31.10.2016

DNA NEDİR? NE İŞE YARAR?

Global Bilgiler

DNA Nedir?

Canlıların temeli olan hücrenin içerisinde bulunan ve canlılıkla ilgili tüm bilgileri şifreleyen uzun bir molekül zinciridir. Bu zincir tıpkı helikopterlerden sarkıtılan "ip merdiven" e benzer.Yani çift zincir şeklindedir.İp merdivenden farklı olarak bu zincir tıpkı bir helezon yay gibi dönüm yapar.

DNA "Deoksi Ribo Nükleik Asit" isimli bir tür Molekül grubunun kısaltılmış isimidir DNA'nın çift zincirli ip merdivene benzer Çift zincirli yapıdaki DNA zinciri oldukça uzun bir zincirdir Bu zincir hücre içindeki özel enzimler ve proteinler aracılığı ile paketlenir. Nasıl ki uzun bir ipi makaraya düzenli bir şekilde sarıyorsanız, hücrede buna benzer bir mekanizma ile DNA yı paketleyerek çekirdeğinin (Nukleus) içine yerleştirir DNA her hücrede bulunur.Örneğin böbreklerinizin hücrelerinde karaciğerinizin hücrelerinde, kemik hücrelerinizde kısacası vücudunuzdaki her hücrede DNA molekülü mevcuttur.

DNA Ne İşe Yarar?
DNA’nın başlıca rolü bilginin uzun süreli saklanmasıdır. DNA, Protein ve RNA gibi hücrenin diğer bileşenlerinin inşası için gerekli olan bilgileri içerir. Bu genetik bilgileri içeren DNA parçaları gen olarak adlandırılır. DNA dizilerinin farklı yapısal işlevleri vardır.

DNA Şifrelemeyi Nasıl Yapar:

DNA zinciri hücrenin içerisinde bulunan ve çekirdek adı verilen bir organelin içerisinde bulunur.Bir insanda ise yaklaşık 70-100 trilyon tane hücre vardır ve her bir hücrenin içerisinde DNA molekülü ayrı ayrı mevcuttur.Fakat dikkat ederseniz her hücre birbirinden farklı fonksiyonlara sahiptir.

Yandaki şekilde DNA’nın çift zincirli (ip merdiven gibi) ve aynı zamanda dönüm yaparak heliks oluşturmuş hali net bir şekilde görünmektedir.Altın renginde olan bölge ise zincirin omurgasıdır.Bu omurgaya Adenin, Guanin, Sitozin ve Timin adı verilen bazlar (Kırmızı, mavi, turuncu ve yeşil renkli)mükemmel bir sıra oluşturacak şekilde sıralanırlar.Resimde kısa bir bölgesi görülen DNA zinciri gerçekte çok uzun bir zincirdir. Bu zincir insan hücresinde ortalama olarak 1 metreyi bulabilir.

Ama ne muhteşemdir ki bu kadar uzun bir zincir mikroskopla bile zor görülebilen bir hücrenin içine hassas bir biçimde paketlenerek yerleştirilir.

Daha da ilginci DNA’daki bazların sıralamasını kağıda dökmeye kalkışırsak bir kütüphane dolusu ansiklopediye ihtiyacımız olacaktı. Yani vücudunuzdaki küçücük bir hücrenin içerisinde bir kütüphane dolusu kitabı dolduracak kadar bilgi saklıdır.Bu ise insan aklının kavramakta zorlandığı bir durumdur.DNA gerek yapısal gerekse fonksiyonel bakımdan gerçekten bir yaradılış harikasıdır.

DNA’nın Keşfi

MİESCHER 1869 yıllarında ilk olarak Miescher tarafından hücre çekirdeğinde özel bir Madde bulundu ve buna Miescher Nüklein adını verdi Daha sonra ise nükleit asitlerin iki tipte olduğu anlaşıldı . Birincisi timüsten elde edilen timonükleik Asit ikincisi bira mayalarından elde edilen zimonükleik asit Timonükleik asit hayvanlar alemine zimonükleik asit ise bitkiler alemine özgü sayıldı

FEULGEN – ROSSENBECK 1924 yıllarında ise Feulgen ve Rossenbeck timonükleik asidin çok duyarlı bir tepkimesini tanımladılar böylece her iki nükleik asidin her iki canlılar aleminde bulunduğu ispat edilebildi. ondan sonra timonükleik asit çekirdeğe , zimonükleik asit ise sitoplazmaya ait özgü yapı maddeleri sayıldı.

LEVENE – MORİ 1929 yılında Levene ve Mori tarafından timonükleik asidin DNA zimonükleik asidin ise RNA Olduğu anlaşıldı.

WATSON – CRİCK 1953 yılında Watson ve Crick DNA molekülünün kendine has özelliklere sahip bir çift sarmal yapı halinde bulunduğunu ileri sürdüler. Bu araştırıcıların önerdikleri DNA yapısı o tarihlerde başka araştırıcılar tarafından ortaya konulan DNA ya ilişkin önemli bulgulara dayanmaktadır. Bunlardan biri, Wilkins ve Franklin tarafından, izole edilmiş DNA fibrillerinin X-ray ışınlarını (bilgi yelpazesi. com) kırma özelliklerinin açıklanmasıdır. Elde edilen X ışını fotoğrafları, DNA nın zincirlerindeki bazların diziliş sırasına bağlı olmaksızın, çok düzenli biçimde dönümler yapan bir molekül olduğunu göstermektedir.

Ayrıca TMV (tütün Mozaik Virüsü) üzerinde yapılan çalışmalar da DNA ile ilgili çalışmalarda ışık tutmuştur.

İşte Watson ve Crick bu bulguları değerlendirerek böyle özelliklere sahip DNA makro molekülünün sekonder yapısına ait bir model geliştirdiler. Bu modele göre, bir çok sorunun açıklanması yapılabildiğinden dolayı 1962 yılında bu iki bilim adamına NOBEL ÖDÜLÜ verildi.

Bir başka önemli bulguda Chargaff tarafından saptanmıştır Herhangi bir türe ait DNA nın nükleotidlerine parçalandığında serbest kalan nukleotidlerde adenin miktarının timine, guanin miktarının da sitozine daima eşit olduğunun saptanmasıdır Yani Chargaff kuralı‘na göre doğal DNA moleküllerinde adeninin timine veya guaninin sitozine oranı daima 1’e eşittir (A/T=1 ve G/C=1).

DNA Nerede Bulunur
Bir canlının bütün karakterleri DNA’daki genlerde saklıdır.

Aşağıdaki DNA zincirine bakacak olursanız a,t,g ve c olmak üzere 4 farklı bazın birbirleriyle karşı karşıya gelerek bağlandığını görürsünüz.Bu bağlanmalar belirli bir düzene göre yapılır. "a=adenin","t=timin","g=guanin" ve "c=sitozin" bazları arasında adenin bazı yalnızca timin ile guanin bazı ise yalnızca sitozin(c) ile bağ yapar.Bunun nedeni ise oldukça ilginçtir.

Eğer adenin bazının karşısına timin değil de guanin gelseydi heliks yapısının düzgün ilerlemesi mümkün olmayacaktı.Fakat DNA da küçük bazlara karşı büyük bazların gelmesiyle aradaki mesafenin her noktada sabit olması sağlanmıştır. DNA’nın yapısı bazların bu şekilde ardı ardına sıralanmasıyla uzayıp gider.Son şekilde ise bazların sıralanışı biraz daha anlaşılır bir şekilde görülmektedir.

DNA’nın Görevleri:
1- RNA`ların üretilmesini sağlar.
2- Hücrede yapılacak protein çeşidini belirler.
3- Hücrelerdeki yaşamsal faaliyetleri yönetir ve kontrol eder.
4- Canlılar arasında çeşitliliği sağlar. (Canlıların DNA larının farklı olması nedeniyle).
5- Canlıya veya hücreye ait kalıtsal (genetik) bilgileri (özellikleri) üzerinde taşır.
6- Kalıtsal özellikleri, hücre bölünmesi sonucu oluşan hücrelere aktarır.
7- Kendini eşleyerek hücre bölünmesini gerçekleştirir ve üremeyi sağlar.
8- Çekirdekte bulunan kromozomları oluşturur.

RNA NEDİR ÇEŞİTLERİ GÖREVLERİ ÖZELLİKLERİ
Bilim dünyasındaki açılımı ribo nükleik asit anlamında olan RNA, tek zincirli yapıdadır ve ribo nükleotitlerin birbirine bağlanması sonucu meydana gelmektedir.

RNA, DNA'ya çok benzer olmakla beraber bazı yapısal ayrıntılarında farklılık gösterir. Hücre içinde RNA genelde tek zincirli, DNA ise genelde çift zincirlidir. RNAnükleotitleri riboz içerirler, DNA ise deoksiriboz (bir oksijeni atomu eksik olan bir riboz türü) vardır.

DNA molekülüne oranla RNA’ların boyları daha kısadır. RNA lar, vücut hücrelerinin hemen hemen hepsinde oldukça fazla miktarda bulunmaktadır. RNA nın yapısını ise; Adenin, Guanin, Sitozin ve Urasil maddeleri oluşturmaktadır. Hücre tipine bağlı olarak, 5 adet RNA türü vardır.




5 ADET RNA ÇEŞİDİ BULUMAKTADIR:
Mesencir RNA (mRNA)
Bu RNA türünün görevi, DNA molekülünde saklı halde bulunan genetik bilgilerin, protein yapısına aktarılmasında aracı görevi yapmaktır. Bu molekül, hücrede bulunan ribozomlara tutunarak, DNA molekülünden aldığı özel şifreye bağlı kalarak, hücre tarafından sentezlenecek amino asit sırasını belirlemektir. Bu molekül, DNA ile bir nevi ortaklık yapmaktadır. mRNA lar, DNA larda bulunan gen bölgesi ile, komplementerlik özelliği göstermektedir.İşin biraz daha karmaşık tarafı bir adet ökaryot hücre, yaklaşık olarak 10.000 farklı yapıda mRNA molekülü içermekte ve bu hücre, bunların hepsinden bir veya birden fazla polipeptid zinciri sentezler.



rnaTransfer RNA(tRNA)
Bu tür moleküller, yonca yaprağına benzeyen bir yapıdadır ve bazen çift sarmallı olma özelliğine sahiptirler.tRNA ların zincirlerinde, 70 ile 99 adet ribo nükleotid bulunmaktadır.Bu moleküküllerin doğayla olan ilişkisine bakıldığına, doğada bulunan her 20 amino asit için, en az bir tane tRNA bulunmaktadır.Bu moleküllerin görevi ise, tRNA lar kendilerine bağlanmış olan amino asitleri mRNA dan aldıkları kodona göre polipeptid zincirlerine dizerler.Ve bu moleküller, üç adet bazın meydana getirdiği ve antikodon adı verilen uçları sayesinde mRNA da yer alan kodon bölgesine bağlanarak üzerlerinde taşıdığı amino asitlerin mRNA daki şifreye bağlı kalarak doğru şekilde dizilmelerini sağlarlar.

Ribozomal RNA(rRNA)
rRNA lar, adından da anlaşılacağı gibi hücrede bulunan ribozomların temel yapısını oluşturan elementlerdir.Bu moleküller, toplam ribozom ağırlığının, %65’ lik gibi önemli bir kısmını oluştururlar.

Heterojen Nukleer RNA(hnRNA)
Bu tür moleküller, hücrede sentezlenmiş olan ve prosese uğramamış yapıdaki öncül mRNA molekülleridir.

Küçük Nükleer RNA (snRNA)
Bu türdeki moleküller ise, öncül yapıdaki mRNA ların, prosese uğrama eyleminde ortaya çıkan moleküllerdir.



RNA NIN GÖREVLERİ

Hücrede DNA dan aldığı şifreyi ribozoma iletir.
Ribozomlarla birleşerek protein yapımında rol alırlar.
Hücredeki Amino Asitlerin ribozoma taşınmasını sağlarlar.
Bazı proteinlerle birleşerek virüsleri oluştururlar.
Mitokondri ve kloroplastın yapısına katılırlar ve burada yönetici olurlar.


RNA NIN ÖZELLİKLERİ

Tek zincirli bir yapıya sahiptir.
Çekirdek dışında sitoplazmada bulunurlar.
Yapısında Urasil azotlu organik bazı vardır.
Şekeri riboz şekerdir.
tRNA, mRNA ve rRNA olmak üzere 3 çeşidi vardır.
Global Bilgiler  /  at  23:19  /  No comments

Global Bilgiler

DNA Nedir?

Canlıların temeli olan hücrenin içerisinde bulunan ve canlılıkla ilgili tüm bilgileri şifreleyen uzun bir molekül zinciridir. Bu zincir tıpkı helikopterlerden sarkıtılan "ip merdiven" e benzer.Yani çift zincir şeklindedir.İp merdivenden farklı olarak bu zincir tıpkı bir helezon yay gibi dönüm yapar.

