütün senede bir kutsî çekirdek hükmünde ve mukadderat-ı beşeriyenin programı nev'inden olması cihetiyle Leyle-i Kadr'in kutsiyetindedir. Her bir hasenenin Leyle-i Kadir'de otuz bin olduğu gibi Leyle-i Berat'ta her bir amel-i sâlihin ve her bir harf-i Kurân’ın sevabı yirmi bine çıkar. Sair vakitlerde on ise şuhur-ı selâsede yüz ve bine çıkar. Ve bu kudsî leyali-i meşhurede on binlere veya yirmi bine veya otuz binlere çıkar. Bu geceler elli senelik bir ibadet hükmüne geçebilir. Onun için elden geldiği kadar Kurân’la ve istiğfar ve salâvatla meşgul olmak pek büyük bir kârdır.” (Şualar)
Berat Gecesi, Kadir Gecesi kutsiyetindedir
“Apaçık beyan eden o Kitab’a (Kurân’a) yemin olsun ki, gerçekten biz onu mübarek bir gecede indirdik; şüphesiz ki biz, (mahlûkatı onda va‘d edilen azabımızla) korkutucularız.” (Duhan, 2-3)
(*)Burada geçen “mübarek gece”den maksat Kadir Gecesi veya Berat Gecesidir. Ancak, Kadir Suresindeki: “Şüphe yok ki biz, onu (o Kur’ân’ı) Kadir gecesinde indirdik!” mealindeki ayete binâen, âlimlerin bir kısmı birinci görüşü tercih ederken, bir kısmı da, “Katımızdan bir emirle, her hikmetli iş, onda (o gecede) ayırt edilir” mealindeki Berat Gecesi'nin hususiyetini tarif eden ayete binaen ikinci görüşü tercih etmişlerdir. (Nesefî)
Berat Gecesi zemzem kuyusunun suyu artar
Âdât-ı İlahiyyedendir ki, bu gece “zemzem” kuyusunun suyu artar. Şaban’ın gece yarısına “Mübarek, Beraet, Sâk, Rahmet” isimleri verilmiştir. (Kütüb-i Sitte)
Berat Gecesi beş haslete sahiptir
Berat Gecesi’nde beş haslet vardır:
Her mühim iş o gecede tefrik edilir.
O gece ki ibadetlerin fazileti büyüktür.
Rahmet-i ilahiye fezeyân eder.
Mağfiret gecesidir.
O gecede Peygamber Efendimize (asm) şefaat hakkının tamamı verilmiştir. Peygamberimiz, Şaban ayının on üçüncü ve on dördüncü geceleri ümmeti hakkında şefaat istediğinde kısım kısım verilmiş, fakat on beşinci gecede talepte bulunduğunda şefaatin tamamı ihsan buyrulmuştur. (Ebussûud).

0 yorum:

20.05.2016

DEVALÜASYON

Devalüasyon Nedir?
Global Bilgiler

Dış dengeyi sağlamak için başvurulacak yollardan biri de ulusal paranın dış değerinin düşürülmesidir. Devalüasyonun amacı, ithalâtı pahalılandırıp, ihracatı ucuzlatmak ve böylece döviz girişini çıkışına göre hızlandırmaktır. Dış ödemelerinde açık veren, yani ihracatı ithalâtından az olan ülke, ulusal paranın dış değerini indirerek ihracatını artırıp ithalâtını azaltabilir. Sonuç olarak da dış denge sağlanır ve açık kapanır. Devalüasyonun yarattığı bu mekanizma şöyle açıklanabilir:
Döviz kuru 1 dolar = 180 TL iken herhangi bir(x) malının birim ihraç fiyatı 180 TL, yani 1 dolar olsun. Devalüasyon yapılıp örneğin yeni kur 1 dolar = 280 TL olduğunda ya dış alıcılar için (x) malı ucuzlamış olur ya da (x) malı ihracatçılarının eline daha fazla para geçer. Eğer uluslararası piyasada malın fiyatı fleksibl ise, yabancı ithalâtçılar devalüasyondan sonra iç fiyat yine 180 TL olan bir birim (x) malı için artık 1 dolar değil, 1 x 180/280 = 64.3 cent ödeyeceklerdir. İhracat fiyatında dolar olarak oluşan bu düşme, yabancıların x malına talebini ve dolayısıyla söz konusu ülkenin ihracatını artıracaktır.
Uluslararası piyasada malın fiyatı değişmez bir yol izliyorsa, 1 dolarlık fiyat değişmeyecek demektir. Fakat bu durumda bir birim (x) malı ihraç eden ithalâtçının eline artık 180 TL değil, 280 TL geçecektir. Bu durumsa ihracatçıları daha fazla mal ihraç etmeye teşvik edecektir. Devalüasyonun her iki halde de ihracatı artırma yönünde etkiler yaratacağı görülmektedir.
Ulusal paranın dış değerinin düşürülmesi ithalât fiyatlarını şu şekilde yükseltir: Döviz kuru 1 dolar = 180 TL iken uluslararası piyasada fiyatı 1 dolar olan bir (M) malı düşünelim. Sigorta ve navlun masraflarını dikkate almayacak olursak yeni döviz kuru 1 dolar = 280 TL olduğunda bir birim (M) malının konusu ülkenin ithalâtçısına maliyeti de 180 TL’dan 280 TL’na yükselmiş olacaktır. Bu fiyat yükselişi ithal mallarına olan talebi, yani ithalâtı daraltacaktır.
Devalüasyonun uygulamada her zaman bu sonuçlan sağlamadığı sık sık göze çarpmaktadır. Çünkü devalüasyonun dövizle ifade edilen değer olarak ihracatı artırıp ithalâtı daraltması için bazı koşulların varlığı gereklidir. Bu koşullar şöyle açıklanabilir:
Devalüasyon yapılan ülkede ihraç mallan arzı elastik değilse (yani ihraç mallan üretimi ve arzı, fiyatlar yükselse de kolaylıkla artırılamıyorsa) para ayarlamasının ihracat artırıcı etkisi doğmaz.
Ülkenin ihraç mallarına olan dış talep elastikliği uygun değilse (yani yabancılar için söz konusu ülkenin ihraç mallan fiyatlarının düşmesi fâzla bir anlam ifade etmiyorsa), ihracat miktar olarak genişlese de, ihracattan elde edilen dövizde bir artış beklenemez.
Söz konusu ülkenin ithal mallan talep elastikliği düşükse (yani ithal malları zorunlu ihtiyaç mallan ise ya da halkın yabancı mallara karşı özel bir güveni, rağbeti ve tutkusu varsa), fiyatlar yükseldiği zaman ithalat miktar olarak daralsa da ithalat için harcanan döviz azalmaz.
Alm. Abwertung, Dévaluation
Fr. Dévaluation

İng. Dévaluation
Global Bilgiler  /  at  21:31  /  No comments

Devalüasyon Nedir?
Global Bilgiler

Dış dengeyi sağlamak için başvurulacak yollardan biri de ulusal paranın dış değerinin düşürülmesidir. Devalüasyonun amacı, ithalâtı pahalılandırıp, ihracatı ucuzlatmak ve böylece döviz girişini çıkışına göre hızlandırmaktır. Dış ödemelerinde açık veren, yani ihracatı ithalâtından az olan ülke, ulusal paranın dış değerini indirerek ihracatını artırıp ithalâtını azaltabilir. Sonuç olarak da dış denge sağlanır ve açık kapanır. Devalüasyonun yarattığı bu mekanizma şöyle açıklanabilir:
Döviz kuru 1 dolar = 180 TL iken herhangi bir(x) malının birim ihraç fiyatı 180 TL, yani 1 dolar olsun. Devalüasyon yapılıp örneğin yeni kur 1 dolar = 280 TL olduğunda ya dış alıcılar için (x) malı ucuzlamış olur ya da (x) malı ihracatçılarının eline daha fazla para geçer. Eğer uluslararası piyasada malın fiyatı fleksibl ise, yabancı ithalâtçılar devalüasyondan sonra iç fiyat yine 180 TL olan bir birim (x) malı için artık 1 dolar değil, 1 x 180/280 = 64.3 cent ödeyeceklerdir. İhracat fiyatında dolar olarak oluşan bu düşme, yabancıların x malına talebini ve dolayısıyla söz konusu ülkenin ihracatını artıracaktır.
Uluslararası piyasada malın fiyatı değişmez bir yol izliyorsa, 1 dolarlık fiyat değişmeyecek demektir. Fakat bu durumda bir birim (x) malı ihraç eden ithalâtçının eline artık 180 TL değil, 280 TL geçecektir. Bu durumsa ihracatçıları daha fazla mal ihraç etmeye teşvik edecektir. Devalüasyonun her iki halde de ihracatı artırma yönünde etkiler yaratacağı görülmektedir.
Ulusal paranın dış değerinin düşürülmesi ithalât fiyatlarını şu şekilde yükseltir: Döviz kuru 1 dolar = 180 TL iken uluslararası piyasada fiyatı 1 dolar olan bir (M) malı düşünelim. Sigorta ve navlun masraflarını dikkate almayacak olursak yeni döviz kuru 1 dolar = 280 TL olduğunda bir birim (M) malının konusu ülkenin ithalâtçısına maliyeti de 180 TL’dan 280 TL’na yükselmiş olacaktır. Bu fiyat yükselişi ithal mallarına olan talebi, yani ithalâtı daraltacaktır.
Devalüasyonun uygulamada her zaman bu sonuçlan sağlamadığı sık sık göze çarpmaktadır. Çünkü devalüasyonun dövizle ifade edilen değer olarak ihracatı artırıp ithalâtı daraltması için bazı koşulların varlığı gereklidir. Bu koşullar şöyle açıklanabilir:
Devalüasyon yapılan ülkede ihraç mallan arzı elastik değilse (yani ihraç mallan üretimi ve arzı, fiyatlar yükselse de kolaylıkla artırılamıyorsa) para ayarlamasının ihracat artırıcı etkisi doğmaz.
Ülkenin ihraç mallarına olan dış talep elastikliği uygun değilse (yani yabancılar için söz konusu ülkenin ihraç mallan fiyatlarının düşmesi fâzla bir anlam ifade etmiyorsa), ihracat miktar olarak genişlese de, ihracattan elde edilen dövizde bir artış beklenemez.
Söz konusu ülkenin ithal mallan talep elastikliği düşükse (yani ithal malları zorunlu ihtiyaç mallan ise ya da halkın yabancı mallara karşı özel bir güveni, rağbeti ve tutkusu varsa), fiyatlar yükseldiği zaman ithalat miktar olarak daralsa da ithalat için harcanan döviz azalmaz.
Alm. Abwertung, Dévaluation
Fr. Dévaluation

İng. Dévaluation

0 yorum:

DARUN NEDVE NEDİR?

Global Bilgiler
Dâru'n-Nedve, İslâm peygamberi Muhammed'in (dördüncü kuşaktan) dedesi Kusay bin Kilab'ın, Kâbe'nin kuzeyindeki tavafa başlama noktasının arka kısmına; Kureyş kabilesinin ileri gelenlerinin istişare etmeleri için yaptırdığı binadır.
Halebi siyerinde Dar’un Nedve’yi şöyle tarif eder: “Dar’un Nedve; şu anda hanefi makamının yanında kapısı mescid tarafına bakan, toplanmak için yapılmış bir yerdir. Kureyşliler tüm kararlarını orada alırlardı. Oraya ancak Kureyş kabilesine mensup insanlar girerlerdi. Onların da 40 yaşını doldurma şartı vardı. 40 yaşını doldurmayan kimseler Dar’un Nedve’ye giremezlerdi.”
Muhammed El’Hudayri ise Nur’ul Yakin isimli kitabında, Dar’un Nedve hakkında şunları söylemektedir: “Dar’un Nedve Kusay b. Kilab’ın evidir. Kureyşli müşrikler, tüm işlerini Dar’un Nedve’de görüşürler, orada karar alınmayan hiçbir işi icra etmezlerdi.”
Elmalılı Hamdi Yazır ise tefsirinde Alak suresinin 17. ayetinde şöyle demektedir: “İslam’dan önce Mekke’de kurulan, Kureyşlilerin toplandığı parlamento binasına Dar’un Nedve denir. Nadi, o gibi yerlerde toplanan heyetin ismidir ki bizim meclis, mahfil, kongre, parlamento tabirleri gibidir.”
Bu tanımlar ortaya koymaktadır ki; Dar’un Nedve Kureyş’li müşriklerin “Hakimiyet ve kanun koyma hakkı parlamenterlerin değil, kayıtsız şartsız Allah’ındır” ilkesine karşı kurulan bir karargahtır. Dar’un Nedve Allah’ın şeriatının bir kenara atılıp heva ve hevese dayanan kanunların çıkarıldığı bir parlamentodur. Başka bir deyişle Dar’un Nedve “hakimiyet ancak milletindir” temel ilkesini şiar tutup, küfür hükümlerinin icra edildiği bir merkezdir. Binaenaleyh şu anda Allah’ın vahyine dayanmayıp, beşeri ideolojilere dayanan her devletin idare merkezi tıpkı Mekke’li müşriklerin Dar’un Nedvesi gibidir.
Bundan 1400 yıl önce Mekke Cumhuriyeti’nde varlığını sürdüren Dar’un Nedve’nin idare biçimi de demokrasi idi. Zira oraya ancak 40 yaşını doldurmuş kabile reisleri girebiliyordu. Bu kabile reisleri kendi kabilelerinin onayını alıyorlar, bu onay ile kabile temsilcisi olarak Dar’un Nedve’de yer alıyorlardı. Bu haliyle 1400 yıl önce varlığını sürdüren Dar’un Nedve bugünkü beşeri sistemlerin parlamentosu ile büyük benzerlik arzetmektedir.
Bugünkü parlamentolarla Dar’un Nedve arasındaki bir büyük benzerlik ise şudur: Mekkeli müşrikler Dar’un Nedve’de aldıkları kararlarla müslümanlara karşı büyük bir savaş açmışlar, onlarla amansız bir mücadele vermişlerdir. Aynı şekilde bugünde tüm dünyada bulunan çağdaş Dar’un Nedvelerde müslümanlara karşı büyük bir mücadele örneği sergilenmekte, insanlar sırf “Rabb’imiz Allah’tır” dedikleri için eziyet görmektedirler.
Kesinlikle bilmek gerekir ki; bundan 1400 yıl önce varlığını sürdüren Dar’un Nedve ile şu anki parlamentolar arasında hiçbir fark yoktur. Zira Dar’un Nedve’de kabile reisleri kendi isteklerine dayanan kanun ve hüküm çıkarıyorlar, bunlarla insanların idaresini yapıyorlar ve bu kanunları toplumlarının hayatlarına icra ediyorlardı. Zaten çağdaş parlamentolarda aynı minval üzere çalışmaktadır.
Mustafa Çelik bu konuda “Dar’ul Erkam Dar’un Nedve” çarpışması isimli eserinde şunları söylemektedir: “Bugün Dar’un Nedve çağdaş parlamento türünden devam etmektedir. Her müslüman bilmelidir ki; Dar’un Nedve insanların hayatını cüce ilahların iradesine bağlayan parlamentodur. Kısaca Dar’un Nedve insanların iradesinin Allah’ın iradesine tercih edildiği çağdaş müşriklerin bir parlamentosudur. Bu parlamentolarda Allah’ın nizamına ters kanunları uyduranların meydanlardaki “Biz de Allah’a inanıyoruz” şeklindeki iddiaları, Mekke’de Dar’un Nedve’de toplanan kabile tağutlarının itikadlarının sınırını aşmaz. Sözün özü şudur ki, Dar’un Nedve ile Dar’ul Erkam arasındaki çarpışma bugünde devam etmektedir. Bu çarpışma, Tevhid inancını insanların kalbine ve kafasına lisan-ı kaal ve lisanı hal ile yerleştirmeye çalışan eli silahsız muvahhidlerle, inanç ve düşünce hürriyetini tanımayan anadan doğma eli dipçikli kanun koyucularının çarpışmasıdır.”

Bu noktada şunu da belirtmekte fayda vardır. Resulullah (sallallahu aleyhi ve sellem) hayatının ne risalet öncesi döneminde ne de risaletten sonraki döneminde kesinlikle bu Dar’un Nedve’ye girmemiş, onların hiçbir ilke ve maddelerini kabul etmemiştir. Dar’un Nedve’nin isteklerine karşı asla taviz vermemiş, onların isteklerini “Sizin dininiz size, benim dinim banadır” temel ilkesiyle karşılamıştır. Burada şöyle bir soru akla gelmektedir: Bugün müslüman geçinen, kendilerini müslüman olarak isimlendiren, çağdaş Dar’un Nedve konumunda olan parlamentolara girip onların ilkelerini kabul edenlerin bu müslümanlık iddiaları ne kadar tutarlıdır? Bu konuda İslam’ın hükmü nedir?
Global Bilgiler  /  at  21:23  /  No comments

Global Bilgiler
Dâru'n-Nedve, İslâm peygamberi Muhammed'in (dördüncü kuşaktan) dedesi Kusay bin Kilab'ın, Kâbe'nin kuzeyindeki tavafa başlama noktasının arka kısmına; Kureyş kabilesinin ileri gelenlerinin istişare etmeleri için yaptırdığı binadır.
Halebi siyerinde Dar’un Nedve’yi şöyle tarif eder: “Dar’un Nedve; şu anda hanefi makamının yanında kapısı mescid tarafına bakan, toplanmak için yapılmış bir yerdir. Kureyşliler tüm kararlarını orada alırlardı. Oraya ancak Kureyş kabilesine mensup insanlar girerlerdi. Onların da 40 yaşını doldurma şartı vardı. 40 yaşını doldurmayan kimseler Dar’un Nedve’ye giremezlerdi.”
Muhammed El’Hudayri ise Nur’ul Yakin isimli kitabında, Dar’un Nedve hakkında şunları söylemektedir: “Dar’un Nedve Kusay b. Kilab’ın evidir. Kureyşli müşrikler, tüm işlerini Dar’un Nedve’de görüşürler, orada karar alınmayan hiçbir işi icra etmezlerdi.”
Elmalılı Hamdi Yazır ise tefsirinde Alak suresinin 17. ayetinde şöyle demektedir: “İslam’dan önce Mekke’de kurulan, Kureyşlilerin toplandığı parlamento binasına Dar’un Nedve denir. Nadi, o gibi yerlerde toplanan heyetin ismidir ki bizim meclis, mahfil, kongre, parlamento tabirleri gibidir.”
Bu tanımlar ortaya koymaktadır ki; Dar’un Nedve Kureyş’li müşriklerin “Hakimiyet ve kanun koyma hakkı parlamenterlerin değil, kayıtsız şartsız Allah’ındır” ilkesine karşı kurulan bir karargahtır. Dar’un Nedve Allah’ın şeriatının bir kenara atılıp heva ve hevese dayanan kanunların çıkarıldığı bir parlamentodur. Başka bir deyişle Dar’un Nedve “hakimiyet ancak milletindir” temel ilkesini şiar tutup, küfür hükümlerinin icra edildiği bir merkezdir. Binaenaleyh şu anda Allah’ın vahyine dayanmayıp, beşeri ideolojilere dayanan her devletin idare merkezi tıpkı Mekke’li müşriklerin Dar’un Nedvesi gibidir.
Bundan 1400 yıl önce Mekke Cumhuriyeti’nde varlığını sürdüren Dar’un Nedve’nin idare biçimi de demokrasi idi. Zira oraya ancak 40 yaşını doldurmuş kabile reisleri girebiliyordu. Bu kabile reisleri kendi kabilelerinin onayını alıyorlar, bu onay ile kabile temsilcisi olarak Dar’un Nedve’de yer alıyorlardı. Bu haliyle 1400 yıl önce varlığını sürdüren Dar’un Nedve bugünkü beşeri sistemlerin parlamentosu ile büyük benzerlik arzetmektedir.
Bugünkü parlamentolarla Dar’un Nedve arasındaki bir büyük benzerlik ise şudur: Mekkeli müşrikler Dar’un Nedve’de aldıkları kararlarla müslümanlara karşı büyük bir savaş açmışlar, onlarla amansız bir mücadele vermişlerdir. Aynı şekilde bugünde tüm dünyada bulunan çağdaş Dar’un Nedvelerde müslümanlara karşı büyük bir mücadele örneği sergilenmekte, insanlar sırf “Rabb’imiz Allah’tır” dedikleri için eziyet görmektedirler.
Kesinlikle bilmek gerekir ki; bundan 1400 yıl önce varlığını sürdüren Dar’un Nedve ile şu anki parlamentolar arasında hiçbir fark yoktur. Zira Dar’un Nedve’de kabile reisleri kendi isteklerine dayanan kanun ve hüküm çıkarıyorlar, bunlarla insanların idaresini yapıyorlar ve bu kanunları toplumlarının hayatlarına icra ediyorlardı. Zaten çağdaş parlamentolarda aynı minval üzere çalışmaktadır.
Mustafa Çelik bu konuda “Dar’ul Erkam Dar’un Nedve” çarpışması isimli eserinde şunları söylemektedir: “Bugün Dar’un Nedve çağdaş parlamento türünden devam etmektedir. Her müslüman bilmelidir ki; Dar’un Nedve insanların hayatını cüce ilahların iradesine bağlayan parlamentodur. Kısaca Dar’un Nedve insanların iradesinin Allah’ın iradesine tercih edildiği çağdaş müşriklerin bir parlamentosudur. Bu parlamentolarda Allah’ın nizamına ters kanunları uyduranların meydanlardaki “Biz de Allah’a inanıyoruz” şeklindeki iddiaları, Mekke’de Dar’un Nedve’de toplanan kabile tağutlarının itikadlarının sınırını aşmaz. Sözün özü şudur ki, Dar’un Nedve ile Dar’ul Erkam arasındaki çarpışma bugünde devam etmektedir. Bu çarpışma, Tevhid inancını insanların kalbine ve kafasına lisan-ı kaal ve lisanı hal ile yerleştirmeye çalışan eli silahsız muvahhidlerle, inanç ve düşünce hürriyetini tanımayan anadan doğma eli dipçikli kanun koyucularının çarpışmasıdır.”

Bu noktada şunu da belirtmekte fayda vardır. Resulullah (sallallahu aleyhi ve sellem) hayatının ne risalet öncesi döneminde ne de risaletten sonraki döneminde kesinlikle bu Dar’un Nedve’ye girmemiş, onların hiçbir ilke ve maddelerini kabul etmemiştir. Dar’un Nedve’nin isteklerine karşı asla taviz vermemiş, onların isteklerini “Sizin dininiz size, benim dinim banadır” temel ilkesiyle karşılamıştır. Burada şöyle bir soru akla gelmektedir: Bugün müslüman geçinen, kendilerini müslüman olarak isimlendiren, çağdaş Dar’un Nedve konumunda olan parlamentolara girip onların ilkelerini kabul edenlerin bu müslümanlık iddiaları ne kadar tutarlıdır? Bu konuda İslam’ın hükmü nedir?