DNA "Deoksi Ribo Nükleik Asit" isimli bir tür Molekül grubunun kısaltılmış isimidir DNA'nın çift zincirli ip merdivene benzer Çift zincirli yapıdaki DNA zinciri oldukça uzun bir zincirdir Bu zincir hücre içindeki özel enzimler ve proteinler aracılığı ile paketlenir. Nasıl ki uzun bir ipi makaraya düzenli bir şekilde sarıyorsanız, hücrede buna benzer bir mekanizma ile DNA yı paketleyerek çekirdeğinin (Nukleus) içine yerleştirir DNA her hücrede bulunur.Örneğin böbreklerinizin hücrelerinde karaciğerinizin hücrelerinde, kemik hücrelerinizde kısacası vücudunuzdaki her hücrede DNA molekülü mevcuttur.

DNA Ne İşe Yarar?
DNA’nın başlıca rolü bilginin uzun süreli saklanmasıdır. DNA, Protein ve RNA gibi hücrenin diğer bileşenlerinin inşası için gerekli olan bilgileri içerir. Bu genetik bilgileri içeren DNA parçaları gen olarak adlandırılır. DNA dizilerinin farklı yapısal işlevleri vardır.

DNA Şifrelemeyi Nasıl Yapar:

DNA zinciri hücrenin içerisinde bulunan ve çekirdek adı verilen bir organelin içerisinde bulunur.Bir insanda ise yaklaşık 70-100 trilyon tane hücre vardır ve her bir hücrenin içerisinde DNA molekülü ayrı ayrı mevcuttur.Fakat dikkat ederseniz her hücre birbirinden farklı fonksiyonlara sahiptir.

Yandaki şekilde DNA’nın çift zincirli (ip merdiven gibi) ve aynı zamanda dönüm yaparak heliks oluşturmuş hali net bir şekilde görünmektedir.Altın renginde olan bölge ise zincirin omurgasıdır.Bu omurgaya Adenin, Guanin, Sitozin ve Timin adı verilen bazlar (Kırmızı, mavi, turuncu ve yeşil renkli)mükemmel bir sıra oluşturacak şekilde sıralanırlar.Resimde kısa bir bölgesi görülen DNA zinciri gerçekte çok uzun bir zincirdir. Bu zincir insan hücresinde ortalama olarak 1 metreyi bulabilir.

Ama ne muhteşemdir ki bu kadar uzun bir zincir mikroskopla bile zor görülebilen bir hücrenin içine hassas bir biçimde paketlenerek yerleştirilir.

Daha da ilginci DNA’daki bazların sıralamasını kağıda dökmeye kalkışırsak bir kütüphane dolusu ansiklopediye ihtiyacımız olacaktı. Yani vücudunuzdaki küçücük bir hücrenin içerisinde bir kütüphane dolusu kitabı dolduracak kadar bilgi saklıdır.Bu ise insan aklının kavramakta zorlandığı bir durumdur.DNA gerek yapısal gerekse fonksiyonel bakımdan gerçekten bir yaradılış harikasıdır.

DNA’nın Keşfi

MİESCHER 1869 yıllarında ilk olarak Miescher tarafından hücre çekirdeğinde özel bir Madde bulundu ve buna Miescher Nüklein adını verdi Daha sonra ise nükleit asitlerin iki tipte olduğu anlaşıldı . Birincisi timüsten elde edilen timonükleik Asit ikincisi bira mayalarından elde edilen zimonükleik asit Timonükleik asit hayvanlar alemine zimonükleik asit ise bitkiler alemine özgü sayıldı

FEULGEN – ROSSENBECK 1924 yıllarında ise Feulgen ve Rossenbeck timonükleik asidin çok duyarlı bir tepkimesini tanımladılar böylece her iki nükleik asidin her iki canlılar aleminde bulunduğu ispat edilebildi. ondan sonra timonükleik asit çekirdeğe , zimonükleik asit ise sitoplazmaya ait özgü yapı maddeleri sayıldı.

LEVENE – MORİ 1929 yılında Levene ve Mori tarafından timonükleik asidin DNA zimonükleik asidin ise RNA Olduğu anlaşıldı.

WATSON – CRİCK 1953 yılında Watson ve Crick DNA molekülünün kendine has özelliklere sahip bir çift sarmal yapı halinde bulunduğunu ileri sürdüler. Bu araştırıcıların önerdikleri DNA yapısı o tarihlerde başka araştırıcılar tarafından ortaya konulan DNA ya ilişkin önemli bulgulara dayanmaktadır. Bunlardan biri, Wilkins ve Franklin tarafından, izole edilmiş DNA fibrillerinin X-ray ışınlarını (bilgi yelpazesi. com) kırma özelliklerinin açıklanmasıdır. Elde edilen X ışını fotoğrafları, DNA nın zincirlerindeki bazların diziliş sırasına bağlı olmaksızın, çok düzenli biçimde dönümler yapan bir molekül olduğunu göstermektedir.

Ayrıca TMV (tütün Mozaik Virüsü) üzerinde yapılan çalışmalar da DNA ile ilgili çalışmalarda ışık tutmuştur.

İşte Watson ve Crick bu bulguları değerlendirerek böyle özelliklere sahip DNA makro molekülünün sekonder yapısına ait bir model geliştirdiler. Bu modele göre, bir çok sorunun açıklanması yapılabildiğinden dolayı 1962 yılında bu iki bilim adamına NOBEL ÖDÜLÜ verildi.

Bir başka önemli bulguda Chargaff tarafından saptanmıştır Herhangi bir türe ait DNA nın nükleotidlerine parçalandığında serbest kalan nukleotidlerde adenin miktarının timine, guanin miktarının da sitozine daima eşit olduğunun saptanmasıdır Yani Chargaff kuralı‘na göre doğal DNA moleküllerinde adeninin timine veya guaninin sitozine oranı daima 1’e eşittir (A/T=1 ve G/C=1).

DNA Nerede Bulunur
Bir canlının bütün karakterleri DNA’daki genlerde saklıdır.

Aşağıdaki DNA zincirine bakacak olursanız a,t,g ve c olmak üzere 4 farklı bazın birbirleriyle karşı karşıya gelerek bağlandığını görürsünüz.Bu bağlanmalar belirli bir düzene göre yapılır. "a=adenin","t=timin","g=guanin" ve "c=sitozin" bazları arasında adenin bazı yalnızca timin ile guanin bazı ise yalnızca sitozin(c) ile bağ yapar.Bunun nedeni ise oldukça ilginçtir.

Eğer adenin bazının karşısına timin değil de guanin gelseydi heliks yapısının düzgün ilerlemesi mümkün olmayacaktı.Fakat DNA da küçük bazlara karşı büyük bazların gelmesiyle aradaki mesafenin her noktada sabit olması sağlanmıştır. DNA’nın yapısı bazların bu şekilde ardı ardına sıralanmasıyla uzayıp gider.Son şekilde ise bazların sıralanışı biraz daha anlaşılır bir şekilde görülmektedir.

DNA’nın Görevleri:
1- RNA`ların üretilmesini sağlar.
2- Hücrede yapılacak protein çeşidini belirler.
3- Hücrelerdeki yaşamsal faaliyetleri yönetir ve kontrol eder.
4- Canlılar arasında çeşitliliği sağlar. (Canlıların DNA larının farklı olması nedeniyle).
5- Canlıya veya hücreye ait kalıtsal (genetik) bilgileri (özellikleri) üzerinde taşır.
6- Kalıtsal özellikleri, hücre bölünmesi sonucu oluşan hücrelere aktarır.
7- Kendini eşleyerek hücre bölünmesini gerçekleştirir ve üremeyi sağlar.
8- Çekirdekte bulunan kromozomları oluşturur.

RNA NEDİR ÇEŞİTLERİ GÖREVLERİ ÖZELLİKLERİ
Bilim dünyasındaki açılımı ribo nükleik asit anlamında olan RNA, tek zincirli yapıdadır ve ribo nükleotitlerin birbirine bağlanması sonucu meydana gelmektedir.

RNA, DNA'ya çok benzer olmakla beraber bazı yapısal ayrıntılarında farklılık gösterir. Hücre içinde RNA genelde tek zincirli, DNA ise genelde çift zincirlidir. RNAnükleotitleri riboz içerirler, DNA ise deoksiriboz (bir oksijeni atomu eksik olan bir riboz türü) vardır.

DNA molekülüne oranla RNA’ların boyları daha kısadır. RNA lar, vücut hücrelerinin hemen hemen hepsinde oldukça fazla miktarda bulunmaktadır. RNA nın yapısını ise; Adenin, Guanin, Sitozin ve Urasil maddeleri oluşturmaktadır. Hücre tipine bağlı olarak, 5 adet RNA türü vardır.




5 ADET RNA ÇEŞİDİ BULUMAKTADIR:
Mesencir RNA (mRNA)
Bu RNA türünün görevi, DNA molekülünde saklı halde bulunan genetik bilgilerin, protein yapısına aktarılmasında aracı görevi yapmaktır. Bu molekül, hücrede bulunan ribozomlara tutunarak, DNA molekülünden aldığı özel şifreye bağlı kalarak, hücre tarafından sentezlenecek amino asit sırasını belirlemektir. Bu molekül, DNA ile bir nevi ortaklık yapmaktadır. mRNA lar, DNA larda bulunan gen bölgesi ile, komplementerlik özelliği göstermektedir.İşin biraz daha karmaşık tarafı bir adet ökaryot hücre, yaklaşık olarak 10.000 farklı yapıda mRNA molekülü içermekte ve bu hücre, bunların hepsinden bir veya birden fazla polipeptid zinciri sentezler.



rnaTransfer RNA(tRNA)
Bu tür moleküller, yonca yaprağına benzeyen bir yapıdadır ve bazen çift sarmallı olma özelliğine sahiptirler.tRNA ların zincirlerinde, 70 ile 99 adet ribo nükleotid bulunmaktadır.Bu moleküküllerin doğayla olan ilişkisine bakıldığına, doğada bulunan her 20 amino asit için, en az bir tane tRNA bulunmaktadır.Bu moleküllerin görevi ise, tRNA lar kendilerine bağlanmış olan amino asitleri mRNA dan aldıkları kodona göre polipeptid zincirlerine dizerler.Ve bu moleküller, üç adet bazın meydana getirdiği ve antikodon adı verilen uçları sayesinde mRNA da yer alan kodon bölgesine bağlanarak üzerlerinde taşıdığı amino asitlerin mRNA daki şifreye bağlı kalarak doğru şekilde dizilmelerini sağlarlar.

Ribozomal RNA(rRNA)
rRNA lar, adından da anlaşılacağı gibi hücrede bulunan ribozomların temel yapısını oluşturan elementlerdir.Bu moleküller, toplam ribozom ağırlığının, %65’ lik gibi önemli bir kısmını oluştururlar.

Heterojen Nukleer RNA(hnRNA)
Bu tür moleküller, hücrede sentezlenmiş olan ve prosese uğramamış yapıdaki öncül mRNA molekülleridir.

Küçük Nükleer RNA (snRNA)
Bu türdeki moleküller ise, öncül yapıdaki mRNA ların, prosese uğrama eyleminde ortaya çıkan moleküllerdir.



RNA NIN GÖREVLERİ

Hücrede DNA dan aldığı şifreyi ribozoma iletir.
Ribozomlarla birleşerek protein yapımında rol alırlar.
Hücredeki Amino Asitlerin ribozoma taşınmasını sağlarlar.
Bazı proteinlerle birleşerek virüsleri oluştururlar.
Mitokondri ve kloroplastın yapısına katılırlar ve burada yönetici olurlar.


RNA NIN ÖZELLİKLERİ

Tek zincirli bir yapıya sahiptir.
Çekirdek dışında sitoplazmada bulunurlar.
Yapısında Urasil azotlu organik bazı vardır.
Şekeri riboz şekerdir.
tRNA, mRNA ve rRNA olmak üzere 3 çeşidi vardır.

0 yorum:

DERİ (DOKUNMA; HİSSETME DUYU ORGANI)

Global Bilgiler
Deri, vücudun dış yüzeyini öreten dokunma, hissetme duyu organıdır. (En büyük duyu organıdır). Deri, sıcaklık, soğukluk, sertlik, yumuşaklık, ağrı, basınç, düzlük, pürüzlülük gibi çevreden gelen uyarıları yani dış etkileri algılayabilir.
Deri, üst deri ve alt deri olmak üzere iki tabakadan oluşmuştur.

A) DERİNİN KISIMLARI:

Deri, üst deri ve alt deri olmak üzere iki tabakadan oluşmuştur.

1- Üst Deri (Epidermis = Ekdoderm):
Global Bilgiler

Derinin üst kısmındaki ince tabakadır. Üst deri iki tabakadan oluşur.