0 yorum:

19.05.2016

KAMUFLAJ

Global Bilgiler
Kamuflaj Nedir? 
Kamuflaj (Fransızca: Camouflage) bir gizlenme, saklanma yöntemidir. Özden gizlenmek, saklanmak anlamına gelir ve normalde kolaylıkla görünür olan bir organizma veya objenin çevreyle kendini bir ederek fark edilmesinin zorlaşmasını sağlar. Savaşta ve doğal hayatta düşmandan saklanmak, düşmanı şaşırtmak için kullanılan bir stratejidir.
Doğal hayatta, avın avcıdan korunabilmesi için ya da avcının avını yakalaması için kamuflajın doğal refleks olarak kullanıldığı bilinmektedir (ör. bukalemun)
Omurgalı ya da omurgasız birçok hayvanda, avcı bir düşmandan kaçınmak ya da tersine, avından gizlenmek ve birden onu yakalamak için güze çarpmama (kamuflaj) olguları görülür. Benzerleşme denen ve yalnız gözle algılamaya dayanan bu göze çarpmama olguları, üç ayrı biçimde olabilir: Tipteşlik (homo- tipi); reııkteşlik (homokromi); asıl benzerleşme (mimetizm). Bu sonuncu durumda, hayvan çoğu zaman, caydırma silahlarıyla (zehir, pis koku) donanmış bir türün biçimini, rengini, hattâ davranışını benimser, böylece kendinde bu silahlar olmadığı halde düşmanını ürkütüp kaçırabilir.
Renkteşlik (homokromi), hayvanın çevresiyle aynı renge bürünmesidir. Bu tür göze çarpmama, birçok hayvan şubesinde görülür: Çayırlarda yaşayan çok sayıda çekirge yeşil renkte olduğu gibi, bazı papağanların tüyleri de yapraklarınkine yakın renktedir. Soğuk bölgelerde yaşayan bazı memeli küçük hayvanların postu, kışın beyaz, yazın koyu renge bürünür.
Global Bilgiler

Birçok tavşan türünde görülen bu renk değişiklikleri, karlı dönem süresine bağlıdır. Aynı dağ kütlesinde Lepus amerucanus 900 m yükseltide yaşadığı için haziranda yaz postuyla örtülü olduğu halde, 1 300 metre yükseltide yaşayanlar daha kış postundadırlar. Bu renk değişimleri aynı zamanda, gündüz ve gece süresinin uzunluğuna da bağlıdır. Sürekli karanlıkta tutulan beyaz tavşanlar, post rengini değiştirmezler. Tersine, kutup tilkisi ılıman bölgelere getirilirse, orada tavşanlar bütün yıl “esmer kaldıkları halde, bu tilkiler renk değiştirme ritmini sürdürürler. Kar kekliği de, aynı renk değişikliğini gösterir.
Yerde yaşayan hayvan türleri çoğu zaman, yaşadıkları yerdeki toprağın rengine işyarlar. Çöl bölgelerinde yaşayan kertenkeleler, yılanlar, kemirgenler ve küçük etçiller kum rengindedir. Ağaçların gövdelerinde yaşayan hayvanların rengi boz, yaprakların arasında yaşayanlarınki yeşildir. Kafkasya agaması (sürüngen), yaşadığı kayalık yerlerin rengi gibi bozdur; ama daha çok kırmızımsı kayalıklarda bulunanlar, turuncu ya da kiremit rengi beneklerle kaplıdır. Kireçli bölgelerde yaşayan kelebeklerden Satyrus Semele’nin alt yanı, aynı türün bataklık bölgelerde yaşayan çeşitlerine göre daha açık renktedir.
Renkteşlik bazen çok hızlı bir uyum gösterir. Yakın zamanda İngiltere’nin sanayi bölgelerinde, gececil kelebek türlerinin» özellikle gündüzleri ağaçların gövdelerine ve kayalara tutunarak hareketsiz kalanların, koyu bir renk aldığı görülmüştür. Bu kararmış kelebekler, sanayinin neden olduğu çevre kirlenmesi yüzünden doğadaki her şey isle karardığı için, kendilerini avlayacak kuşların gözünden saklanmış olurlar. Çevre kirlenmesinin olmadığı yerlerde, bu kelebekler gene alacalı bulacalıdırlar ve ağaçların gövdesini saran likenlerin rengiyle tam anlamıyla uyuşurlar. Bu olağanüstü olguya «sanayi karalığı» adı verilir.
Global Bilgiler

Renkteşlik, bulunulan yere uyumu hemen sağlayabilir; bu olay, dilbalığı, pisibalığı ya da kalkanbalığı gibi bazı yassıbalıklarda değişkendir de. Kumlu bir zemine oturan dilbalığı, tekdüze bej bir renk alır. Kayalık bir zeminde koyu gri olur ve değişik renkli çakılların üstünde koyulu açıklı beneklerle donanır. Daha başka birçok türde de, bulundukları ortamın rengine her an uyabilme yeteneği vardır: Bukalemun; geko; karides; mürekkep- balığı; bazı kurbağalar.
Bu renk değişimleri, «kromatofor» adı verilen boyalı deri hücrelerinden ileri gelir. Bu hücrelerde’ki boyamaddeler, ışığın gözdeki ağtabakayı uyarmasıyla ilgili olarak, sinirsel ya da hormonsal dürtülerin etkisi altında büzülür ya da genişleyip yayılır. Gözleri kör edilen bir dilbalığı, renk değiştiremez.
Kurbağada renk uyumu, gelen ışık / yerden yansıyan ışık oranına bağlıdır. Zemin koyu ise bu oran yüksektir ve bir hormon (intermedin) boşalması, kurbağanın koyulaşmasını sağlar. Renk değişikliğinin hızı, hayvandan hayvana çok değişir; değişim hızı, kurbağa gibi hayvanlarda – hormonsal bir mekanizmaya, bazı balıklardaysa sinirsel ya da karma bir mekanizmaya bağlıdır. Karideste olgu, yalnızca hormonsal etki altında ve çok ağır gerçekleşir. Buna karşılık mürekkepbalığmda, yalnızca sinirsel etkiye bağlı olduğu için, çok hızlıdır.
Renkteşlik, bulunulan çevredeki bir biçimin taklit edilmesi anlamına gelen tipteşlikle bütünlenir Gözden daha iyi saklanmak için eklembacaklıların birçoğu, buğdaygillerin saplarını, yeşil ya da kuru yaprakları, çam iğnelerini, taneleri, liken dikenlerini, kamış saplarını, hattâ kuş dışkılarını taklit eder. Bazı düzkanatlılar (phasmalara yakın phylliumlar) ve bazı kelebekler, üstünde yaşadıkları ağaççığın yapraklarına çok ilginç bir biçimde, damarlarına kadar, hattâ bir tırtılca kemirilmiş yerlerine ve küf lekelerine kadar, benzemektedirler. Bu yüzden phasma cinsinden böceklere «çalı parçası» dense yeridir. Uzun odun çubuklarının birleşimine benzeyen bedenleri, üstünde yaşadıkları bitkinin girinti çıkıntılarını andıran dikenlerle bezenmiştir.
Global Bilgiler

Brezilya’da yaşayan bir kelebek, Anophyla magnifica kuş dışkılarını andırır. Geometridae familyasından kelebeklerin tırtılları, tutundukları dalın üstünde kuru bir dalcık görünümü alırlar. Bir cecidomyla (ikikanatlılardan) kurtçuğunun kundağı, tıpkı bir ladin tomurcuğuna benzer; zaten kurtçuk, tomurcuğun bozulmasını sağladıktan sonra onun yerini alır.
Göze çarpmamanın etkili olması için, hayvanın dış bölümlerinin düzensiz olması gerekir; bunu da bir ölçüde, hayvanın çok karşıt renkli benek ve çizgilerle bezeli olması sağlar; bu durum onun bedeni ile yaşadığı yer arasında bir bütünlük görüntüsü verir. Askerlerin kamuflaj giysisi de bu ilkeye dayanır.
En yalın durumlarda bile karın rengi, her zaman sırt renginden daha açık olur. Bu durum, hayvanla bulunduğu yer arasındaki karşıtlığı azaltır. Bu «ters gölge» olgusuna, omurgalılarda olduğu kadar o- murgasızlarda da raslanır. Nil cüceyaymında bu açık-koyu renklilik ters olduğundan, erişkin balık, elden geldiğince göze çarpmamak için karnı yukarda olarak yüzer.
Asıl benzerleşme biçimleri, renkleri ve davranışlarıyla başka hayvan türlerini taklit etmeyi gerektirir. Biyoloji uzmanı H. Bates Brezilya’da, el- conidae familyasından olduklarını sanarak piperidae familyasından kelebekler yakalamıştır. Tümü bu görünüşte olan piperidae kelebekleri, kendilerini yiyecek kuşlardan hiç korkmuyorlardı. Durumu inceleyen bilgin, elconidae familyasından kelebeklerin tiksindirici bir madde çıkardığını ve bu yüzden kuşlarca yenmediğini gördü. Demek ki elconidae kelebeklerine benzeyen ve tiksindirici maddeden bütünüyle yoksun bulunan piperidae kelebeklerini böcekçil kuşlar, elconidae sandıkları için yemiyorlardı.
Yenmeyen bir türün biçimini ve rengini kopya etmek olan benzerleşmeye, pis bir koku çıkaran coccinellaları andıran bazı hamamböceklerinde, karıncaları andıran bazı karıncayiyen örümceklerde, zar- kanatlıları andıran bazı sineklerde (syrphidae) ve kelebeklerde, zehirli yılanları taklit eden bazı zararsız yılanlarda da raslanır. Güney Amerika’daki «mercan» yılanlar arasında yalnız kobragiller (elopidae) son’ derece zehirlidir. Bunlar, birçok zararsız yılan türüne model yerine geçer.
Tersine bir olguya da bazı balıklarda raslanır. Temizlikçi balık (Labroides dimidiatus), özel bir dans yüzüşüyle işaret vererek büyük balıkları temizlenmeye çağırır. Temizleme işlemi, büyük balıkların ağzının içinde de sürdürülür ve büyük balıklar işlem boyunca hareketsiz kalırlar. Kılıçdişli horozbina (Aspidontus taeniatus), temizlikçi balığın yalnız dış görünüşünü değil, temizlenmeye çağrı davranışını da başarıyla taklit eder ve aldanmış o- lan konağının hareketsizliğinden yararlanarak ondan et parçaları koparır.
Global Bilgiler

Guguk yumurtasının benzerleşmesi, henüz bütünüyle aydınlatılamamış bir sorundur. Dişi guguk her zaman, içinde rengi ve biçimi kendisininkine benzeyen yumurtalar bulunan bir yuva seçer. Bu yumurtaların rengi bireylere göre değişir: Çalıbülbüllerinin yuvalarına yumurta bırakan guguklar, esmer benekli beyaz yumurtalar yumurtlar; kızılgerdanın yuvasına yumurtlayanların yumurtaları ise, esmer benekli pembemsidir.
Bir başka göze çarpmama yolu daha vardır: Bedenin bir bölümünü ya da bütününü çevredeki gereçlerle kaplamak. Phryganeaların (trichoptera) kurtçukları, bedenlerini, derenin ya da bataklığın dibinde neler varsa ona, göre, yani ya kum tanecikleriyle ya da bitki kırıntılarıyla yapılmış bir barınakta gizlerler. Birçok yengeç, özellikle deniz örümceği denen yengeçler, bağalarını suyosunlarıyla, çakıllarla ve gerekirse kavkı kırıntılarıyla örtüp gözden saklarlar.

Kurbağa balığı (Phrynelo. v scaber) gibi bazı balıklarda, pek çok deri uzantısı, hayvana, suyosunlarıyla kaplı bir kaya görünümü verir. Çoğunlukla baş bölgesinde beliren solucanımsı bir uzantı, avları çekmede tuzak yemi olarak kullanılır.
Global Bilgiler  /  at  20:46  /  No comments

Global Bilgiler
Kamuflaj Nedir? 
Kamuflaj (Fransızca: Camouflage) bir gizlenme, saklanma yöntemidir. Özden gizlenmek, saklanmak anlamına gelir ve normalde kolaylıkla görünür olan bir organizma veya objenin çevreyle kendini bir ederek fark edilmesinin zorlaşmasını sağlar. Savaşta ve doğal hayatta düşmandan saklanmak, düşmanı şaşırtmak için kullanılan bir stratejidir.
Doğal hayatta, avın avcıdan korunabilmesi için ya da avcının avını yakalaması için kamuflajın doğal refleks olarak kullanıldığı bilinmektedir (ör. bukalemun)
Omurgalı ya da omurgasız birçok hayvanda, avcı bir düşmandan kaçınmak ya da tersine, avından gizlenmek ve birden onu yakalamak için güze çarpmama (kamuflaj) olguları görülür. Benzerleşme denen ve yalnız gözle algılamaya dayanan bu göze çarpmama olguları, üç ayrı biçimde olabilir: Tipteşlik (homo- tipi); reııkteşlik (homokromi); asıl benzerleşme (mimetizm). Bu sonuncu durumda, hayvan çoğu zaman, caydırma silahlarıyla (zehir, pis koku) donanmış bir türün biçimini, rengini, hattâ davranışını benimser, böylece kendinde bu silahlar olmadığı halde düşmanını ürkütüp kaçırabilir.
Renkteşlik (homokromi), hayvanın çevresiyle aynı renge bürünmesidir. Bu tür göze çarpmama, birçok hayvan şubesinde görülür: Çayırlarda yaşayan çok sayıda çekirge yeşil renkte olduğu gibi, bazı papağanların tüyleri de yapraklarınkine yakın renktedir. Soğuk bölgelerde yaşayan bazı memeli küçük hayvanların postu, kışın beyaz, yazın koyu renge bürünür.
Global Bilgiler

Birçok tavşan türünde görülen bu renk değişiklikleri, karlı dönem süresine bağlıdır. Aynı dağ kütlesinde Lepus amerucanus 900 m yükseltide yaşadığı için haziranda yaz postuyla örtülü olduğu halde, 1 300 metre yükseltide yaşayanlar daha kış postundadırlar. Bu renk değişimleri aynı zamanda, gündüz ve gece süresinin uzunluğuna da bağlıdır. Sürekli karanlıkta tutulan beyaz tavşanlar, post rengini değiştirmezler. Tersine, kutup tilkisi ılıman bölgelere getirilirse, orada tavşanlar bütün yıl “esmer kaldıkları halde, bu tilkiler renk değiştirme ritmini sürdürürler. Kar kekliği de, aynı renk değişikliğini gösterir.
Yerde yaşayan hayvan türleri çoğu zaman, yaşadıkları yerdeki toprağın rengine işyarlar. Çöl bölgelerinde yaşayan kertenkeleler, yılanlar, kemirgenler ve küçük etçiller kum rengindedir. Ağaçların gövdelerinde yaşayan hayvanların rengi boz, yaprakların arasında yaşayanlarınki yeşildir. Kafkasya agaması (sürüngen), yaşadığı kayalık yerlerin rengi gibi bozdur; ama daha çok kırmızımsı kayalıklarda bulunanlar, turuncu ya da kiremit rengi beneklerle kaplıdır. Kireçli bölgelerde yaşayan kelebeklerden Satyrus Semele’nin alt yanı, aynı türün bataklık bölgelerde yaşayan çeşitlerine göre daha açık renktedir.
Renkteşlik bazen çok hızlı bir uyum gösterir. Yakın zamanda İngiltere’nin sanayi bölgelerinde, gececil kelebek türlerinin» özellikle gündüzleri ağaçların gövdelerine ve kayalara tutunarak hareketsiz kalanların, koyu bir renk aldığı görülmüştür. Bu kararmış kelebekler, sanayinin neden olduğu çevre kirlenmesi yüzünden doğadaki her şey isle karardığı için, kendilerini avlayacak kuşların gözünden saklanmış olurlar. Çevre kirlenmesinin olmadığı yerlerde, bu kelebekler gene alacalı bulacalıdırlar ve ağaçların gövdesini saran likenlerin rengiyle tam anlamıyla uyuşurlar. Bu olağanüstü olguya «sanayi karalığı» adı verilir.
Global Bilgiler

Renkteşlik, bulunulan yere uyumu hemen sağlayabilir; bu olay, dilbalığı, pisibalığı ya da kalkanbalığı gibi bazı yassıbalıklarda değişkendir de. Kumlu bir zemine oturan dilbalığı, tekdüze bej bir renk alır. Kayalık bir zeminde koyu gri olur ve değişik renkli çakılların üstünde koyulu açıklı beneklerle donanır. Daha başka birçok türde de, bulundukları ortamın rengine her an uyabilme yeteneği vardır: Bukalemun; geko; karides; mürekkep- balığı; bazı kurbağalar.
Bu renk değişimleri, «kromatofor» adı verilen boyalı deri hücrelerinden ileri gelir. Bu hücrelerde’ki boyamaddeler, ışığın gözdeki ağtabakayı uyarmasıyla ilgili olarak, sinirsel ya da hormonsal dürtülerin etkisi altında büzülür ya da genişleyip yayılır. Gözleri kör edilen bir dilbalığı, renk değiştiremez.
Kurbağada renk uyumu, gelen ışık / yerden yansıyan ışık oranına bağlıdır. Zemin koyu ise bu oran yüksektir ve bir hormon (intermedin) boşalması, kurbağanın koyulaşmasını sağlar. Renk değişikliğinin hızı, hayvandan hayvana çok değişir; değişim hızı, kurbağa gibi hayvanlarda – hormonsal bir mekanizmaya, bazı balıklardaysa sinirsel ya da karma bir mekanizmaya bağlıdır. Karideste olgu, yalnızca hormonsal etki altında ve çok ağır gerçekleşir. Buna karşılık mürekkepbalığmda, yalnızca sinirsel etkiye bağlı olduğu için, çok hızlıdır.
Renkteşlik, bulunulan çevredeki bir biçimin taklit edilmesi anlamına gelen tipteşlikle bütünlenir Gözden daha iyi saklanmak için eklembacaklıların birçoğu, buğdaygillerin saplarını, yeşil ya da kuru yaprakları, çam iğnelerini, taneleri, liken dikenlerini, kamış saplarını, hattâ kuş dışkılarını taklit eder. Bazı düzkanatlılar (phasmalara yakın phylliumlar) ve bazı kelebekler, üstünde yaşadıkları ağaççığın yapraklarına çok ilginç bir biçimde, damarlarına kadar, hattâ bir tırtılca kemirilmiş yerlerine ve küf lekelerine kadar, benzemektedirler. Bu yüzden phasma cinsinden böceklere «çalı parçası» dense yeridir. Uzun odun çubuklarının birleşimine benzeyen bedenleri, üstünde yaşadıkları bitkinin girinti çıkıntılarını andıran dikenlerle bezenmiştir.
Global Bilgiler

Brezilya’da yaşayan bir kelebek, Anophyla magnifica kuş dışkılarını andırır. Geometridae familyasından kelebeklerin tırtılları, tutundukları dalın üstünde kuru bir dalcık görünümü alırlar. Bir cecidomyla (ikikanatlılardan) kurtçuğunun kundağı, tıpkı bir ladin tomurcuğuna benzer; zaten kurtçuk, tomurcuğun bozulmasını sağladıktan sonra onun yerini alır.
Göze çarpmamanın etkili olması için, hayvanın dış bölümlerinin düzensiz olması gerekir; bunu da bir ölçüde, hayvanın çok karşıt renkli benek ve çizgilerle bezeli olması sağlar; bu durum onun bedeni ile yaşadığı yer arasında bir bütünlük görüntüsü verir. Askerlerin kamuflaj giysisi de bu ilkeye dayanır.
En yalın durumlarda bile karın rengi, her zaman sırt renginden daha açık olur. Bu durum, hayvanla bulunduğu yer arasındaki karşıtlığı azaltır. Bu «ters gölge» olgusuna, omurgalılarda olduğu kadar o- murgasızlarda da raslanır. Nil cüceyaymında bu açık-koyu renklilik ters olduğundan, erişkin balık, elden geldiğince göze çarpmamak için karnı yukarda olarak yüzer.
Asıl benzerleşme biçimleri, renkleri ve davranışlarıyla başka hayvan türlerini taklit etmeyi gerektirir. Biyoloji uzmanı H. Bates Brezilya’da, el- conidae familyasından olduklarını sanarak piperidae familyasından kelebekler yakalamıştır. Tümü bu görünüşte olan piperidae kelebekleri, kendilerini yiyecek kuşlardan hiç korkmuyorlardı. Durumu inceleyen bilgin, elconidae familyasından kelebeklerin tiksindirici bir madde çıkardığını ve bu yüzden kuşlarca yenmediğini gördü. Demek ki elconidae kelebeklerine benzeyen ve tiksindirici maddeden bütünüyle yoksun bulunan piperidae kelebeklerini böcekçil kuşlar, elconidae sandıkları için yemiyorlardı.
Yenmeyen bir türün biçimini ve rengini kopya etmek olan benzerleşmeye, pis bir koku çıkaran coccinellaları andıran bazı hamamböceklerinde, karıncaları andıran bazı karıncayiyen örümceklerde, zar- kanatlıları andıran bazı sineklerde (syrphidae) ve kelebeklerde, zehirli yılanları taklit eden bazı zararsız yılanlarda da raslanır. Güney Amerika’daki «mercan» yılanlar arasında yalnız kobragiller (elopidae) son’ derece zehirlidir. Bunlar, birçok zararsız yılan türüne model yerine geçer.
Tersine bir olguya da bazı balıklarda raslanır. Temizlikçi balık (Labroides dimidiatus), özel bir dans yüzüşüyle işaret vererek büyük balıkları temizlenmeye çağırır. Temizleme işlemi, büyük balıkların ağzının içinde de sürdürülür ve büyük balıklar işlem boyunca hareketsiz kalırlar. Kılıçdişli horozbina (Aspidontus taeniatus), temizlikçi balığın yalnız dış görünüşünü değil, temizlenmeye çağrı davranışını da başarıyla taklit eder ve aldanmış o- lan konağının hareketsizliğinden yararlanarak ondan et parçaları koparır.
Global Bilgiler

Guguk yumurtasının benzerleşmesi, henüz bütünüyle aydınlatılamamış bir sorundur. Dişi guguk her zaman, içinde rengi ve biçimi kendisininkine benzeyen yumurtalar bulunan bir yuva seçer. Bu yumurtaların rengi bireylere göre değişir: Çalıbülbüllerinin yuvalarına yumurta bırakan guguklar, esmer benekli beyaz yumurtalar yumurtlar; kızılgerdanın yuvasına yumurtlayanların yumurtaları ise, esmer benekli pembemsidir.
Bir başka göze çarpmama yolu daha vardır: Bedenin bir bölümünü ya da bütününü çevredeki gereçlerle kaplamak. Phryganeaların (trichoptera) kurtçukları, bedenlerini, derenin ya da bataklığın dibinde neler varsa ona, göre, yani ya kum tanecikleriyle ya da bitki kırıntılarıyla yapılmış bir barınakta gizlerler. Birçok yengeç, özellikle deniz örümceği denen yengeçler, bağalarını suyosunlarıyla, çakıllarla ve gerekirse kavkı kırıntılarıyla örtüp gözden saklarlar.

Kurbağa balığı (Phrynelo. v scaber) gibi bazı balıklarda, pek çok deri uzantısı, hayvana, suyosunlarıyla kaplı bir kaya görünümü verir. Çoğunlukla baş bölgesinde beliren solucanımsı bir uzantı, avları çekmede tuzak yemi olarak kullanılır.