Korun Tabakası:

Üst derinin en üst kısmındaki yassı ve ölü hücrelerden oluşan tabakaya korun tabaksı denir. Bu tabakadaki ölü hücreler, alttaki hücreleri korur ve zaman zaman kepek şeklinde dökülür.

(Bu tabakadaki ölü hücreler sert ve lifli proteinlerle yani keratinle doludur. Bu nedenle bu tabakaya keratin tabakası da denir).

Malpighi Tabakası:

Korun tabakasının alt kısmında bulunan, canlı ve deriye renk veren (sarı, kızıl, beyaz, siyah) hücrelerden oluşan tabakaya malpighi tabakası denir. Bu tabaka deriye renk verir ve bu tabakada ölen hücreler (korun tabakasına katılarak kepek şeklinde dökülen hücrelerin yerini alırlar yani) korun tabakasını oluştururlar.

Üst deride; kan damarları,, duyu hücreleri ve duyu sinirleri bulunmaz. Saç, kıl, tırnak, boynuz gibi yapılar üst deriden vücut yüzeyine çıkarlar.

2- Alt Deri (Dermis = Endoderm):

Üst derinin alt kısmında yer alan ve üst deriye göre daha kalın olan tabakadır.

Alt deride; kan damarları, duyu hücreleri, duyu sinirleri, kıl kasları, kıl kökleri, ter bezleri, süt bezleri, yağ bezleri bulunur ve alt derinin en alt kısmında yağ tabakası yer alır.

Alt deride bulunan yağ tabakası vücut ısısını korur, ısı kaybını önler, vücudu dış etkilere karşı korur ve deriyi nemli tutar.

B) DOKUNMA (HİSSETME) OLAYININ GERÇEKLEŞMESİ:

Alt deride dokunma duyu hücreleri ile duyu sinir uçlarının bulunduğu yere duyu cisimciği denir.

Sıcaklık, soğukluk, sertlik, yumuşaklık, ağrı, basınç gibi uyarılar (duyular) alt derideki duyu cisimciğinde bulunan duyu hücrelerini uyarılır ve bu uyarılar duyu sinirlerine aktarılarak sinirler yardımıyla beyindeki dokunma, hissetme duyu merkezine iletilir. Gelen uyartılar beyin tarafından değerlendirilir ve dokunma, hissetme duyusu algılanmış olur.

(Duyu cisimciğinde bulunan duyu hücreleri sıcaklık, soğukluk, sertlik, yumuşaklık, ağrı, basınç gibi uyarıları (duyuları) algılayarak dokunma (bilgi yelpazesi.net) duyu sinirlerine aktarır ve sinirler yardımıyla beynin dokunma, hissetme duyu merkezine iletir. Gelen uyartılar burada değerlendirilir ve dokunma, hissetme duyusu algılanmış olur).

Dokunma duyu hücrelerinin sayısı derinin her yerinde aynı değildir. Bu nedenle derinin her yeri aynı oranda duyuları algılayamaz.

(Deride bulunan duyu hücreleri görevlerine göre özelleşmiştir. Duyu hücrelerinden bir kısmı sıcağı, bir kısmı, sertliği, bir kısmı acıyı algılayacak şekilde özelleşmişlerdir).

C) DERİNİN GÖREVLERİ:

1- Vücudu dış etkilere (çarpma, mikroorganizma) karşı korur.
2- Vücuda doğal bağışıklık kazandırır.
3- Vücuda mikropların girmesini önler.
4- Vücudun su kaybetmesini önler.
5- Vücut ısısını ayarlar. (Terleme ve yağ dokusu sayesinde).
6- Terleme yoluyla su, madensel tuzlar ve zararlı maddeleri atarak boşaltıma yardımcı olur.
7- Gaz alışverişi yaparak solunuma yardımcı olur.
8- Dokunma duyu organıdır ve sıcaklık, soğukluk, sertlik, yumuşaklık, ağrı, basınç gibi duyuları algılar.

1- Üst deri normalde inceyken, fazla basınç altında kalan topuk gibi yerlerde daha kalındır.
2- Derinin üst kısmına hafifçe iğne batırıldığında ağrımaz ve kanamaz. Bunun nedeni üst deride kan damarları ve sinirlerin bulunmamasıdır.
3- Derinin her bölgesi duyuları aynı derecede algılayamaz. Dudak ve parmak uçları duyulara (uyarılara) karşı daha duyarlıdır.
4- Alt deride duyu hücreleri ve sinir uçlarının bulunduğu kısma duyu cisimciği denir.
5- Deri, en büyük duyu organıdır.
6- Deride bulunan duyu hücreleri, farklı uyarıları algılayabilmek için özelleşmiştir.
7- Ayakların fazla gıdıklanmasının nedeni, dokunmaya karşı duyarlı duyu hücrelerinin fazla sayıda bulunmasıdır.
8- Derideki kıllar, alt deride bulunan kıl kökünden (keseciğinden) çıkar. Avuç içi ve ayak tabanları dışında derinin her yerinde kıl bulunur.
9- Sevinç, korku, heyecan gibi durumlarda derideki sinirler, kıl kaslarının kasılmasını ve kılların dikleşmesini sağlar. Bu olaya ürperme denir. Ürperme olayı vücudun uyarılmasını ve dış çevre ile ilişki kurulmasını sağlar.
Global Bilgiler  /  at  23:05  /  No comments

Global Bilgiler
Deri, vücudun dış yüzeyini öreten dokunma, hissetme duyu organıdır. (En büyük duyu organıdır). Deri, sıcaklık, soğukluk, sertlik, yumuşaklık, ağrı, basınç, düzlük, pürüzlülük gibi çevreden gelen uyarıları yani dış etkileri algılayabilir.
Deri, üst deri ve alt deri olmak üzere iki tabakadan oluşmuştur.

A) DERİNİN KISIMLARI:

Deri, üst deri ve alt deri olmak üzere iki tabakadan oluşmuştur.

1- Üst Deri (Epidermis = Ekdoderm):
Global Bilgiler

Derinin üst kısmındaki ince tabakadır. Üst deri iki tabakadan oluşur.

Korun Tabakası:

Üst derinin en üst kısmındaki yassı ve ölü hücrelerden oluşan tabakaya korun tabaksı denir. Bu tabakadaki ölü hücreler, alttaki hücreleri korur ve zaman zaman kepek şeklinde dökülür.

(Bu tabakadaki ölü hücreler sert ve lifli proteinlerle yani keratinle doludur. Bu nedenle bu tabakaya keratin tabakası da denir).

Malpighi Tabakası:

Korun tabakasının alt kısmında bulunan, canlı ve deriye renk veren (sarı, kızıl, beyaz, siyah) hücrelerden oluşan tabakaya malpighi tabakası denir. Bu tabaka deriye renk verir ve bu tabakada ölen hücreler (korun tabakasına katılarak kepek şeklinde dökülen hücrelerin yerini alırlar yani) korun tabakasını oluştururlar.

Üst deride; kan damarları,, duyu hücreleri ve duyu sinirleri bulunmaz. Saç, kıl, tırnak, boynuz gibi yapılar üst deriden vücut yüzeyine çıkarlar.

2- Alt Deri (Dermis = Endoderm):

Üst derinin alt kısmında yer alan ve üst deriye göre daha kalın olan tabakadır.

Alt deride; kan damarları, duyu hücreleri, duyu sinirleri, kıl kasları, kıl kökleri, ter bezleri, süt bezleri, yağ bezleri bulunur ve alt derinin en alt kısmında yağ tabakası yer alır.

Alt deride bulunan yağ tabakası vücut ısısını korur, ısı kaybını önler, vücudu dış etkilere karşı korur ve deriyi nemli tutar.

B) DOKUNMA (HİSSETME) OLAYININ GERÇEKLEŞMESİ:

Alt deride dokunma duyu hücreleri ile duyu sinir uçlarının bulunduğu yere duyu cisimciği denir.

Sıcaklık, soğukluk, sertlik, yumuşaklık, ağrı, basınç gibi uyarılar (duyular) alt derideki duyu cisimciğinde bulunan duyu hücrelerini uyarılır ve bu uyarılar duyu sinirlerine aktarılarak sinirler yardımıyla beyindeki dokunma, hissetme duyu merkezine iletilir. Gelen uyartılar beyin tarafından değerlendirilir ve dokunma, hissetme duyusu algılanmış olur.

(Duyu cisimciğinde bulunan duyu hücreleri sıcaklık, soğukluk, sertlik, yumuşaklık, ağrı, basınç gibi uyarıları (duyuları) algılayarak dokunma (bilgi yelpazesi.net) duyu sinirlerine aktarır ve sinirler yardımıyla beynin dokunma, hissetme duyu merkezine iletir. Gelen uyartılar burada değerlendirilir ve dokunma, hissetme duyusu algılanmış olur).

Dokunma duyu hücrelerinin sayısı derinin her yerinde aynı değildir. Bu nedenle derinin her yeri aynı oranda duyuları algılayamaz.

(Deride bulunan duyu hücreleri görevlerine göre özelleşmiştir. Duyu hücrelerinden bir kısmı sıcağı, bir kısmı, sertliği, bir kısmı acıyı algılayacak şekilde özelleşmişlerdir).

C) DERİNİN GÖREVLERİ:

1- Vücudu dış etkilere (çarpma, mikroorganizma) karşı korur.
2- Vücuda doğal bağışıklık kazandırır.
3- Vücuda mikropların girmesini önler.
4- Vücudun su kaybetmesini önler.
5- Vücut ısısını ayarlar. (Terleme ve yağ dokusu sayesinde).
6- Terleme yoluyla su, madensel tuzlar ve zararlı maddeleri atarak boşaltıma yardımcı olur.
7- Gaz alışverişi yaparak solunuma yardımcı olur.
8- Dokunma duyu organıdır ve sıcaklık, soğukluk, sertlik, yumuşaklık, ağrı, basınç gibi duyuları algılar.

1- Üst deri normalde inceyken, fazla basınç altında kalan topuk gibi yerlerde daha kalındır.
2- Derinin üst kısmına hafifçe iğne batırıldığında ağrımaz ve kanamaz. Bunun nedeni üst deride kan damarları ve sinirlerin bulunmamasıdır.
3- Derinin her bölgesi duyuları aynı derecede algılayamaz. Dudak ve parmak uçları duyulara (uyarılara) karşı daha duyarlıdır.
4- Alt deride duyu hücreleri ve sinir uçlarının bulunduğu kısma duyu cisimciği denir.
5- Deri, en büyük duyu organıdır.
6- Deride bulunan duyu hücreleri, farklı uyarıları algılayabilmek için özelleşmiştir.
7- Ayakların fazla gıdıklanmasının nedeni, dokunmaya karşı duyarlı duyu hücrelerinin fazla sayıda bulunmasıdır.
8- Derideki kıllar, alt deride bulunan kıl kökünden (keseciğinden) çıkar. Avuç içi ve ayak tabanları dışında derinin her yerinde kıl bulunur.
9- Sevinç, korku, heyecan gibi durumlarda derideki sinirler, kıl kaslarının kasılmasını ve kılların dikleşmesini sağlar. Bu olaya ürperme denir. Ürperme olayı vücudun uyarılmasını ve dış çevre ile ilişki kurulmasını sağlar.

0 yorum:

DİL (TAT ALMA DUYU ORGANI)

Global Bilgiler
Dil, tat alma duyu organıdır. Dil ayrıca besinlerin çiğnenmesine, yutulmasına ve konuşmaya yardımcı olur.

Dil, düz kaslardan yapılmıştır. Dilde, tat alma duyu hücreleri ile tat alma duyu sinirlerinin bulunduğu kabarcıklara tat tomurcukları veya tat cisimcikleri denir.

A) TAT ALMA OLAYI:

Besinlerin (cisimlerin) tadının algılanabilmesi için o besin maddesinin (veya cismin) dildeki veya damaktaki tükürük sıvısı içinde çözünmesi (erimesi) gerekir.

Tükürük sıvısı içinde çözünen besinler, dilin üst kısmındaki tat tomurcuklarında bulunan tat alma duyu hücrelerini uyarır ve bu uyarılar tat alma duyu sinirleri yardımıyla beyindeki tat alma duyu merkezine iletilir. Gelen uyartılar beyin tarafından değerlendirilir ve besinlerin tadı algılanmış olur (tat alma olayı gerçekleşir).

Dilin her tarafı her tadı aynı derecede algılayamaz:
  • Dilin uç tarafı tatlıyı,
  • Dilin ön yan kenarları tuzluyu,
  • Dilin arka yan kenarları ekşiyi,
  • Dilin arka tarafı acıyı daha iyi algılar.