0 yorum:

BURJUVAZİ

Global Bilgiler
Burjuva; köylü, işçi ya da soylu sınıfına dahil olmayıp, sosyal statüsünü ve gücünü, eğitiminden, işveren konumundan ve zenginliğinden alan kentli kişi. Bu kimselerin oluşturduğu sosyal sınıfa burjuvazi denir. 

Bu kavram Karl Marx ve Friedrich Engels tarafından yazılan Komünist Manifesto'da "kapitalist orta sınıf" anlamında kullanılmıştır. Zaman zaman eleştirel olarak "materyalist veya basmakalıp uygulamalara sadık" anlamında kullanılır.
Ortaçağ’ın başlangıcında, Avrupa’da toplum yaşantısı kentlerde ortadan kalkarak, hemen yalnızca kırsal kesimlere kaymıştı. O dönemde, genellikle bir şato ya da bir manastırın çevresinde kent tipinde küçük topluluklar kuruldu; bu topluluklarda yaşayanlar el sanatlarıyla uğraşıyor ya da yerel yöneticinin (bir kont ya da bir piskopos) hizmetinde çalışıyorlardı.
Derebey şatolarının surları dışındaki burg’larda (burjuvazi adı, almanca «tahkimli yer» demek olan bu sözcükten gelir) yaşayan, el sanatlarıyla ve günümüzde «hizmetler kesimi» adı verilen kesimin işleriyle uğraşan bu ilk topluluklar sonradan, Avrupa’da «burjuvazi» adı altında bütün Yeniçağ’ı niteleyecek olan sınıfın kökeni oldular. Burjuva (burgensis) sözcüğü ilk olarak 1007 yılında, bir yasada kullanıldı.
Batı Avrupa’da feodal toplum gelişmesinin doruk noktasına eriştiğinde, bireyler arasındaki ilişkiler, yaşamları ve ekonomik durumları henüz çok ilkeldi. Ticaret büyük ölçüde mal değiş tokuşu biçiminde yapılıyordu ve özel ödeme biçimleri, bankaları, ekonomik devreleri olan bir mali sistem yoktu.
Feodal dönemin tarımı kapalı bir sistemdi; toprak ürünleri, köylünün ve derebeyinin ivedi gereksinimleri için yetiştirilirdi. Kurulmaya başlayan ticaret sistemi ise, bu ürünleri para karşılığında değiştiriyor ve elde edilen paralar, başka mallara ya da gelir getiren başka etkinliklere yatırılıyordu. Böylece, çağdaş toplum filizlenmeye başladı. Bu yenilenmenin ilk belirtileri, Fransa’nın güneyinde ve İtalya’da, yani Roma imparatorluğunun belediye geleneklerini korumuş o- lan bölgelerde görüldü.
XIV. yüzyılın başında, bölgesel ya da uluslararası ticaretle zenginleşmiş tüccarların yanı sıra, yeni bir memurlar ve hukukçular sınıfı yavaş yavaş oluşmaktaydı. Bunlar, Roma hukuk geleneklerinde ve yerel örf âdet hukukunda var olan yasalara dayanacak noktalan araştırıyor, böylece bir hukuk tekniği oluşturuyorlardı. Özellikle krallara ve prenslere danışmanlık yaparak, onlara mutlakiyetçi krallığı oturtmak için gereksindikleri hukuksal dayanakları hazırladılar. Böylece, Güzel Philippe’in hukukçuları, burjuvazi içinde önemli bir yer edindiler.
Global Bilgiler

Daha o sırada, burjuvazi yerini sağlamlaştırmıştı: Artık, toprağa bağlı olmayan, ticaretten elden geldiğince çok kazanç sağlamaya çalışan bir toplumsal sınıftı. Geleneksel kan bağlarına ve savaşta gösterilen yararlıklara dayalı toplumsal aşama düzenine, hak eşitliği, toplumsal yükselme isteği ve maddi başarı peşinde koşmakla karşı çıkıyordu.
Yüzyıl Savaşı’ndan XVI. yüzyılın ortasına kadar, burjuvazinin ekonomik zenginliği durmadan arttı. Saray yaşantısı, soylu sınıfın büyük servetlerini güneş altında kar gibi eritiyordu. Soyluların şatafat ve lüksüne uymak zorunda olmayan burjuvazi ise tersine, çalışma, iş çevirme ve sermaye birikimiyle sürekli zenginleşmekteydi. Modern kapitalizmin ilk belirtileri başlamıştı.
O dönemde burjuvazinin etkili bölümü, Almanya’da Kari V’e bile borç para veren Jacob Függer ya da Fransa’da Jacques Coeur gibi çok zengin kişilerdi. Aynı zamanda, Yeni Dünya’dan gelen altın ve gümüş dalgası Batı’yı kaplamaktaydı. Burjuvazi, kraldan satın aldığı görevler karşılığında saygınlık kazandı; bazı vergilerden bağışık oldu; çeşitli çıkarlar sağladı. Sonra bu görevler, kalıtım yoluyla babadan oğula geçmeye başladı. Böylece, kan bağına dayanan soylu sınıfın yanında, ayrıcalıklı ikinci bir soylu sınıf oluştu.
Fransa’da, ekonomik gücün, bir sınıftan bir başka sınıfın eline geçişi, Louis XIV zamanında gerçekleşmeye başladı. Louis XIV, rejimin mutlakiyetçi özelliğini pekiştirmek amacıyla, soylu sınıfın temsilcilerini bütün kilit noktalarından uzaklaştırarak, yerlerine yeni sınıfın üyelerini yerleştirdi. Bunların en ünlüsü, Fransız ekonomisinde büyük bir reform yapan maliye bakam Colbert’tir. Colbert’in giriştiği reformlar, ekonominin tanıma ve kırsal kesime dayalı bir ekonomiden küçük ve büyük imalathaneler (dokuma, halı, mücevher, vb. imalathaneleri) ekonomisine, yani hemen hemen sanayi düzeyine ağır ağır ve dereceli geçişini büyük ölçüde etkiledi. «Devlet dış ülkelerden ne kadar az mal satın alır, ne kadar çok satarsa o kadar güçlenir» ilkesini koyan Colbert, deniz ticaretini, ticaret şirketlerini geliştirdi.
İtalyan burjuvazisi, özellikle bir bankerler burjuvazisi oldu. Papalığa ve küçük katolik krallıklarına mali destek sağlayan Toscanalı bankerler, fetih savaşları için çok büyük paralar borç verdiler. Cenevizli bankerler ise, Flandres ve Anvers’in zengin tüccarlarıyla ilişki kurdular.
Öte yandan Flandres bölgesinde, ticaretle zenginleşen bir burjuvazi gelişmişti. Bölgede protestan reformu, toplumu köklü biçimde değiştirdi. Bu arada reformun, önce Avrupa’da (Hollanda ve İngiltere), sonra da Kuzey Amerika’ da kapitalist bir burjuvazinin gelişmesinde oynadığı önemli rol üstünde durmak gerekir. Protestanlık, kişinin vargücüy- le çalışmasını, tanrının zorunlu kıldığı bir yükümlülük olarak görüyordu. Ama Protestanlığa göre, çalışmanın, ka- tolikliğin öngördüğü gibi öbür dünyada değil, bu dünyada maddi bir ödülü vardı. Çalışma tutkusunu buradan alan Flandres tüccarları, Amerika’ ya göçerek sonradan A.B.D’ni oluşturacak bölgelere yerleştiler ve ilk İngiliz ve Alman kapitalistlerinin kökenini oluşturdular.
Global Bilgiler

İngiliz-Amerikan burjuvazisinin tipik özelliği, dünyaya kol salması, «emperyalizmi» (yani siyasal ve ekonomik komutayı denetlediği zaman öteki ülkeler üstünde güç uygulama isteği) buradan gelir.
Fransız burjuvazisi ise tersine, kısa süre içinde yasaların ve yönergelerin koruyuculuğu altına sığınma alışkanlığını kazandı; bu arada da ekonomi siyasetini, kesinlikle ulusal bir çerçeve içinde görmeye başladı. Ama gene de, Gournay’in «bırakın yapsınlar, bırakın geçsinler» ilkesiyle colbertçili ğe karşı çıkan fizyokratların öğretisinden etkilendi. Gournay’in etkisiyle, genç sanayiye ekonomik liberalizm girdi. Böylece, sanayi yoğunlaşmasının ilk taslakları başladı. 1720′ de Thomas Maslin, ilk tröstü kurdu. Fransa’da sanayi kapitalizminden önce ticari ve mali kapitalizm gelişti ve Fransa’nın dış ticareti, 1716-1770 yılları arasında üç kat arttı.
Fransız girişimcileri her şeyden önce, «riski elden geldiğince az bir kazanç» peşinde koşuyorlardı. Bu, Fransa’da sanayileşmenin İngiltere’ye oranla geç başlamasını açıklar. İngiltere’de sanayinin gelişmesi «çit çekme» sorununa bağlıydı. İngiliz burjuvazisi ve soylu sınıfı, köylerin ortak topraklarını ortadan kaldırarak, topraklarını çitlerle çevirerek, o güne kadar görülmemiş bir tarım üretkenliğinden yararlandılar. Bunun sonucunda servetlerin büyük ölçüde artması, ilk sanayi işletmelerine yatırılacak yeni bir sermayenin oluşmasını sağladı.
Fizyokratlığın ve sanayi devriminiri yanı sıra, Fransa’da düşünce yaşamının gelişmesinden, İngiliz örf âdetlerine ve özgürlüğüne düşkünlükten söz edilmezse, tablo eksik kalır. Kişilikleriyle soyluların ve zenginlerin konaklarındaki’ salonlara egemen olanlar, yeni düşünceler ortaya koymaktaydılar : Voltaire; Diderot; Rousseau; d’Alembert; vb.
Bu zengin ve aydın burjuvazi, küçümsenmenin acısını çekmekteydi. XVIII. yüzyılın sonunda, yükselen yeni sınıfa karşı, soylular gerçek bir tepki gösterdiler. Aşağılanan, iktidardan uzaklaştırılan burjuvazi, halkın ve köylülerin hoşnutsuzluğundan yararlandı. 1789 Devrimi’yle sonuçlanan muhalefet hareketini kendi çıkarma çevirmeyi başardı. Toplumsal sınıf olarak gerçek gelişmesi, 1789 Devrimi’nden sonra gerçekleşti. O tarihten sonra siyaseti, ekonomiyi, bilimi ve edebiyatı kendi kalıplarına uydurdu.
Burjuva sınıfı, büyük işletmelerin ve liberal ekonominin başarıya ulaşmasıyla olgunlaştı. Miras kavramını bile reddederek, toprak mülkiyetinden çok, sanayi işletmesini saygınlık ve kazanç kaynağı olarak gören Saint-Simon’un düşünceleri, bunu çok iyi dile getirir. Saint Simon’a göre sanayi sınıfı «temel sınıftır, toplumu besleyen sınıftır». Aynı zamanda üretim on kat arttı; Dokuma sanayisi ve metalürji gelişirken, makineleşmeyi destekleyen buhar makineleri çoğaldı. Asıl «sanayi devrimi», XIX. yüzyılın ikinci yarısında kesin bir gelişme gösterdi; bu gelişme, 1870-1890 yıllarında başlayan işletmeler arasında birleşmeler ve anlaşmalar süreciyle, XX. yüzyıl boyunca sürdü. Üretimin yeni aracı sanayi, burjuvazinin maddi zaferini sağlamlaştırıyordu.
XX. yüzyılda gerek Avrupa’da, gerekse Amerika’da güçlerini kuşaktan kuşağa aktaran büyük sanayi aileleri (Rothschild, Krupp, Vanderbilt, Astor, Morgan, Ansaldo) kuruldu. Bu ailelerin gücü, kuşkusuz ekonomik ve parasaldı; ama dolaylı olarak da siyasaldı. İngiltere’de ilk sanayi devrimiyle, emek ve istihdamın modern düzenlenişinin temelleri atıldı. İlk çok büyük fabrikalar da İngiltere’de kuruldu. Kraliçe Victoria’nın uzun dönemi boyunca, İngiliz geleneklerine uzun süre damgasını vuracak olan ağırbaşlı ve ahlakçı İngiliz burjuvazisi, toplumsal, siyasal, ekonomik ve kültürel görüş açısından doruğuna ulaşmıştı. Ama sanayi devriminin zorladığı çalışma koşullarına itilen işçi sınıfı, çok geçmeden hak isteklerine başlayacaktı. Fabrikalarda binlerce proleter, hiç bir iş güvenliği olmaksızın, sağlığa elverişsiz yerlerde çok düşük ücretlerle çalışıyordu : Sanayileşmenin bedeli buydu. Emekçilerin bu duruma başkaldırmaları, önce tek tek, sonra biraz örgütlü savaşımları başlattı; ama bunların çoğu sertlikle bastırıldı. Grev hakkı ancak 1864’te, sendikalaşma hakkı ancak 1884’te tanındı. Özellikle Karl Marx’ın düşüncelerinin etkisiyle, işçi sınıfı arasında yeni bir anlayış gelişmekteydi. Bu koşullar altında «sınıf bilinci» doğdu ve burjuvazi «ezici sınıf» olarak suçlandı.
XX. yüzyılda burjuvazi, komünist olmayan ülkelerin çoğunda gerçek iktidarı elinde tutmayı sürdürmektedir. Ama artık eski burjuvaziden çok farklıdır. Gerçekten, bir yandan sanayileşmiş toplumların egemen sınıfı ön plandan çekilmekte ve ekonomik, askeri, siyasal güçlerin karıştığı daha karmaşık bir sistemle kaynaşmaktadır. Öte yandan, bütün toplum yapısı üstünde, eski burjuvaziye yeni üyeler kazandıran yukarı doğru bir baskı uygulanmaktadır.
Burjuvazi ile üretim araçlarına sahip olma arasındaki temel ilişki bir an için bir yana bırakılırsa, serbest meslekleri ve yöneticileri içine alan «orta sınıflar»dan söz edilebilir. Aynı zamanda hizmetler (üçüncü kesim) ekonomisinin gelişmesi, küçük memurların sayısını artırmaktadır. Bu, konfor düşkünlüğü, tutuculuk, bir konut sahibi olma gibi «burjuva anlayışı» taşımasına karşılık, tutarsız bir bütündür.

Söz konusu orta ve küçük burjuvaziye oranla, varlıklı sınıf, genellikle burjuva kökenli aydınlardan oluşan bir yönetici sınıfa dönüşmüştür. Son yarım yüzyılın gelişmesi, yönetici sınıfın yenilenmesini büyük ölçüde desteklemektedir. Sonuçlarsak, daha açık bir sınıf haline gelen burjuvazi, yöneticilerini orta sınıflardan seçmektedir; ivedi gereksinimleri karşılanan işçi sınıfı da, günümüzde yaşam düzeyinin yükseltilmesini istemektedir.
Global Bilgiler  /  at  20:37  /  No comments

Global Bilgiler
Burjuva; köylü, işçi ya da soylu sınıfına dahil olmayıp, sosyal statüsünü ve gücünü, eğitiminden, işveren konumundan ve zenginliğinden alan kentli kişi. Bu kimselerin oluşturduğu sosyal sınıfa burjuvazi denir. 

Bu kavram Karl Marx ve Friedrich Engels tarafından yazılan Komünist Manifesto'da "kapitalist orta sınıf" anlamında kullanılmıştır. Zaman zaman eleştirel olarak "materyalist veya basmakalıp uygulamalara sadık" anlamında kullanılır.
Ortaçağ’ın başlangıcında, Avrupa’da toplum yaşantısı kentlerde ortadan kalkarak, hemen yalnızca kırsal kesimlere kaymıştı. O dönemde, genellikle bir şato ya da bir manastırın çevresinde kent tipinde küçük topluluklar kuruldu; bu topluluklarda yaşayanlar el sanatlarıyla uğraşıyor ya da yerel yöneticinin (bir kont ya da bir piskopos) hizmetinde çalışıyorlardı.
Derebey şatolarının surları dışındaki burg’larda (burjuvazi adı, almanca «tahkimli yer» demek olan bu sözcükten gelir) yaşayan, el sanatlarıyla ve günümüzde «hizmetler kesimi» adı verilen kesimin işleriyle uğraşan bu ilk topluluklar sonradan, Avrupa’da «burjuvazi» adı altında bütün Yeniçağ’ı niteleyecek olan sınıfın kökeni oldular. Burjuva (burgensis) sözcüğü ilk olarak 1007 yılında, bir yasada kullanıldı.
Batı Avrupa’da feodal toplum gelişmesinin doruk noktasına eriştiğinde, bireyler arasındaki ilişkiler, yaşamları ve ekonomik durumları henüz çok ilkeldi. Ticaret büyük ölçüde mal değiş tokuşu biçiminde yapılıyordu ve özel ödeme biçimleri, bankaları, ekonomik devreleri olan bir mali sistem yoktu.
Feodal dönemin tarımı kapalı bir sistemdi; toprak ürünleri, köylünün ve derebeyinin ivedi gereksinimleri için yetiştirilirdi. Kurulmaya başlayan ticaret sistemi ise, bu ürünleri para karşılığında değiştiriyor ve elde edilen paralar, başka mallara ya da gelir getiren başka etkinliklere yatırılıyordu. Böylece, çağdaş toplum filizlenmeye başladı. Bu yenilenmenin ilk belirtileri, Fransa’nın güneyinde ve İtalya’da, yani Roma imparatorluğunun belediye geleneklerini korumuş o- lan bölgelerde görüldü.
XIV. yüzyılın başında, bölgesel ya da uluslararası ticaretle zenginleşmiş tüccarların yanı sıra, yeni bir memurlar ve hukukçular sınıfı yavaş yavaş oluşmaktaydı. Bunlar, Roma hukuk geleneklerinde ve yerel örf âdet hukukunda var olan yasalara dayanacak noktalan araştırıyor, böylece bir hukuk tekniği oluşturuyorlardı. Özellikle krallara ve prenslere danışmanlık yaparak, onlara mutlakiyetçi krallığı oturtmak için gereksindikleri hukuksal dayanakları hazırladılar. Böylece, Güzel Philippe’in hukukçuları, burjuvazi içinde önemli bir yer edindiler.
Global Bilgiler

Daha o sırada, burjuvazi yerini sağlamlaştırmıştı: Artık, toprağa bağlı olmayan, ticaretten elden geldiğince çok kazanç sağlamaya çalışan bir toplumsal sınıftı. Geleneksel kan bağlarına ve savaşta gösterilen yararlıklara dayalı toplumsal aşama düzenine, hak eşitliği, toplumsal yükselme isteği ve maddi başarı peşinde koşmakla karşı çıkıyordu.
Yüzyıl Savaşı’ndan XVI. yüzyılın ortasına kadar, burjuvazinin ekonomik zenginliği durmadan arttı. Saray yaşantısı, soylu sınıfın büyük servetlerini güneş altında kar gibi eritiyordu. Soyluların şatafat ve lüksüne uymak zorunda olmayan burjuvazi ise tersine, çalışma, iş çevirme ve sermaye birikimiyle sürekli zenginleşmekteydi. Modern kapitalizmin ilk belirtileri başlamıştı.
O dönemde burjuvazinin etkili bölümü, Almanya’da Kari V’e bile borç para veren Jacob Függer ya da Fransa’da Jacques Coeur gibi çok zengin kişilerdi. Aynı zamanda, Yeni Dünya’dan gelen altın ve gümüş dalgası Batı’yı kaplamaktaydı. Burjuvazi, kraldan satın aldığı görevler karşılığında saygınlık kazandı; bazı vergilerden bağışık oldu; çeşitli çıkarlar sağladı. Sonra bu görevler, kalıtım yoluyla babadan oğula geçmeye başladı. Böylece, kan bağına dayanan soylu sınıfın yanında, ayrıcalıklı ikinci bir soylu sınıf oluştu.
Fransa’da, ekonomik gücün, bir sınıftan bir başka sınıfın eline geçişi, Louis XIV zamanında gerçekleşmeye başladı. Louis XIV, rejimin mutlakiyetçi özelliğini pekiştirmek amacıyla, soylu sınıfın temsilcilerini bütün kilit noktalarından uzaklaştırarak, yerlerine yeni sınıfın üyelerini yerleştirdi. Bunların en ünlüsü, Fransız ekonomisinde büyük bir reform yapan maliye bakam Colbert’tir. Colbert’in giriştiği reformlar, ekonominin tanıma ve kırsal kesime dayalı bir ekonomiden küçük ve büyük imalathaneler (dokuma, halı, mücevher, vb. imalathaneleri) ekonomisine, yani hemen hemen sanayi düzeyine ağır ağır ve dereceli geçişini büyük ölçüde etkiledi. «Devlet dış ülkelerden ne kadar az mal satın alır, ne kadar çok satarsa o kadar güçlenir» ilkesini koyan Colbert, deniz ticaretini, ticaret şirketlerini geliştirdi.
İtalyan burjuvazisi, özellikle bir bankerler burjuvazisi oldu. Papalığa ve küçük katolik krallıklarına mali destek sağlayan Toscanalı bankerler, fetih savaşları için çok büyük paralar borç verdiler. Cenevizli bankerler ise, Flandres ve Anvers’in zengin tüccarlarıyla ilişki kurdular.
Öte yandan Flandres bölgesinde, ticaretle zenginleşen bir burjuvazi gelişmişti. Bölgede protestan reformu, toplumu köklü biçimde değiştirdi. Bu arada reformun, önce Avrupa’da (Hollanda ve İngiltere), sonra da Kuzey Amerika’ da kapitalist bir burjuvazinin gelişmesinde oynadığı önemli rol üstünde durmak gerekir. Protestanlık, kişinin vargücüy- le çalışmasını, tanrının zorunlu kıldığı bir yükümlülük olarak görüyordu. Ama Protestanlığa göre, çalışmanın, ka- tolikliğin öngördüğü gibi öbür dünyada değil, bu dünyada maddi bir ödülü vardı. Çalışma tutkusunu buradan alan Flandres tüccarları, Amerika’ ya göçerek sonradan A.B.D’ni oluşturacak bölgelere yerleştiler ve ilk İngiliz ve Alman kapitalistlerinin kökenini oluşturdular.
Global Bilgiler