B) TAT ALMA VE KOKU ALMA ARASINDAKİ İLİŞKİ:

Beyinde, tat alma ve koku alma duyu merkezleri birlikte çalıştığı için tat alma ve koku alma duyu organları (yani burun ve dil de) birlikte (bilgi yelpazesi.net) çalışır. Bu nedenle kokusu iyi algılanamayan besinlerin tadı da iyi algılanamaz.

1- Grip ve nezle durumunda besinlerin kokusu iyi algılanamadığı için tadı da iyi algılanamaz.
2- Cisimlerin tadının algılanabilmesi için tükürük sıvısı içinde çözünmesi (erimesi) gerekir.
3- Tükürük salgısı kulak altı, dil altı ve çene altında bulunan tükürük bezleri tarafından salgılanır.
4- Dilde, tat tomurcuklarının olduğu yere papila denir.
5- Tükürük sıvısı, ağzın kurumasını önler ve konuşmayı kolaylaştırır.
6- Yenilen besinlerin acı olduğunun yutulurken algılanmasının (anlaşılmasının) nedeni, acı tadı alma bölgesinin dilin arka tarafında olmasıdır.
Global Bilgiler  /  at  22:58  /  No comments

Global Bilgiler
Dil, tat alma duyu organıdır. Dil ayrıca besinlerin çiğnenmesine, yutulmasına ve konuşmaya yardımcı olur.

Dil, düz kaslardan yapılmıştır. Dilde, tat alma duyu hücreleri ile tat alma duyu sinirlerinin bulunduğu kabarcıklara tat tomurcukları veya tat cisimcikleri denir.

A) TAT ALMA OLAYI:

Besinlerin (cisimlerin) tadının algılanabilmesi için o besin maddesinin (veya cismin) dildeki veya damaktaki tükürük sıvısı içinde çözünmesi (erimesi) gerekir.

Tükürük sıvısı içinde çözünen besinler, dilin üst kısmındaki tat tomurcuklarında bulunan tat alma duyu hücrelerini uyarır ve bu uyarılar tat alma duyu sinirleri yardımıyla beyindeki tat alma duyu merkezine iletilir. Gelen uyartılar beyin tarafından değerlendirilir ve besinlerin tadı algılanmış olur (tat alma olayı gerçekleşir).

Dilin her tarafı her tadı aynı derecede algılayamaz:
  • Dilin uç tarafı tatlıyı,
  • Dilin ön yan kenarları tuzluyu,
  • Dilin arka yan kenarları ekşiyi,
  • Dilin arka tarafı acıyı daha iyi algılar.

B) TAT ALMA VE KOKU ALMA ARASINDAKİ İLİŞKİ:

Beyinde, tat alma ve koku alma duyu merkezleri birlikte çalıştığı için tat alma ve koku alma duyu organları (yani burun ve dil de) birlikte (bilgi yelpazesi.net) çalışır. Bu nedenle kokusu iyi algılanamayan besinlerin tadı da iyi algılanamaz.

1- Grip ve nezle durumunda besinlerin kokusu iyi algılanamadığı için tadı da iyi algılanamaz.
2- Cisimlerin tadının algılanabilmesi için tükürük sıvısı içinde çözünmesi (erimesi) gerekir.
3- Tükürük salgısı kulak altı, dil altı ve çene altında bulunan tükürük bezleri tarafından salgılanır.
4- Dilde, tat tomurcuklarının olduğu yere papila denir.
5- Tükürük sıvısı, ağzın kurumasını önler ve konuşmayı kolaylaştırır.
6- Yenilen besinlerin acı olduğunun yutulurken algılanmasının (anlaşılmasının) nedeni, acı tadı alma bölgesinin dilin arka tarafında olmasıdır.

0 yorum:

BURUN (KOKU ALMA DUYU ORGANI)

Global Bilgiler
Burun, hem koku alma duyu organı hem de solunum sistemi organıdır. Burnun ön tarafı kıkırdaktan, arka tarafı kemikten yapılmış, üstü ise deri ile örtülmüştür. Burun ön taraftan burun delikleri ile dışarı açılır, arka taraftan da yutağa bağlıdır ve burnun iç kısmı sapan kemiği ile ikiye ayrılmıştır. Burunda; burun kılları, burun kanalları, kılcal kan damarları, mukoza, koku alma duyu hücreleri bulunur ve koku alma duyu sinirleri çıkar.

Burun boşluğunun iç yüzeyini örten ve salgı üreten hücrelerin oluşturduğu (epitelyum) dokuya mukoza denir. Mukoza,mukus (sümük) salgısını üretir.

Burun boşluğunun iç yüzeyini örten mukoza tabakasında çok sayıda kılcal kan damarı bulunur ve mukozadaki salgı üreten hücrelerin arasından burun kılları çıkar.

Burundaki burun kılları ve mukusa salgısı hava ile giren toz ve mikropların tutulmasını sağlar.

Burundaki burun kanalları ve mukozadaki kılcal kan damarları havanın ısıtılıp nemlendirilmesini sağlar.

Burun boşluğunun üst kısmında koku alma duyu hücrelerinin bulunduğu ve koku alma duyu sinirlerinin bağlandığı yere sarı bölge veya koku alma alanı denir. Sarı bölge, kokuların algılandığı yerdir ve sarı bölgedeki koku alma duyu hücreleri mukus içinde gömülü haldedir. Sarı bölgede koku alma duyu sinirlerinin toplandığı yere koku soğancığı denir.

A) KOKU ALMA OLAYI:

Herhangi bir cismin kokusunun algılanabilmesi için o cisimden çıkan gaz halindeki koku taneciklerinin havaya karışması gerekir. Havaya karışan koku tanecikleri hava ile birlikte burun deliklerinden girerek burun boşluğundan geçer. Bu sırada havadaki toz ve mikroplar tutulur, hava ısıtılıp nemlendirilir ve hava sarı bölgeye gelir.

Sarı bölgeye gelen koku tanecikleri mukus (sümük) içinde çözünerek (eriyerek), mukus içinde gömülü olan koku alma duyu hücrelerini uyarır. Koku alma duyu hücreleri bu uyarıları (koku soğancığında bulunan) koku alma duyu sinirlerine aktarır ve (bilgi yelpazesi.net) uyarılar koku alma duyu sinirleri ile beynin koku alma duyu merkezine iletilir. Gelen uyartılar beyin tarafından değerlendirilir ve koku alma olayı gerçekleşir (koku algılanmış olur).


B) BURUN SAĞLIĞI VE KORUNMASI:

Burun sağlığını korumak için;

1- Burun temiz tutulmalıdır.
2- Burun kılları kopartılmamalıdır.
3- Burun karıştırılmamalıdır. (Mukozanın zarar görmemesi için).
4- Keskin ve yakıcı kokulu maddelerden (asit, amonyak,..) uzak durulmalıdır.
5- Burun kanamalarında burun kemikleri sıkılmalı ya da burun üzerine buz konulmalıdır.
6- Nezle ve gribe karşı C vitamini içeren besinler alınmalıdır.
7- Burun tıkanmışsa temizlenmelidir.
8- Sinüzite yakalanmamak için burna bol su verilmelidir.

1- Bir cismin kokusunun algılanabilmesi için koku taneciklerinin havaya karışması (havada çözünmesi), hava ile gelen koku taneciklerinin sarı bölgedeki mukusta çözünmesi (ve koku alma duyu hücrelerini uyarması) gerekir.
2- Sarı bölgedeki mukus;
  • Koku alma duyu hücrelerinin nemli kalmasını sağlar.
  • Keskin ve yakıcı kokulara karşı koku alma duyu hücrelerinin ve sinirlerinin korunmasını sağlar.
  • Koku taneciklerinin çözünmesini sağlar.

3- Burunda, koku alma duyusu çabuk yorulur. Bu nedenle burun uzun süre aynı kokuyu algılayamaz. Bu olaya koku yorgunluğu denir. (Koku yorgunluğu, kötü kokuların burna zarar vermesini engeller).
4- Burun, 2000 – 4000 çeşit kokuyu tanıyabilir, birbirinden ayırt edebilir.
5- Grip ve nezle durumunda, burunda fazla mukus salgılanır. Bu nedenle koku taneciklerinin sarı bölgeye gelmesi ve sarı bölgedeki mukusta çözünerek koku alma duyu hücrelerini uyarması güçleşir. Bu nedenle koku daha az algılanır.
6- Burun kemiklerinin üst kısmındaki (arasındaki) hava boşluğuna sinüs denir. (Sinüslerin iç yüzeyi nemli zarla örtülüdür). Sinüslerin iltihaplanması sonucu sinüzit hastalığı oluşur. Bu hastalıkta baş ağrısı, soluk alıp verme güçlüğü ve burun tıkanması ortaya çıkar.
7- Koku veren cismin taneciklerinin burun deliklerine geliş zamanları arasındaki fark, bu cismin hangi yönde olduğunun tahmin edilmesini sağlar.
8- Göz çukurundan burun boşluğuna açılan kanallar vardır. Ağlayan insanlarda fazla salgılanan gözyaşı, bu kanallardan burun boşluğuna gelir ve gözyaşı etkisiyle mukozadaki salgı üreten hücreler uyarılır ve daha fazla mukus (sümük) salgılanmasına neden olur.
Global Bilgiler  /  at  22:54  /  No comments

Global Bilgiler
Burun, hem koku alma duyu organı hem de solunum sistemi organıdır. Burnun ön tarafı kıkırdaktan, arka tarafı kemikten yapılmış, üstü ise deri ile örtülmüştür. Burun ön taraftan burun delikleri ile dışarı açılır, arka taraftan da yutağa bağlıdır ve burnun iç kısmı sapan kemiği ile ikiye ayrılmıştır. Burunda; burun kılları, burun kanalları, kılcal kan damarları, mukoza, koku alma duyu hücreleri bulunur ve koku alma duyu sinirleri çıkar.

Burun boşluğunun iç yüzeyini örten ve salgı üreten hücrelerin oluşturduğu (epitelyum) dokuya mukoza denir. Mukoza,mukus (sümük) salgısını üretir.

Burun boşluğunun iç yüzeyini örten mukoza tabakasında çok sayıda kılcal kan damarı bulunur ve mukozadaki salgı üreten hücrelerin arasından burun kılları çıkar.

Burundaki burun kılları ve mukusa salgısı hava ile giren toz ve mikropların tutulmasını sağlar.

Burundaki burun kanalları ve mukozadaki kılcal kan damarları havanın ısıtılıp nemlendirilmesini sağlar.

Burun boşluğunun üst kısmında koku alma duyu hücrelerinin bulunduğu ve koku alma duyu sinirlerinin bağlandığı yere sarı bölge veya koku alma alanı denir. Sarı bölge, kokuların algılandığı yerdir ve sarı bölgedeki koku alma duyu hücreleri mukus içinde gömülü haldedir. Sarı bölgede koku alma duyu sinirlerinin toplandığı yere koku soğancığı denir.

A) KOKU ALMA OLAYI:

Herhangi bir cismin kokusunun algılanabilmesi için o cisimden çıkan gaz halindeki koku taneciklerinin havaya karışması gerekir. Havaya karışan koku tanecikleri hava ile birlikte burun deliklerinden girerek burun boşluğundan geçer. Bu sırada havadaki toz ve mikroplar tutulur, hava ısıtılıp nemlendirilir ve hava sarı bölgeye gelir.

Sarı bölgeye gelen koku tanecikleri mukus (sümük) içinde çözünerek (eriyerek), mukus içinde gömülü olan koku alma duyu hücrelerini uyarır. Koku alma duyu hücreleri bu uyarıları (koku soğancığında bulunan) koku alma duyu sinirlerine aktarır ve (bilgi yelpazesi.net) uyarılar koku alma duyu sinirleri ile beynin koku alma duyu merkezine iletilir. Gelen uyartılar beyin tarafından değerlendirilir ve koku alma olayı gerçekleşir (koku algılanmış olur).


B) BURUN SAĞLIĞI VE KORUNMASI:

Burun sağlığını korumak için;

1- Burun temiz tutulmalıdır.
2- Burun kılları kopartılmamalıdır.
3- Burun karıştırılmamalıdır. (Mukozanın zarar görmemesi için).
4- Keskin ve yakıcı kokulu maddelerden (asit, amonyak,..) uzak durulmalıdır.
5- Burun kanamalarında burun kemikleri sıkılmalı ya da burun üzerine buz konulmalıdır.
6- Nezle ve gribe karşı C vitamini içeren besinler alınmalıdır.
7- Burun tıkanmışsa temizlenmelidir.
8- Sinüzite yakalanmamak için burna bol su verilmelidir.

1- Bir cismin kokusunun algılanabilmesi için koku taneciklerinin havaya karışması (havada çözünmesi), hava ile gelen koku taneciklerinin sarı bölgedeki mukusta çözünmesi (ve koku alma duyu hücrelerini uyarması) gerekir.
2- Sarı bölgedeki mukus;
  • Koku alma duyu hücrelerinin nemli kalmasını sağlar.
  • Keskin ve yakıcı kokulara karşı koku alma duyu hücrelerinin ve sinirlerinin korunmasını sağlar.
  • Koku taneciklerinin çözünmesini sağlar.