İngiliz-Amerikan burjuvazisinin tipik özelliği, dünyaya kol salması, «emperyalizmi» (yani siyasal ve ekonomik komutayı denetlediği zaman öteki ülkeler üstünde güç uygulama isteği) buradan gelir.
Fransız burjuvazisi ise tersine, kısa süre içinde yasaların ve yönergelerin koruyuculuğu altına sığınma alışkanlığını kazandı; bu arada da ekonomi siyasetini, kesinlikle ulusal bir çerçeve içinde görmeye başladı. Ama gene de, Gournay’in «bırakın yapsınlar, bırakın geçsinler» ilkesiyle colbertçili ğe karşı çıkan fizyokratların öğretisinden etkilendi. Gournay’in etkisiyle, genç sanayiye ekonomik liberalizm girdi. Böylece, sanayi yoğunlaşmasının ilk taslakları başladı. 1720′ de Thomas Maslin, ilk tröstü kurdu. Fransa’da sanayi kapitalizminden önce ticari ve mali kapitalizm gelişti ve Fransa’nın dış ticareti, 1716-1770 yılları arasında üç kat arttı.
Fransız girişimcileri her şeyden önce, «riski elden geldiğince az bir kazanç» peşinde koşuyorlardı. Bu, Fransa’da sanayileşmenin İngiltere’ye oranla geç başlamasını açıklar. İngiltere’de sanayinin gelişmesi «çit çekme» sorununa bağlıydı. İngiliz burjuvazisi ve soylu sınıfı, köylerin ortak topraklarını ortadan kaldırarak, topraklarını çitlerle çevirerek, o güne kadar görülmemiş bir tarım üretkenliğinden yararlandılar. Bunun sonucunda servetlerin büyük ölçüde artması, ilk sanayi işletmelerine yatırılacak yeni bir sermayenin oluşmasını sağladı.
Fizyokratlığın ve sanayi devriminiri yanı sıra, Fransa’da düşünce yaşamının gelişmesinden, İngiliz örf âdetlerine ve özgürlüğüne düşkünlükten söz edilmezse, tablo eksik kalır. Kişilikleriyle soyluların ve zenginlerin konaklarındaki’ salonlara egemen olanlar, yeni düşünceler ortaya koymaktaydılar : Voltaire; Diderot; Rousseau; d’Alembert; vb.
Bu zengin ve aydın burjuvazi, küçümsenmenin acısını çekmekteydi. XVIII. yüzyılın sonunda, yükselen yeni sınıfa karşı, soylular gerçek bir tepki gösterdiler. Aşağılanan, iktidardan uzaklaştırılan burjuvazi, halkın ve köylülerin hoşnutsuzluğundan yararlandı. 1789 Devrimi’yle sonuçlanan muhalefet hareketini kendi çıkarma çevirmeyi başardı. Toplumsal sınıf olarak gerçek gelişmesi, 1789 Devrimi’nden sonra gerçekleşti. O tarihten sonra siyaseti, ekonomiyi, bilimi ve edebiyatı kendi kalıplarına uydurdu.
Burjuva sınıfı, büyük işletmelerin ve liberal ekonominin başarıya ulaşmasıyla olgunlaştı. Miras kavramını bile reddederek, toprak mülkiyetinden çok, sanayi işletmesini saygınlık ve kazanç kaynağı olarak gören Saint-Simon’un düşünceleri, bunu çok iyi dile getirir. Saint Simon’a göre sanayi sınıfı «temel sınıftır, toplumu besleyen sınıftır». Aynı zamanda üretim on kat arttı; Dokuma sanayisi ve metalürji gelişirken, makineleşmeyi destekleyen buhar makineleri çoğaldı. Asıl «sanayi devrimi», XIX. yüzyılın ikinci yarısında kesin bir gelişme gösterdi; bu gelişme, 1870-1890 yıllarında başlayan işletmeler arasında birleşmeler ve anlaşmalar süreciyle, XX. yüzyıl boyunca sürdü. Üretimin yeni aracı sanayi, burjuvazinin maddi zaferini sağlamlaştırıyordu.
XX. yüzyılda gerek Avrupa’da, gerekse Amerika’da güçlerini kuşaktan kuşağa aktaran büyük sanayi aileleri (Rothschild, Krupp, Vanderbilt, Astor, Morgan, Ansaldo) kuruldu. Bu ailelerin gücü, kuşkusuz ekonomik ve parasaldı; ama dolaylı olarak da siyasaldı. İngiltere’de ilk sanayi devrimiyle, emek ve istihdamın modern düzenlenişinin temelleri atıldı. İlk çok büyük fabrikalar da İngiltere’de kuruldu. Kraliçe Victoria’nın uzun dönemi boyunca, İngiliz geleneklerine uzun süre damgasını vuracak olan ağırbaşlı ve ahlakçı İngiliz burjuvazisi, toplumsal, siyasal, ekonomik ve kültürel görüş açısından doruğuna ulaşmıştı. Ama sanayi devriminin zorladığı çalışma koşullarına itilen işçi sınıfı, çok geçmeden hak isteklerine başlayacaktı. Fabrikalarda binlerce proleter, hiç bir iş güvenliği olmaksızın, sağlığa elverişsiz yerlerde çok düşük ücretlerle çalışıyordu : Sanayileşmenin bedeli buydu. Emekçilerin bu duruma başkaldırmaları, önce tek tek, sonra biraz örgütlü savaşımları başlattı; ama bunların çoğu sertlikle bastırıldı. Grev hakkı ancak 1864’te, sendikalaşma hakkı ancak 1884’te tanındı. Özellikle Karl Marx’ın düşüncelerinin etkisiyle, işçi sınıfı arasında yeni bir anlayış gelişmekteydi. Bu koşullar altında «sınıf bilinci» doğdu ve burjuvazi «ezici sınıf» olarak suçlandı.
XX. yüzyılda burjuvazi, komünist olmayan ülkelerin çoğunda gerçek iktidarı elinde tutmayı sürdürmektedir. Ama artık eski burjuvaziden çok farklıdır. Gerçekten, bir yandan sanayileşmiş toplumların egemen sınıfı ön plandan çekilmekte ve ekonomik, askeri, siyasal güçlerin karıştığı daha karmaşık bir sistemle kaynaşmaktadır. Öte yandan, bütün toplum yapısı üstünde, eski burjuvaziye yeni üyeler kazandıran yukarı doğru bir baskı uygulanmaktadır.
Burjuvazi ile üretim araçlarına sahip olma arasındaki temel ilişki bir an için bir yana bırakılırsa, serbest meslekleri ve yöneticileri içine alan «orta sınıflar»dan söz edilebilir. Aynı zamanda hizmetler (üçüncü kesim) ekonomisinin gelişmesi, küçük memurların sayısını artırmaktadır. Bu, konfor düşkünlüğü, tutuculuk, bir konut sahibi olma gibi «burjuva anlayışı» taşımasına karşılık, tutarsız bir bütündür.

Söz konusu orta ve küçük burjuvaziye oranla, varlıklı sınıf, genellikle burjuva kökenli aydınlardan oluşan bir yönetici sınıfa dönüşmüştür. Son yarım yüzyılın gelişmesi, yönetici sınıfın yenilenmesini büyük ölçüde desteklemektedir. Sonuçlarsak, daha açık bir sınıf haline gelen burjuvazi, yöneticilerini orta sınıflardan seçmektedir; ivedi gereksinimleri karşılanan işçi sınıfı da, günümüzde yaşam düzeyinin yükseltilmesini istemektedir.

0 yorum:

EGZOZ SUSTURUCU

Global Bilgiler
Susturucu, içten yanmalı motorlarda egzozdan atılan gazların neden olduğu gürültüyü azaltmak amacıyla kullanılan düzenek. Egzoz gazlarının hızının azaltılması ve bu gazların çıkardığı ses dalgalarının soğurulması ya da aynı kaynaktan gelen yansıyan dalgalarla girişim yapması sağlanarak yok edilmesi ilkesine dayalı olarak çalışır.
Sesin soğurulmasında en yaygın kullanılan malzeme, ince liflerden oluşan kalın bir katmandır; ses dalgalan lifleri titreştirir ve böylece ses enerjisi ısıya dönüşür. Ses dalgalarının başka dalgalarla girişim yaptırılarak yok edilmesi ilkesine dayalı olarak çalışan susturucularda ise, ses dalgaları önce ikiye ayrılır, daha sonra çıkış ağzında yeniden birleştirilir.

Çizimde görülen tipik bir susturucuda kalın oklar gaz akışını, ince oklar ise ses dalgalarının akışını göstermektedir. Bve C rezonatörlerinin büyüklüğü, belirli frekanslardaki ses dalgalarını yok edecek biçimde düzenlenmiştir. Çıkış borusu (D) ise, dairesel biçimli küçük bölmelerle çevrelenmiştir. Ses dalgaları çıkış borusunun içindeki küçük deliklerden geçerek bu bölmelere girer ve burada soğurulur.
Global Bilgiler  /  at  20:27  /  No comments

Global Bilgiler
Susturucu, içten yanmalı motorlarda egzozdan atılan gazların neden olduğu gürültüyü azaltmak amacıyla kullanılan düzenek. Egzoz gazlarının hızının azaltılması ve bu gazların çıkardığı ses dalgalarının soğurulması ya da aynı kaynaktan gelen yansıyan dalgalarla girişim yapması sağlanarak yok edilmesi ilkesine dayalı olarak çalışır.
Sesin soğurulmasında en yaygın kullanılan malzeme, ince liflerden oluşan kalın bir katmandır; ses dalgalan lifleri titreştirir ve böylece ses enerjisi ısıya dönüşür. Ses dalgalarının başka dalgalarla girişim yaptırılarak yok edilmesi ilkesine dayalı olarak çalışan susturucularda ise, ses dalgaları önce ikiye ayrılır, daha sonra çıkış ağzında yeniden birleştirilir.

Çizimde görülen tipik bir susturucuda kalın oklar gaz akışını, ince oklar ise ses dalgalarının akışını göstermektedir. Bve C rezonatörlerinin büyüklüğü, belirli frekanslardaki ses dalgalarını yok edecek biçimde düzenlenmiştir. Çıkış borusu (D) ise, dairesel biçimli küçük bölmelerle çevrelenmiştir. Ses dalgaları çıkış borusunun içindeki küçük deliklerden geçerek bu bölmelere girer ve burada soğurulur.

0 yorum:

HALÜSİNASYON

Global Bilgiler
Halüsinasyon Nedir?
Halüsinasyon, bir his organını uyaran hiçbir nesne veya uyarıcı olmaksızın, alınan bir sanının varlığına inanma durumudur.
Ruh hastalıklarında sıklıkla karşılaşılan bir durumdur. Beş duyunun da varsanısı olabilir; görme, işitme, dokunma, koklama ve tat duyusu. Halüsinasyonlarda kişi, bir hastalığının olduğunu bilmeden, gördüğü, işittiği ve hissettiğine bütünüyle inanır. Gözlerinde bozukluk olan kişide veya migrende görülen ışık parıltıları halüsinasyon içine girmez. Bunlarda hasta, olayın nedenini bilmektedir.
Hastanın düşünce ve fikirlerinin dışarıya aktarıldığını sanması, düşüncelerinin bir başkası tarafından biliniyormuş hissine kapılması, yabancı fikirlerin kafasına direkt olarak sokulduğunu zannetme gibi çeşitli ruhsal halüsinasyonlar da vardır.
Normal kişilerde aşırı fiziksel ve ruhsal yorgunluk, ihtiyarlık zamanında uykuya dalarken ve uyanırken görülen geometrik şekiller, gri veya renkli nesnelerin görülmesi normal olarak kabul edilir.
Ruh hastalıklarından şizofreni, psikozlar, psikonevrozlar, kısa sürede gelişen iç sıkıntısı hallerinde halüsinasyonlar sık görülür.
Beynin bir kısmını veya tamamını ilgilendiren tahribatlarda, tifo, menenjit, aşırı alkol kullanımı gibi durumlarda da çeşitli halüsinasyonlar ortaya çıkabilir.
Doğal veya sentetik bileşenler olan Liserjik asit dietilamid (LSD), Liserjik asit amin (LSA), meskalin, psilosibin, psilobin, dimetil triptamin (DMT), Salvinorum gibi maddeler halüsinasyona yol açabilmektedir. Bu maddeler bu özelliklerinden dolayı halüsinojenlerdendir.
Halüsinasyon Türleri
Global Bilgiler