3- Burunda, koku alma duyusu çabuk yorulur. Bu nedenle burun uzun süre aynı kokuyu algılayamaz. Bu olaya koku yorgunluğu denir. (Koku yorgunluğu, kötü kokuların burna zarar vermesini engeller).
4- Burun, 2000 – 4000 çeşit kokuyu tanıyabilir, birbirinden ayırt edebilir.
5- Grip ve nezle durumunda, burunda fazla mukus salgılanır. Bu nedenle koku taneciklerinin sarı bölgeye gelmesi ve sarı bölgedeki mukusta çözünerek koku alma duyu hücrelerini uyarması güçleşir. Bu nedenle koku daha az algılanır.
6- Burun kemiklerinin üst kısmındaki (arasındaki) hava boşluğuna sinüs denir. (Sinüslerin iç yüzeyi nemli zarla örtülüdür). Sinüslerin iltihaplanması sonucu sinüzit hastalığı oluşur. Bu hastalıkta baş ağrısı, soluk alıp verme güçlüğü ve burun tıkanması ortaya çıkar.
7- Koku veren cismin taneciklerinin burun deliklerine geliş zamanları arasındaki fark, bu cismin hangi yönde olduğunun tahmin edilmesini sağlar.
8- Göz çukurundan burun boşluğuna açılan kanallar vardır. Ağlayan insanlarda fazla salgılanan gözyaşı, bu kanallardan burun boşluğuna gelir ve gözyaşı etkisiyle mukozadaki salgı üreten hücreler uyarılır ve daha fazla mukus (sümük) salgılanmasına neden olur.

0 yorum:

KULAK (İŞİTME DUYU ORGANI)

Global Bilgiler
Kulak, işitme duyu organıdır. Çevreden gelen ses dalgalarının (sinirsel uyartılara çevirerek) işitilmesini ve denge olayının gerçekleşmesini sağlar. Kulak, başın her iki yanında, şakak kemikleri içindeki oyuğa yerleşmiştir.

Kulak dıştan içe doğru dış kulak, orta kulak ve iç kulak olmak üzere üç bölümden oluşur.

A) KULAĞIN BÖLÜMLERİ:

1- Dış Kulak:

Dış kulak, kulak kepçesi ve kulak yolundan oluşur.

Kulak kepçesi, kıkırdaktan yapılmış, üzeri deri ile örtülmüş ve kıvrımlı yapıya sahip olan kısımdır. Kulak kepçesi, çevreden gelen ses dalgalarını toplayarak kulak yoluna iletir.

Kulak yolu, kulak kepçesi ile kulak zarı arasında uzanan 2 – 3 cm uzunlundaki kanaldır. Kulak yoluna işitme kanalı da denir. Kulak yolu, kulak kepçesi tarafından toplanan ses dalgalarının kulak zarına iletilmesini ve kulak zarının titreşmesini sağlar.

Kulak yolunda bulunan salgı bezleri kulak kiri denilen sarı renkli salgı üretirler. Kulak kiri, kulağa giren toz ve mikropların tutulmasını, kulak zarının nemli ve esnek olmasını sağlar ve kulak zarının yırtılmasının önler.

2- Orta Kulak:

Orta kulak, kulak zarı ile dış kulağa, oval pencere ile de iç kulağa bağlıdır. Orta kulakta kulak zarı, çekiç–örs–üzengi kemikleri bulunur ve orta kulağın içi havayla doludur.

Kulak yolu ile gelen ses dalgaları kulak zarına çarparak kulak zarını titreştirir. Kulak zarı titreşince buraya bağlı olan çekiç–örs–üzengi kemikleri de titreşir. Bu kemikler, kulak zarından aldıkları ses titreşimlerinin şiddetini arttırarak bu titreşimleri iç kulaktaki oval pencereye verirler.

Orta kulağı yutağa bağlayan boruya östaki borusu denir. Östaki borusu dış kulak ile orta kulak arasındaki (kulak zarının her iki yanındaki) hava basıncının dengelenmesini ve kulak zarının yırtılmamasını sağlar.

3- İç Kulak:

Orta kulağa oval pencere ile bağlıdır. İç kulakta oval pencere, dalız, salyangoz, yarım daire kanalları, tulumcuk, kesecik, işitme duyu hücreleri, işitme duyu sinirleri, denge ile ilgili sinirler bulunur ve iç kulağın içi sıvıyla doludur.

Orta kulaktan gelen ses titreşimlerini alan ve salyangoza ileten organa dalız denir.

İç kulakta işitme duyu hücrelerinin bulunduğu, işitme duyu sinirlerinin bağlandığı ve içi sıvıyla dolu olan organa salyangoz denir. (Salyangozun içi lenf sıvısıyla doludur). Salyangozda, işitme duyu hücrelerinin bulunduğu organa korti organı denir.

Beyincik ile birlikte vücudun dengesini sağlayan ve içi sıvıyla dolu olan kanallara yarım daire kanalları denir. Yarım daire kanalları üç tane olup vücudun dengesini hem beyincik hem de buraya bağlı olan tulumcuk ve kesecik denilen torbalar sayesinde sağlar. Yarım daire kanallarına denge ile ilgili sinirler bağlıdır. Bu sinirler, yarım daire kanallarındaki uyartıyı önce beyine buradan da beyinciğe götürür.

B) İŞİTME OLAYI:

Ses, havada dalgalar (su dalgaları gibi) halinde yayılır. Çevreden gelen ses dalgaları kulak kepçesi tarafından toplanarak kulak yoluna iletilir ve kulak yolu ile kulak zarına getirilerek kulak zarı titreştirilir. Kulak zarı titreşince buraya bağlı olan çekiç–örs–üzengi kemikleri de titreşir ve bu kemikler ses titreşimlerinin şiddetini arttırarak bu titreşimleri oval pencereye verirler.

Oval penceredeki ses titreşimleri burada bulunan dalız ile (içindeki sıvıyı titreştirmesi sayesinde) alınarak salyangoza iletilir. Salyangoza gelen ses titreşimleri (salyangozda bulunan sıvıyı titreştirir ve korti organındaki duyu hücrelerini uyarır) korti organında bulunan işitme duyu hücreleri tarafından alınarak işitme duyu sinirlerine aktarılır ve sinirler yardımıyla beynin işitme duyu merkezine taşınır.

Gelen uyartılar beyin tarafından değerlendirilir ve işitme olayı gerçekleşir.


C) KULAK SAĞLIĞI VE KORUNMASI:

Kulak sağlığını korumak için;

1- Kulak yolu kirlendiğinde temizlenmelidir. (İşitme zorluğuna yol açabilir).
2- Ucu sivri eşyalarla kulak karıştırılmamalıdır. (Kulak zarı yırtılabilir).
3- Kulağa su kaçtığında temizlenmelidir.
4- Şiddetli darbelerden korunmalıdır. (Kulak zarı yırtılabilir veya kulak kemikleri yerlerinden oynayabilir).
5- Gürültülü (yüksek) ortamlarda bulunulmamalıdır.
6- Çok yüksek gürültüde ağız açılıp kulaklar kapatılmalıdır. (Ağızdan giren hava ile orta kulaktaki hava basıncını dengelemek için).
7- Yüksek sesle bağırılmamalıdır. (Kulak zarının gerilmesine neden olur).
8- Diş sağlığına dikkat edilmelidir. (Çürük dişler orta kulak iltihabına yol açar).
9- Rahatsızlıklarda doktora gidilmelidir.

D) İŞİTME BOZUKLUKLARI:

İşitme bozuklukları doğuştan veya sonrada hastalıklara veya kazalara bağlı olarak oluşabilir.

Kulak zarının sertleşmesi, orta kulaktaki kemiklerin kaynaşması veya iç kulaktaki zedelenmeler doğuştan sağırlığa yol açar.

Şiddetli darbeler sonucu kulak zarının yırtılması, kulak kemiklerinin yerinden oynaması veya işitme duyu sinirlerinin zedelenmesi sağırlığa yol açar.

Ağız ve burundan giren mikroplar östaki borusundan geçerek orta kulağa gelir ve orta kulak iltihabına yol açar. Tedavi edilmezse (bilgi yelpazesi.net) iltihap beyne geçebilir veya kulaktan dışarı akabilir. Bu hastalıkta kulakta çınlama, uğultu, şiddetli ağrı ve işitme bozuklukları görülür. Beyne geçen iltihap menenjit hastalığına yol açar.

1- Ses, havada (veya diğer maddesel ortamlarda) (su dalgaları gibi) dalgalar halinde yayılır.
2- Yüksek gürültülü ortamlarda ağız açılıp kulak kapatılmalıdır. Bu sayede dış kulaktan giren ses dalgalarının kulak zarına yaptığı basınç ile ağızdan girerek orta kulağa bağlı olan östaki borusu ile gelen havanın kulak zarında yaptığı basınç birbirini dengeler ve kulak zarı yırtılmaz.
3- Çekiç–örs–üzengi kemikleri şekillerinden dolayı bu isimleri alır ve vücudun en küçük kemikleridir.
4- Olduğu yerde sürekli dönen insanın yarım daire kanallarındaki sıvı da döner. İnsan durduğunda sıvı halen dönmeye devam eder ve insanda dönme hissi uyandırır.
5- Kulak zarına bağlı olan kaslar, düşük şiddetteki seste kulak zarını gerginleştirir, yüksek şiddetteki seste kulak zarının gerginliğini azaltır. Bu sayede ses iyi işitilir.
6- Oval pencerede zar bulunur. Çekiç kemiği kulak zarına, üzengi kemiği oval pencereye bağlıdır.
7- İnsan kulağı her sesi algılayamaz, duyamaz. Kulak, 16 – 20000 hertz (sn–1) frekansındaki seslere karşı duyarlıdır. (Her sesi algılasaydı kasların kasılıp gevşemesi bile duyulabilirdi).
8- Kulak kepçesi, üzerindeki girinti ve çıkıntılardan dolayı çevreden gelen ses dalgalarını yönlerine göre yansıtarak sesin geldiği yönün belirlenmesini sağlar.
9- Yarım daire kanallarının tulumcuğa bağlandığı yerde bulunan ampul şeklideki yapılar ile tulumcuk ve keseciğin içindeki CaCO3 kristallerinden oluşan otolit denilen denge taşları dengenin sağlanmasında görevlidir. Denge sinirleri önce beyne, sonra da beyinciğe gelir. Asıl dengeyi beyincik sağlar.
Global Bilgiler  /  at  22:50  /  No comments

Global Bilgiler
Kulak, işitme duyu organıdır. Çevreden gelen ses dalgalarının (sinirsel uyartılara çevirerek) işitilmesini ve denge olayının gerçekleşmesini sağlar. Kulak, başın her iki yanında, şakak kemikleri içindeki oyuğa yerleşmiştir.

Kulak dıştan içe doğru dış kulak, orta kulak ve iç kulak olmak üzere üç bölümden oluşur.

A) KULAĞIN BÖLÜMLERİ:

1- Dış Kulak:

Dış kulak, kulak kepçesi ve kulak yolundan oluşur.

Kulak kepçesi, kıkırdaktan yapılmış, üzeri deri ile örtülmüş ve kıvrımlı yapıya sahip olan kısımdır. Kulak kepçesi, çevreden gelen ses dalgalarını toplayarak kulak yoluna iletir.

Kulak yolu, kulak kepçesi ile kulak zarı arasında uzanan 2 – 3 cm uzunlundaki kanaldır. Kulak yoluna işitme kanalı da denir. Kulak yolu, kulak kepçesi tarafından toplanan ses dalgalarının kulak zarına iletilmesini ve kulak zarının titreşmesini sağlar.

Kulak yolunda bulunan salgı bezleri kulak kiri denilen sarı renkli salgı üretirler. Kulak kiri, kulağa giren toz ve mikropların tutulmasını, kulak zarının nemli ve esnek olmasını sağlar ve kulak zarının yırtılmasının önler.

2- Orta Kulak:

Orta kulak, kulak zarı ile dış kulağa, oval pencere ile de iç kulağa bağlıdır. Orta kulakta kulak zarı, çekiç–örs–üzengi kemikleri bulunur ve orta kulağın içi havayla doludur.

Kulak yolu ile gelen ses dalgaları kulak zarına çarparak kulak zarını titreştirir. Kulak zarı titreşince buraya bağlı olan çekiç–örs–üzengi kemikleri de titreşir. Bu kemikler, kulak zarından aldıkları ses titreşimlerinin şiddetini arttırarak bu titreşimleri iç kulaktaki oval pencereye verirler.

Orta kulağı yutağa bağlayan boruya östaki borusu denir. Östaki borusu dış kulak ile orta kulak arasındaki (kulak zarının her iki yanındaki) hava basıncının dengelenmesini ve kulak zarının yırtılmamasını sağlar.

3- İç Kulak:

Orta kulağa oval pencere ile bağlıdır. İç kulakta oval pencere, dalız, salyangoz, yarım daire kanalları, tulumcuk, kesecik, işitme duyu hücreleri, işitme duyu sinirleri, denge ile ilgili sinirler bulunur ve iç kulağın içi sıvıyla doludur.

Orta kulaktan gelen ses titreşimlerini alan ve salyangoza ileten organa dalız denir.

İç kulakta işitme duyu hücrelerinin bulunduğu, işitme duyu sinirlerinin bağlandığı ve içi sıvıyla dolu olan organa salyangoz denir. (Salyangozun içi lenf sıvısıyla doludur). Salyangozda, işitme duyu hücrelerinin bulunduğu organa korti organı denir.

Beyincik ile birlikte vücudun dengesini sağlayan ve içi sıvıyla dolu olan kanallara yarım daire kanalları denir. Yarım daire kanalları üç tane olup vücudun dengesini hem beyincik hem de buraya bağlı olan tulumcuk ve kesecik denilen torbalar sayesinde sağlar. Yarım daire kanallarına denge ile ilgili sinirler bağlıdır. Bu sinirler, yarım daire kanallarındaki uyartıyı önce beyine buradan da beyinciğe götürür.

B) İŞİTME OLAYI:

Ses, havada dalgalar (su dalgaları gibi) halinde yayılır. Çevreden gelen ses dalgaları kulak kepçesi tarafından toplanarak kulak yoluna iletilir ve kulak yolu ile kulak zarına getirilerek kulak zarı titreştirilir. Kulak zarı titreşince buraya bağlı olan çekiç–örs–üzengi kemikleri de titreşir ve bu kemikler ses titreşimlerinin şiddetini arttırarak bu titreşimleri oval pencereye verirler.

Oval penceredeki ses titreşimleri burada bulunan dalız ile (içindeki sıvıyı titreştirmesi sayesinde) alınarak salyangoza iletilir. Salyangoza gelen ses titreşimleri (salyangozda bulunan sıvıyı titreştirir ve korti organındaki duyu hücrelerini uyarır) korti organında bulunan işitme duyu hücreleri tarafından alınarak işitme duyu sinirlerine aktarılır ve sinirler yardımıyla beynin işitme duyu merkezine taşınır.

Gelen uyartılar beyin tarafından değerlendirilir ve işitme olayı gerçekleşir.


C) KULAK SAĞLIĞI VE KORUNMASI:

Kulak sağlığını korumak için;

1- Kulak yolu kirlendiğinde temizlenmelidir. (İşitme zorluğuna yol açabilir).
2- Ucu sivri eşyalarla kulak karıştırılmamalıdır. (Kulak zarı yırtılabilir).
3- Kulağa su kaçtığında temizlenmelidir.
4- Şiddetli darbelerden korunmalıdır. (Kulak zarı yırtılabilir veya kulak kemikleri yerlerinden oynayabilir).
5- Gürültülü (yüksek) ortamlarda bulunulmamalıdır.
6- Çok yüksek gürültüde ağız açılıp kulaklar kapatılmalıdır. (Ağızdan giren hava ile orta kulaktaki hava basıncını dengelemek için).
7- Yüksek sesle bağırılmamalıdır. (Kulak zarının gerilmesine neden olur).
8- Diş sağlığına dikkat edilmelidir. (Çürük dişler orta kulak iltihabına yol açar).
9- Rahatsızlıklarda doktora gidilmelidir.

D) İŞİTME BOZUKLUKLARI:

İşitme bozuklukları doğuştan veya sonrada hastalıklara veya kazalara bağlı olarak oluşabilir.

Kulak zarının sertleşmesi, orta kulaktaki kemiklerin kaynaşması veya iç kulaktaki zedelenmeler doğuştan sağırlığa yol açar.

Şiddetli darbeler sonucu kulak zarının yırtılması, kulak kemiklerinin yerinden oynaması veya işitme duyu sinirlerinin zedelenmesi sağırlığa yol açar.

Ağız ve burundan giren mikroplar östaki borusundan geçerek orta kulağa gelir ve orta kulak iltihabına yol açar. Tedavi edilmezse (bilgi yelpazesi.net) iltihap beyne geçebilir veya kulaktan dışarı akabilir. Bu hastalıkta kulakta çınlama, uğultu, şiddetli ağrı ve işitme bozuklukları görülür. Beyne geçen iltihap menenjit hastalığına yol açar.

1- Ses, havada (veya diğer maddesel ortamlarda) (su dalgaları gibi) dalgalar halinde yayılır.
2- Yüksek gürültülü ortamlarda ağız açılıp kulak kapatılmalıdır. Bu sayede dış kulaktan giren ses dalgalarının kulak zarına yaptığı basınç ile ağızdan girerek orta kulağa bağlı olan östaki borusu ile gelen havanın kulak zarında yaptığı basınç birbirini dengeler ve kulak zarı yırtılmaz.
3- Çekiç–örs–üzengi kemikleri şekillerinden dolayı bu isimleri alır ve vücudun en küçük kemikleridir.
4- Olduğu yerde sürekli dönen insanın yarım daire kanallarındaki sıvı da döner. İnsan durduğunda sıvı halen dönmeye devam eder ve insanda dönme hissi uyandırır.
5- Kulak zarına bağlı olan kaslar, düşük şiddetteki seste kulak zarını gerginleştirir, yüksek şiddetteki seste kulak zarının gerginliğini azaltır. Bu sayede ses iyi işitilir.
6- Oval pencerede zar bulunur. Çekiç kemiği kulak zarına, üzengi kemiği oval pencereye bağlıdır.
7- İnsan kulağı her sesi algılayamaz, duyamaz. Kulak, 16 – 20000 hertz (sn–1) frekansındaki seslere karşı duyarlıdır. (Her sesi algılasaydı kasların kasılıp gevşemesi bile duyulabilirdi).
8- Kulak kepçesi, üzerindeki girinti ve çıkıntılardan dolayı çevreden gelen ses dalgalarını yönlerine göre yansıtarak sesin geldiği yönün belirlenmesini sağlar.
9- Yarım daire kanallarının tulumcuğa bağlandığı yerde bulunan ampul şeklideki yapılar ile tulumcuk ve keseciğin içindeki CaCO3 kristallerinden oluşan otolit denilen denge taşları dengenin sağlanmasında görevlidir. Denge sinirleri önce beyne, sonra da beyinciğe gelir. Asıl dengeyi beyincik sağlar.

0 yorum:

GÖZ (GÖRME DUYU ORGANI)

Global BilgileGöz, görme duyu organıdır. Göz, kafatasının önündeki göz çukuru (yuvarlağı) içinde bulunur.

Gözde görme olayını sağlayan görme duyu hücreleri ile görüntüyü beyne iletebilen görme duyu sinirleri bulunur. Gözdeki görme duyu hücreleri tarafından alınan uyarılar (duyular = görüntüler), görme duyu sinirleri ile beynin görme duyu merkezine iletilir ve gelen uyarılar (duyular) burada değerlendirilerek görme olayı gerçekleştirilir.

A) GÖZÜN BÖLÜMLERİ:

Göz, dıştan içe doğru sert tabaka (göz akı), damar tabaka ve ağ tabaka (retina) olmak üzere üç kısımdan oluşur.

1- Sert Tabaka (Göz Akı):

Gözün en dış kısmındaki gözü dıştan saran, gözü dış etkilerden koruyan beyaz renkli koruyucu tabakadır. Sert tabakada kan damarları bulunmaz.

Sert tabaka gözün ön kısmında küreselleşerek saydam tabakayı oluşturur.

Saydam Tabaka (Kornea):

Sert tabakanın gözün ön kısmında küreselleşmesiyle oluşan tabakaya saydam tabaka denir. Saydam tabaka göze ışığın ilk geldiği yerdir. Saydam tabaka göze gelen ışığı kırarak göz bebeğine düşürür.

2- Damar Tabaka:

Sert tabaka ile ağ tabaka arasında bulunan tabakadır. Damar tabakanın yapısında çok sayıda kılcal kan damarı ve siyah renk pigmentleri (tanecikleri) bulunur.

Damar tabakadaki kan damarları göz hücrelerini besler, siyah renk pigmentleri ise gözünün içinin karanlık olmasını, yansıma olmamasını ve net görüntü elde edilmesini sağlar.

Damar tabaka gözün ön kısmında iris ve göz bebeğini oluşturur.

İris:

Gözün ön kısmında, düz kaslardan yapılan renkli (siyah, kahverengi, mavi, yeşil, ela) tabakadır.

İris dışarıdan gelen ışığın miktarına göre büyüyüp küçülerek göz bebeğinin büyüyüp küçülmesini sağlar.

Göz Bebeği:

Gözün ön kısmında ve irisin ortasında bulunan açıklıktır. Göz bebeği, göze gelen ışığın gözün iç kısmına ilk girdiği yerdir. Göz bebeği, iris sayesinde büyüyüp küçülerek göze giren ışık miktarını ayarlar.

Göze fazla ışık gelirse iris incelir, uzar, genişler ve bu sayede göz bebeğini küçülterek göze az ışık girmesini (ve yansıma olmayıp net görüntü oluşmasını) sağlar.

Göze az ışık gelirse iris kısalır, daralır, küçülür ve bu sayede göz bebeğini büyülterek göze fazla ışık girmesini (net görüntü oluşmasını) sağlar.

3- Ağ Tabaka (Retina):

Gözün en iç tabakasıdır. Gözdeki görme duyu hücreleri bu tabakada bulunur, görme duyu sinirleri bu tabakadan çıkar ve görme olayı bu tabakada gerçekleşir.

Görme duyu hücreleri ağ tabakanın her yerinde bulunabilir ve bu nedenle görüntü ağ tabakada herhangi yerde oluşabilir. Fakat en net görüntü sarı benekte oluşur.

Ağ tabakada bulunan görme duyu hücreleri çubuk (çomak) ve koni şeklinde olabilir. Çubuk şeklindeki görme duyu hücreleri az ışıkta (karanlıkta) siyah ve beyaz renklerin görülmesini, koni şeklindeki görme duyu hücreleri fazla ışıkta (aydınlıkta) diğer renklerin görülmesini sağlar.

Ağ tabaka gözün ön kısmında göz merceğini oluşturur. Sarı benek ve kör nokta da ağ tabakada bulunur.

Sarı Benek (Sarı Leke):

Ağ tabakada en net görüntünün oluştuğu yerdir ve göz bebeğinin tam karşısında bulunur. Görüntü sarı benekte ters olarak oluşur.

Kör Nokta:

Sarı beneğin altında bulunan, görme duyu sinirlerinin gözden çıktığı yerdir. Kör noktada görme duyu hücreleri bulunmaz ve burada görüntü oluşmaz.

Göz Merceği (Lens):

Ağ tabakanın gözün ön kısmındaki bölümüdür. Göz merceği, göz bebeği ve irisin arkasında yer alan ince kenarlı bir mercektir. Göz merceği ağ ve damar tabakaya (kirpiksi) kaslar sayesinde bağlanmıştır.

Göz merceği, göz bebeğinden gelen ışınları, (kirpiksi) kaslar sayesinde incelip şişkinleşerek kırar ve sarı benek üzerine düşürür. Bu sayede göz uyumunu gerçekleştirir.

B) GÖZ UYUMU:

Bakılan cismin uzaklık ya da yakınlığına göre göz merceğinin kaslar sayesinde incelip şişkinleşerek (kalınlaşarak) cismin görüntüsünü sarı benek üzerine düşürmesine göz uyumu denir.

Yakındaki cisimlere bakıldığında göz merceği kasılarak şişkinleşir ve görüntüyü sarı benek üzerine düşürür. (Göz merceğinin şişkinleşmesi için kirpiksi kaslar gevşer. Göz merceği şişkinleşince yarıçapı küçülür, odak uzaklığı küçülür, kırıcılığı artar ve ışınları daha çok kırar).

Uzaktaki cisimlere bakıldığında göz merceği gevşeyerek incelir, uzar ve görüntüyü sarı benek üzerine düşürür. (Göz merceğinin incelmesi için kirpiksi kaslar kasılır. Göz merceği incelince yarıçapı büyür, odak uzaklığı büyür, kırıcılığı azalır ve ışınları daha az kırar).

Göz merceği her uzaklıktaki cisimler için göz uyumunu gerçekleştiremez. Göz merceği göze 25 cm ile 13 m uzaklıkta bulunan cisimler için göz uyumunu gerçekleştirebilir.