Optik halüsinasyonlar: Çoğunlukla aslında var olmayan küçük ve hareket halindeki nesnelerin görünmesi bu örneğin Delirium durumunda var olur.
Akustik halüsinasyonlar: Genellikle şizofrenlerde yaşanmakla beraber çoğunlukla kendilerine hakaret eden, yorum getiren veya emirler veren seslerin duyulması şeklindedir.
Diğer halüsinasyonlar, Olfaktorik (koku ile ilgili:)ve gustatorik Halüsinasyon (tad ile ilgili).
Psikolojide halüsinasyonlar üzerine yapılan araştırmalar, yakın zamanda, özellikle halüsinojen maddelerin incelenmesi sonucu önem kazanmıştır. Günümüzdeki genel halüsinasyon kuramı iki temel varsayıma dayanır.
Bunlardan birincisine göre, yaşanan çeşitli olaylar, bellek, düşünce ve imgelemi etkileyen kalıcı fiziksel değişikliklere yol açar; bunlara sinir izi ya da engram denir. Öbür varsayıma göre ise iç ve dış ortamdaki güçler arasındaki dengenin sürekli değişmesi sonucu, fizyolojik ve kültürel yaşantılar çeşitli halüsinasyonlar yaratabilmektedir.
Bilincin ötesinde, büyük ölçüde yaşamın ilk dönemlerine ilişkin anıları içeren, duygularla yüklü bir bilinçsiz (ya da bilinçdışı) düşünce akışı olduğu, psikolojide genel kabul gören bir görüştür. Aynı zamanda, duyulardan beyne yönelik kesintisiz bir bilgi akışı vardır, işleyişini sürdürebilmek için beyin, bu bilgilere seçici biçimde yanıt verir; beynin yanıt vermediği bilgiler ise geçici olarak itilir ya da tümüyle göz ardı edilir. Duyu verilerinin seçilmesi sürecinde dikkat mekanizması rol oynar. Beyne gelen veriler, uygun ve gerekli bilginin alınıp işlenmesini sağlayacak biçimde dikkat süreciyle seçildiği sürece, bilinçsiz düşünce akışı bilinçlilik düzeyinin dışında tutulabilir.
Global Bilgiler
Bu dengenin bozulması, halüsinasyonların ortaya çıkmasına yol açar. Bunun için iki koşul gereklidir. Öncelikle bilinçsiz akışın uyarılması, dolayısıyla da yeterli yoğunluk düzeyinde olması gerekir. İkinci olarak dikkat mekanizması, bilinç düzeyini dışarıdan gelen bilinçdışı düşüncelerden koruyamayacak biçimde bozulmuş olmalıdır. Bu durum, duyulardan gelen bilgi akışı aşın derecede azaldığı zaman ortaya çıkar. Böylece dikkatin sağladığı kalkan ortadan kalkar ve yeterli yoğunluğa ulaşmış olan bilinçdışı düşünceler bilinçlilik düzeyine erişerek halüsinasyon biçimini olabilir. halüsinasyonun içeriğini de bellekte depolanmış imgeler oluşturur, ama bunlar, önemli ölçüde değişime uğramış olabilir.
Halüsinasyonlar pek çok açıdan rüyalara benzer. Uyku sırasında da duyulardan gelen bilgiler ve dikkat azalmıştır. Böylece bilinçdışı düşünceler bilince yaklaşır. Uyanıklık durumunda da, zihinsel uyaRImın aşırı ölçüde azalması sonucu aynı süreç gerçekleşebilir.
Halüsinasyon, dikkatin yavaş yavaş azalmasından çok, aşın bunaltıdan (anksiyete) kaynaklanan yoğun uyarım ya da uzun süreli uykusuzluk sonucu görülen bitkinliğin sonucudur. Beyin dokusunun çeşitli biçimlerde uyanlmasıyla da halüsinasyon yaratılabilir. Örneğin beyin ameliyatlannda, beyin kabuğundaki (korteks) hücreler elektrikle uyanlırsa, hasta çok derinlerdeki anılardan kaynaklanan güçlü halüsinasyonlar yaşayabilir. Bir başka dış etken de, kişiye rahatsız edici, hatta dehşet verici deneyimler yaşatabilen halüsi-nojen maddelerdir. Sodyum amibarbital (gerçek serumu) gibi bazı halüsinojenler, duyulardan gelen bilgi akışını kesintiye uğratarak, yakın zamanda yaşanmış olayla-nn çok canh biçimde anımsanmasına yol açar. Bazı maddeler de tam tersine bilgi akışını aşın ölçüde artınr ve dikkatin en üst düzeye çıkmasına yol açarak halüsinasyon yaratır. Ayrıca bak. rüya, uyku.
Global Bilgiler  /  at  20:21  /  No comments

Global Bilgiler
Halüsinasyon Nedir?
Halüsinasyon, bir his organını uyaran hiçbir nesne veya uyarıcı olmaksızın, alınan bir sanının varlığına inanma durumudur.
Ruh hastalıklarında sıklıkla karşılaşılan bir durumdur. Beş duyunun da varsanısı olabilir; görme, işitme, dokunma, koklama ve tat duyusu. Halüsinasyonlarda kişi, bir hastalığının olduğunu bilmeden, gördüğü, işittiği ve hissettiğine bütünüyle inanır. Gözlerinde bozukluk olan kişide veya migrende görülen ışık parıltıları halüsinasyon içine girmez. Bunlarda hasta, olayın nedenini bilmektedir.
Hastanın düşünce ve fikirlerinin dışarıya aktarıldığını sanması, düşüncelerinin bir başkası tarafından biliniyormuş hissine kapılması, yabancı fikirlerin kafasına direkt olarak sokulduğunu zannetme gibi çeşitli ruhsal halüsinasyonlar da vardır.
Normal kişilerde aşırı fiziksel ve ruhsal yorgunluk, ihtiyarlık zamanında uykuya dalarken ve uyanırken görülen geometrik şekiller, gri veya renkli nesnelerin görülmesi normal olarak kabul edilir.
Ruh hastalıklarından şizofreni, psikozlar, psikonevrozlar, kısa sürede gelişen iç sıkıntısı hallerinde halüsinasyonlar sık görülür.
Beynin bir kısmını veya tamamını ilgilendiren tahribatlarda, tifo, menenjit, aşırı alkol kullanımı gibi durumlarda da çeşitli halüsinasyonlar ortaya çıkabilir.
Doğal veya sentetik bileşenler olan Liserjik asit dietilamid (LSD), Liserjik asit amin (LSA), meskalin, psilosibin, psilobin, dimetil triptamin (DMT), Salvinorum gibi maddeler halüsinasyona yol açabilmektedir. Bu maddeler bu özelliklerinden dolayı halüsinojenlerdendir.
Halüsinasyon Türleri
Global Bilgiler

Optik halüsinasyonlar: Çoğunlukla aslında var olmayan küçük ve hareket halindeki nesnelerin görünmesi bu örneğin Delirium durumunda var olur.
Akustik halüsinasyonlar: Genellikle şizofrenlerde yaşanmakla beraber çoğunlukla kendilerine hakaret eden, yorum getiren veya emirler veren seslerin duyulması şeklindedir.
Diğer halüsinasyonlar, Olfaktorik (koku ile ilgili:)ve gustatorik Halüsinasyon (tad ile ilgili).
Psikolojide halüsinasyonlar üzerine yapılan araştırmalar, yakın zamanda, özellikle halüsinojen maddelerin incelenmesi sonucu önem kazanmıştır. Günümüzdeki genel halüsinasyon kuramı iki temel varsayıma dayanır.
Bunlardan birincisine göre, yaşanan çeşitli olaylar, bellek, düşünce ve imgelemi etkileyen kalıcı fiziksel değişikliklere yol açar; bunlara sinir izi ya da engram denir. Öbür varsayıma göre ise iç ve dış ortamdaki güçler arasındaki dengenin sürekli değişmesi sonucu, fizyolojik ve kültürel yaşantılar çeşitli halüsinasyonlar yaratabilmektedir.
Bilincin ötesinde, büyük ölçüde yaşamın ilk dönemlerine ilişkin anıları içeren, duygularla yüklü bir bilinçsiz (ya da bilinçdışı) düşünce akışı olduğu, psikolojide genel kabul gören bir görüştür. Aynı zamanda, duyulardan beyne yönelik kesintisiz bir bilgi akışı vardır, işleyişini sürdürebilmek için beyin, bu bilgilere seçici biçimde yanıt verir; beynin yanıt vermediği bilgiler ise geçici olarak itilir ya da tümüyle göz ardı edilir. Duyu verilerinin seçilmesi sürecinde dikkat mekanizması rol oynar. Beyne gelen veriler, uygun ve gerekli bilginin alınıp işlenmesini sağlayacak biçimde dikkat süreciyle seçildiği sürece, bilinçsiz düşünce akışı bilinçlilik düzeyinin dışında tutulabilir.
Global Bilgiler
Bu dengenin bozulması, halüsinasyonların ortaya çıkmasına yol açar. Bunun için iki koşul gereklidir. Öncelikle bilinçsiz akışın uyarılması, dolayısıyla da yeterli yoğunluk düzeyinde olması gerekir. İkinci olarak dikkat mekanizması, bilinç düzeyini dışarıdan gelen bilinçdışı düşüncelerden koruyamayacak biçimde bozulmuş olmalıdır. Bu durum, duyulardan gelen bilgi akışı aşın derecede azaldığı zaman ortaya çıkar. Böylece dikkatin sağladığı kalkan ortadan kalkar ve yeterli yoğunluğa ulaşmış olan bilinçdışı düşünceler bilinçlilik düzeyine erişerek halüsinasyon biçimini olabilir. halüsinasyonun içeriğini de bellekte depolanmış imgeler oluşturur, ama bunlar, önemli ölçüde değişime uğramış olabilir.
Halüsinasyonlar pek çok açıdan rüyalara benzer. Uyku sırasında da duyulardan gelen bilgiler ve dikkat azalmıştır. Böylece bilinçdışı düşünceler bilince yaklaşır. Uyanıklık durumunda da, zihinsel uyaRImın aşırı ölçüde azalması sonucu aynı süreç gerçekleşebilir.
Halüsinasyon, dikkatin yavaş yavaş azalmasından çok, aşın bunaltıdan (anksiyete) kaynaklanan yoğun uyarım ya da uzun süreli uykusuzluk sonucu görülen bitkinliğin sonucudur. Beyin dokusunun çeşitli biçimlerde uyanlmasıyla da halüsinasyon yaratılabilir. Örneğin beyin ameliyatlannda, beyin kabuğundaki (korteks) hücreler elektrikle uyanlırsa, hasta çok derinlerdeki anılardan kaynaklanan güçlü halüsinasyonlar yaşayabilir. Bir başka dış etken de, kişiye rahatsız edici, hatta dehşet verici deneyimler yaşatabilen halüsi-nojen maddelerdir. Sodyum amibarbital (gerçek serumu) gibi bazı halüsinojenler, duyulardan gelen bilgi akışını kesintiye uğratarak, yakın zamanda yaşanmış olayla-nn çok canh biçimde anımsanmasına yol açar. Bazı maddeler de tam tersine bilgi akışını aşın ölçüde artınr ve dikkatin en üst düzeye çıkmasına yol açarak halüsinasyon yaratır. Ayrıca bak. rüya, uyku.

0 yorum:

ZIRAI DON DOLU EROZYON ÇIĞ DÜŞMESİ SU TAŞKINLARI KURAKLIK HORTUMLAR SİS KUVVETLİ RÜZGAR VE FIRTINA ORMAN YANGINLARI HEYELAN SEL BASKINI YANARDAĞ PATLAMASI DEPREMLER TSUNAMİ TRUF MANTARI KUŞ CENNETİ NEMRUT KRATER GÖLÜ COMBATING DESERTIFICATION

Copyright © 2013 Global Bilgiler. WP Theme-junkie converted by Bloggertheme9
Blogger templates. Proudly Powered by Blogger.