C) GÖZÜN YARDIMCI ORGANLARI (BÖLÜMLERİ):

1- Göz Kapakları:

Gözü dış etkilerden korur ve (göz kırpma sayesinde) gözün nemli kalmasını sağlar.

2- Kaşlar:

Alından gelen teri tutarak göz inmesini önler.

3- Kirpikler:

Göze gelen tozları tutarak göze girmesini önler.

4- Gözyaşı Bezleri:

Salgıladığı gözyaşı salgısı ile gözün temizlenmesini ve nemli olmasını sağlar.

5- Göz Kasları:

Gözün her yöne kolayca hareket etmesini sağlar (6 tanedir).

6- Yağ (Çapak) Bezleri:

Salgıladığı yağ salgısı ile gözün göz çukuru içinde kolay hareket etmesini ve göz çukurunun kaygan olmasını sağlar. Yağ bezleri göz kapaklarının kenarında bulunur.

D) GÖRME OLAYI:

Bir cismin görülebilmesi için o cismin ya ışık kaynağı olması ya da ışık kaynağı tarafından aydınlatılmış olması gerekir.

Cisme bakıldığında cisimden çıkan veya yansıyan ışınlar önce saydam tabakada kırılarak göz bebeğine gelir. Göz bebeği gelen ışığın (bilgi yelpazesi.net) miktarını (şiddetini) iris sayesinde ayarlar ve ışınlar göz bebeğinden geçerek göz merceğine gelir. (Ön odadan geçerek göz bebeğine düşer).

Işınlar göz merceğinde kırılarak (göz uyumu gerçekleştirilerek) ağ tabakadaki sarı benek üzerine düşer. (Göz bebeğinden sonra arka odadan geçer ve göz merceğine gelir). Sarı benek üzerine düşen ışınlar ters görüntü oluşturur ve burada oluşan görüntü görme duyu hücreleri (almaçları = reseptörleri) tarafından alınarak görme duyu sinirlerine aktarılır.

Görme duyu sinirleri görüntüyü beynin görme duyu merkezine iletir. Görme duyu merkezinde görüntü ile ilgili bilgiler değerlendirilir, ters olan görüntü düzeltilir ve görme olayı gerçekleşir.

Global Bilgiler



Global Bilgiler  /  at  22:46  /  No comments

Global BilgileGöz, görme duyu organıdır. Göz, kafatasının önündeki göz çukuru (yuvarlağı) içinde bulunur.

Gözde görme olayını sağlayan görme duyu hücreleri ile görüntüyü beyne iletebilen görme duyu sinirleri bulunur. Gözdeki görme duyu hücreleri tarafından alınan uyarılar (duyular = görüntüler), görme duyu sinirleri ile beynin görme duyu merkezine iletilir ve gelen uyarılar (duyular) burada değerlendirilerek görme olayı gerçekleştirilir.

A) GÖZÜN BÖLÜMLERİ:

Göz, dıştan içe doğru sert tabaka (göz akı), damar tabaka ve ağ tabaka (retina) olmak üzere üç kısımdan oluşur.

1- Sert Tabaka (Göz Akı):

Gözün en dış kısmındaki gözü dıştan saran, gözü dış etkilerden koruyan beyaz renkli koruyucu tabakadır. Sert tabakada kan damarları bulunmaz.

Sert tabaka gözün ön kısmında küreselleşerek saydam tabakayı oluşturur.

Saydam Tabaka (Kornea):

Sert tabakanın gözün ön kısmında küreselleşmesiyle oluşan tabakaya saydam tabaka denir. Saydam tabaka göze ışığın ilk geldiği yerdir. Saydam tabaka göze gelen ışığı kırarak göz bebeğine düşürür.

2- Damar Tabaka:

Sert tabaka ile ağ tabaka arasında bulunan tabakadır. Damar tabakanın yapısında çok sayıda kılcal kan damarı ve siyah renk pigmentleri (tanecikleri) bulunur.

Damar tabakadaki kan damarları göz hücrelerini besler, siyah renk pigmentleri ise gözünün içinin karanlık olmasını, yansıma olmamasını ve net görüntü elde edilmesini sağlar.

Damar tabaka gözün ön kısmında iris ve göz bebeğini oluşturur.

İris:

Gözün ön kısmında, düz kaslardan yapılan renkli (siyah, kahverengi, mavi, yeşil, ela) tabakadır.

İris dışarıdan gelen ışığın miktarına göre büyüyüp küçülerek göz bebeğinin büyüyüp küçülmesini sağlar.

Göz Bebeği:

Gözün ön kısmında ve irisin ortasında bulunan açıklıktır. Göz bebeği, göze gelen ışığın gözün iç kısmına ilk girdiği yerdir. Göz bebeği, iris sayesinde büyüyüp küçülerek göze giren ışık miktarını ayarlar.

Göze fazla ışık gelirse iris incelir, uzar, genişler ve bu sayede göz bebeğini küçülterek göze az ışık girmesini (ve yansıma olmayıp net görüntü oluşmasını) sağlar.

Göze az ışık gelirse iris kısalır, daralır, küçülür ve bu sayede göz bebeğini büyülterek göze fazla ışık girmesini (net görüntü oluşmasını) sağlar.

3- Ağ Tabaka (Retina):

Gözün en iç tabakasıdır. Gözdeki görme duyu hücreleri bu tabakada bulunur, görme duyu sinirleri bu tabakadan çıkar ve görme olayı bu tabakada gerçekleşir.

Görme duyu hücreleri ağ tabakanın her yerinde bulunabilir ve bu nedenle görüntü ağ tabakada herhangi yerde oluşabilir. Fakat en net görüntü sarı benekte oluşur.

Ağ tabakada bulunan görme duyu hücreleri çubuk (çomak) ve koni şeklinde olabilir. Çubuk şeklindeki görme duyu hücreleri az ışıkta (karanlıkta) siyah ve beyaz renklerin görülmesini, koni şeklindeki görme duyu hücreleri fazla ışıkta (aydınlıkta) diğer renklerin görülmesini sağlar.

Ağ tabaka gözün ön kısmında göz merceğini oluşturur. Sarı benek ve kör nokta da ağ tabakada bulunur.

Sarı Benek (Sarı Leke):

Ağ tabakada en net görüntünün oluştuğu yerdir ve göz bebeğinin tam karşısında bulunur. Görüntü sarı benekte ters olarak oluşur.

Kör Nokta:

Sarı beneğin altında bulunan, görme duyu sinirlerinin gözden çıktığı yerdir. Kör noktada görme duyu hücreleri bulunmaz ve burada görüntü oluşmaz.

Göz Merceği (Lens):

Ağ tabakanın gözün ön kısmındaki bölümüdür. Göz merceği, göz bebeği ve irisin arkasında yer alan ince kenarlı bir mercektir. Göz merceği ağ ve damar tabakaya (kirpiksi) kaslar sayesinde bağlanmıştır.

Göz merceği, göz bebeğinden gelen ışınları, (kirpiksi) kaslar sayesinde incelip şişkinleşerek kırar ve sarı benek üzerine düşürür. Bu sayede göz uyumunu gerçekleştirir.

B) GÖZ UYUMU:

Bakılan cismin uzaklık ya da yakınlığına göre göz merceğinin kaslar sayesinde incelip şişkinleşerek (kalınlaşarak) cismin görüntüsünü sarı benek üzerine düşürmesine göz uyumu denir.

Yakındaki cisimlere bakıldığında göz merceği kasılarak şişkinleşir ve görüntüyü sarı benek üzerine düşürür. (Göz merceğinin şişkinleşmesi için kirpiksi kaslar gevşer. Göz merceği şişkinleşince yarıçapı küçülür, odak uzaklığı küçülür, kırıcılığı artar ve ışınları daha çok kırar).

Uzaktaki cisimlere bakıldığında göz merceği gevşeyerek incelir, uzar ve görüntüyü sarı benek üzerine düşürür. (Göz merceğinin incelmesi için kirpiksi kaslar kasılır. Göz merceği incelince yarıçapı büyür, odak uzaklığı büyür, kırıcılığı azalır ve ışınları daha az kırar).

Göz merceği her uzaklıktaki cisimler için göz uyumunu gerçekleştiremez. Göz merceği göze 25 cm ile 13 m uzaklıkta bulunan cisimler için göz uyumunu gerçekleştirebilir.

C) GÖZÜN YARDIMCI ORGANLARI (BÖLÜMLERİ):

1- Göz Kapakları:

Gözü dış etkilerden korur ve (göz kırpma sayesinde) gözün nemli kalmasını sağlar.

2- Kaşlar:

Alından gelen teri tutarak göz inmesini önler.

3- Kirpikler:

Göze gelen tozları tutarak göze girmesini önler.

4- Gözyaşı Bezleri:

Salgıladığı gözyaşı salgısı ile gözün temizlenmesini ve nemli olmasını sağlar.

5- Göz Kasları:

Gözün her yöne kolayca hareket etmesini sağlar (6 tanedir).

6- Yağ (Çapak) Bezleri:

Salgıladığı yağ salgısı ile gözün göz çukuru içinde kolay hareket etmesini ve göz çukurunun kaygan olmasını sağlar. Yağ bezleri göz kapaklarının kenarında bulunur.

D) GÖRME OLAYI:

Bir cismin görülebilmesi için o cismin ya ışık kaynağı olması ya da ışık kaynağı tarafından aydınlatılmış olması gerekir.

Cisme bakıldığında cisimden çıkan veya yansıyan ışınlar önce saydam tabakada kırılarak göz bebeğine gelir. Göz bebeği gelen ışığın (bilgi yelpazesi.net) miktarını (şiddetini) iris sayesinde ayarlar ve ışınlar göz bebeğinden geçerek göz merceğine gelir. (Ön odadan geçerek göz bebeğine düşer).

Işınlar göz merceğinde kırılarak (göz uyumu gerçekleştirilerek) ağ tabakadaki sarı benek üzerine düşer. (Göz bebeğinden sonra arka odadan geçer ve göz merceğine gelir). Sarı benek üzerine düşen ışınlar ters görüntü oluşturur ve burada oluşan görüntü görme duyu hücreleri (almaçları = reseptörleri) tarafından alınarak görme duyu sinirlerine aktarılır.

Görme duyu sinirleri görüntüyü beynin görme duyu merkezine iletir. Görme duyu merkezinde görüntü ile ilgili bilgiler değerlendirilir, ters olan görüntü düzeltilir ve görme olayı gerçekleşir.

Global Bilgiler



0 yorum:

GÖZ KUSURLARI VE GÖZ HASTALIKLARI

Global Bilgiler

Göz kusurları, gözün yapısında meydana gelen bozukluklar sonucu doğuştan veya sonradan oluşabilir. Göz hastalıkları ise anne ve babadan çocuklarına (kalıtsal olarak) geçe hastalıklardır.

1- Miyopluk:
  • Yakını iyi (net) görür, uzağı iyi (net) göremez.
  • Görüntü ağ tabakanın (retinanın) önünde oluşur.
  • Göz yuvarlağının normalden uzun veya göz merceğinin normalden şişkin olması durumunda ortaya çıkar.
  • Kalın kenarlı (ıraksak) merceklerden yapılan gözlük veya lens kullanılarak görüntü ağ tabaka üzerine düşürülür ve net görüntü görülür.

Global Bilgiler

2- Hipermetropluk:
  • Uzağı iyi (net) görür, yakını iyi (net) göremez.
  • Görüntü ağ tabakanın (retinanın) arkasında oluşur.
  • Göz yuvarlağının normalden kısa veya göz merceğinin normalden ince olması durumunda ortaya çıkar.
  • İnce kenarlı (yakınsak) merceklerden yapılan gözlük veya lens kullanılarak görüntü ağ tabaka üzerine düşürülür ve net görüntü görülür.

Global Bilgiler

3- Astigmatlık:
  • Cisimler bulanık görülür.
  • Ağ tabaka üzerinde birkaç tane görüntü oluşur.
  • Saydam tabakanın (korneanın) veya göz merceğinin küresel olmaması (küreselliğinin bozulması) durumunda ortaya çıkar.
  • İnce ve kalın kenarlı merceklerden oluşan silindirik merceklerden yapılan gözlük veya lens kullanılarak düzeltilir.

4- Presbitlik:

  • Yaşlılarda yakını iyi görememe kusurudur.
  • Göz merceğinin esnekliğini kaybetmesi (yitirmesi), incelip kalınlaşamaması yani göz uyumu yapamaması durumunda ortaya çıkar.
  • İnce kenarlı merceklerden yapılan gözlük veya lens kullanılarak düzeltilir.
  • Göze 40 cm’ den daha yakın cisimleri göremezler ve cisimleri geriye doğru atarak görürler.

5- Katarakt:
  • Genelde yaşlılarda cisimlerin net görülememesi (bulanık görülmesi) kusurudur.
  • Göz merceğinin esnekliğinin ve saydamlığının (berraklığının) bozulması sonucu oluşur.
  • Ameliyatla düzeltilir.
  • İleri düzeyde ise körlüğe yol açar, tedavi edilemez.
  • Göz merceğinde iyon ve madensel tuzlar birikerek göz merceğinin saydamlığını bozar. Kirli pencereden az ışığın girmesine benzetilebilir.
  • Ameliyatla ya göz merceği temizlenir ya da yeni göz merceği takılır.

6- Şaşılık:
  • Gözü hareket ettiren kasların normalden uzun ya da kısa olması sonucu oluşur.
  • Ameliyatla düzeltilir.
  • Gözü sağa, sola, yukarıya, aşağıya, ileriye, geriye hareket ettiren 6 tane göz kası vardır.
  • Sol kas uzunsa sağa, sağ kas uzunsa sola doğru şaşılık oluşur.

7- Renk Körlüğü (Daltonizm):
  • Kırmızı ve yeşil renkleri ayırt edememe hastalığıdır.
  • Anne ve babadan çocuklara geçer, kalıtsal hastalıktır.
  • Tedavisi yoktur.
  • Renk körü hastalarına ehliyet verilmez.

F) GÖZ SAĞLIĞI VE KORUNMASI:

Göz sağlığını korumak için;

1- Göz temiz tutulmalıdır.
2- Başkalarına ait havlu, mendil gibi eşyalar kullanılmamalıdır.
3- Yakından uzun süre televizyon izlenmemelidir. (3 – 4 m uzaklıktan bakılmalıdır).
4- Okuma veya yazma sırasında göz ile cisimler arasındaki uzaklık 25 – 30 cm olmalıdır.
5- Göz aşırı ışıktan korunmalıdır. (Güneşli günlerde gözlük kullanılmalıdır).
6- Okuma veya yazma sırasında az veya fazla ışık engellenmelidir. (Beyaz kağıtlı kitap ile saman kağıtlı kitap arasındaki ışığı emme ve yansıtma farkı nedeniyle saman kağıtlı kitap daha rahat okunur).
7- Görme olayını güçlendirmek için A vitamini içeren besinler (havuç, yumurta, yeşil sebzeler) alınmalıdır.
8- Uzun süre televizyon ya da bilgisayara bakılması halinde veya sürekli uzağa ya da yakına bakılması halinde göz dinlendirilmelidir.
9- Rahatsızlıklarda doktora başvurulmalıdır.

Global Bilgiler

1- Bir cismin görülebilmesi için o cismin ya ışık kaynağı ya da ışık kaynağı tarafından aydınlatılmış olması ve cisimden çıkan veya yansıyan ışınların göze (saydam tabakaya) gelmesi gerekir.
2- Görüntü ağ tabakada her yerde oluşabilir. Fakat en net görüntü sarı benekte oluşur.
3- Kör noktada görme duyu hücreleri bulunmadığı için burada hiç görüntü oluşmaz.
4- Saydam tabaka ile iris arasındaki boşluğa (arasını dolduran sıvının olduğu yere) ön oda, iris ile göz merceği arasındaki boşluğa (arasını dolduran sıvının olduğu yere) arka oda denir. Ön ve arka odaların içi sıvı ile doludur.
5- Gözün içini dolduran sıvıya camsı cisim denir.
6- Duyu organlarında bulunan ve çevreden gelen uyarıları algılayabilen hücrelere duyu hücreleri veya duyu almaçları veya reseptör denir.
7- Görüntü sarı benekte ters (ve renksiz) olarak oluşur. Bu görüntü beyin tarafından düzeltilir (ve renklendirilir).
8- Göz kırpma, gözü dinlendirir ve gözün içinin nemli olmasını sağlar.
9- Göz;
Kendisine 13 m’den daha uzaktaki cisimleri, göz merceğini hareket ettirmeden yani göz uyumunu gerçekleştirmeden net olarak görür.
Kendisine 13 m ile 25 cm arasındaki uzaklıklarda bulunan cisimleri, göz merceğini inceltip şişkinleştirerek yani göz uyumunu gerçekleştirerek net olarak görür.
Kendisine 25 cm’den daha yakındaki cisimleri net olarak göremez.
10- Dürbün, fotoğraf makinesi, teleskop, mikroskop, kamera gibi araçların çalışma prensibi göz ile aynıdır.

Global Bilgiler  /  at  22:42  /  No comments

Global Bilgiler

Göz kusurları, gözün yapısında meydana gelen bozukluklar sonucu doğuştan veya sonradan oluşabilir. Göz hastalıkları ise anne ve babadan çocuklarına (kalıtsal olarak) geçe hastalıklardır.

1- Miyopluk:
  • Yakını iyi (net) görür, uzağı iyi (net) göremez.
  • Görüntü ağ tabakanın (retinanın) önünde oluşur.
  • Göz yuvarlağının normalden uzun veya göz merceğinin normalden şişkin olması durumunda ortaya çıkar.
  • Kalın kenarlı (ıraksak) merceklerden yapılan gözlük veya lens kullanılarak görüntü ağ tabaka üzerine düşürülür ve net görüntü görülür.

Global Bilgiler

2- Hipermetropluk:
  • Uzağı iyi (net) görür, yakını iyi (net) göremez.
  • Görüntü ağ tabakanın (retinanın) arkasında oluşur.
  • Göz yuvarlağının normalden kısa veya göz merceğinin normalden ince olması durumunda ortaya çıkar.
  • İnce kenarlı (yakınsak) merceklerden yapılan gözlük veya lens kullanılarak görüntü ağ tabaka üzerine düşürülür ve net görüntü görülür.

Global Bilgiler

3- Astigmatlık:
  • Cisimler bulanık görülür.
  • Ağ tabaka üzerinde birkaç tane görüntü oluşur.
  • Saydam tabakanın (korneanın) veya göz merceğinin küresel olmaması (küreselliğinin bozulması) durumunda ortaya çıkar.
  • İnce ve kalın kenarlı merceklerden oluşan silindirik merceklerden yapılan gözlük veya lens kullanılarak düzeltilir.

4- Presbitlik:

  • Yaşlılarda yakını iyi görememe kusurudur.
  • Göz merceğinin esnekliğini kaybetmesi (yitirmesi), incelip kalınlaşamaması yani göz uyumu yapamaması durumunda ortaya çıkar.
  • İnce kenarlı merceklerden yapılan gözlük veya lens kullanılarak düzeltilir.
  • Göze 40 cm’ den daha yakın cisimleri göremezler ve cisimleri geriye doğru atarak görürler.

5- Katarakt:
  • Genelde yaşlılarda cisimlerin net görülememesi (bulanık görülmesi) kusurudur.
  • Göz merceğinin esnekliğinin ve saydamlığının (berraklığının) bozulması sonucu oluşur.
  • Ameliyatla düzeltilir.
  • İleri düzeyde ise körlüğe yol açar, tedavi edilemez.
  • Göz merceğinde iyon ve madensel tuzlar birikerek göz merceğinin saydamlığını bozar. Kirli pencereden az ışığın girmesine benzetilebilir.
  • Ameliyatla ya göz merceği temizlenir ya da yeni göz merceği takılır.

6- Şaşılık:
  • Gözü hareket ettiren kasların normalden uzun ya da kısa olması sonucu oluşur.
  • Ameliyatla düzeltilir.
  • Gözü sağa, sola, yukarıya, aşağıya, ileriye, geriye hareket ettiren 6 tane göz kası vardır.
  • Sol kas uzunsa sağa, sağ kas uzunsa sola doğru şaşılık oluşur.

7- Renk Körlüğü (Daltonizm):
  • Kırmızı ve yeşil renkleri ayırt edememe hastalığıdır.
  • Anne ve babadan çocuklara geçer, kalıtsal hastalıktır.
  • Tedavisi yoktur.
  • Renk körü hastalarına ehliyet verilmez.

F) GÖZ SAĞLIĞI VE KORUNMASI:

Göz sağlığını korumak için;

1- Göz temiz tutulmalıdır.
2- Başkalarına ait havlu, mendil gibi eşyalar kullanılmamalıdır.
3- Yakından uzun süre televizyon izlenmemelidir. (3 – 4 m uzaklıktan bakılmalıdır).
4- Okuma veya yazma sırasında göz ile cisimler arasındaki uzaklık 25 – 30 cm olmalıdır.
5- Göz aşırı ışıktan korunmalıdır. (Güneşli günlerde gözlük kullanılmalıdır).
6- Okuma veya yazma sırasında az veya fazla ışık engellenmelidir. (Beyaz kağıtlı kitap ile saman kağıtlı kitap arasındaki ışığı emme ve yansıtma farkı nedeniyle saman kağıtlı kitap daha rahat okunur).
7- Görme olayını güçlendirmek için A vitamini içeren besinler (havuç, yumurta, yeşil sebzeler) alınmalıdır.
8- Uzun süre televizyon ya da bilgisayara bakılması halinde veya sürekli uzağa ya da yakına bakılması halinde göz dinlendirilmelidir.
9- Rahatsızlıklarda doktora başvurulmalıdır.

Global Bilgiler

1- Bir cismin görülebilmesi için o cismin ya ışık kaynağı ya da ışık kaynağı tarafından aydınlatılmış olması ve cisimden çıkan veya yansıyan ışınların göze (saydam tabakaya) gelmesi gerekir.
2- Görüntü ağ tabakada her yerde oluşabilir. Fakat en net görüntü sarı benekte oluşur.
3- Kör noktada görme duyu hücreleri bulunmadığı için burada hiç görüntü oluşmaz.
4- Saydam tabaka ile iris arasındaki boşluğa (arasını dolduran sıvının olduğu yere) ön oda, iris ile göz merceği arasındaki boşluğa (arasını dolduran sıvının olduğu yere) arka oda denir. Ön ve arka odaların içi sıvı ile doludur.
5- Gözün içini dolduran sıvıya camsı cisim denir.
6- Duyu organlarında bulunan ve çevreden gelen uyarıları algılayabilen hücrelere duyu hücreleri veya duyu almaçları veya reseptör denir.
7- Görüntü sarı benekte ters (ve renksiz) olarak oluşur. Bu görüntü beyin tarafından düzeltilir (ve renklendirilir).
8- Göz kırpma, gözü dinlendirir ve gözün içinin nemli olmasını sağlar.
9- Göz;
Kendisine 13 m’den daha uzaktaki cisimleri, göz merceğini hareket ettirmeden yani göz uyumunu gerçekleştirmeden net olarak görür.
Kendisine 13 m ile 25 cm arasındaki uzaklıklarda bulunan cisimleri, göz merceğini inceltip şişkinleştirerek yani göz uyumunu gerçekleştirerek net olarak görür.
Kendisine 25 cm’den daha yakındaki cisimleri net olarak göremez.
10- Dürbün, fotoğraf makinesi, teleskop, mikroskop, kamera gibi araçların çalışma prensibi göz ile aynıdır.

0 yorum:

GLİKOZ NEDİR?

Global Bilgiler
Dekstroz olarak adlandırılan ve kan şekeri olarak bilinen altı karbonlu bir monosakkarittir. Birçok bitkide ve ayrıca kanda bulunan bir şekerdir. Vücut için temel enerji kaynağıdır. Beyin ve sinir dokularının esas enerji kaynağıdır. Sakkarozdan daha az tatlıdır.

İnsan organizması için çok önemli olan maddelerden biri de “Glikoz”dur. Bilindiği gibi, glikoz bir karbonhidrattır ve vücutta en çok ve en kolay kullanılan enerji hammaddesidir.

Glikoz vücut hücrelerinde yakılıp karbondioksit, su ve enerjiye çevrilir. Kanın glikoz yoğunluğu 100 mi kanda 90-110 mg ‘dır. Bu yoğunluğun sürekli aynı sınırlar arasında korunması gerekmektedir.

Karbonhidratların en küçük yapıtaşıdır. Fotosentez ile bitkilerde üretilir. Çok sayıda glikoz özel bağlarla birleşerek nişastayı, selülozu ve glikojeni oluşturur. Kan sıvısında bulunan kan şekeri glikozdur.

Kanın glikoz yoğunluğundaki artış ya da düşüşler organizmada çeşitli bozukluklara neden olmaktadır. Glikoz yoğunluğundaki değişikliklerden en çok ve en ağır biçimde etkilenen organ sinir sistemidir. Çünkü sinir sistemi ve bunun yanı sıra gözün retina tabakası enerji gereksinimlerini hemen hemen yalnız glikozla karşılarlar. Bu nedenle sinir sisteminin glikoz azlığına [hipoglisemi) dayanıklılığı çok azdır.

Kan glikozu 70 mg altına düştüğünde, sinirlilik, huzursuzluk, zihin dağınıklığı, titreme ve kısa süreli kramplar gibi belirtiler ortaya çıkar. Glikoz yoğunluğu daha da düştüğünde yaygın kasılmalar ve tam bir bilinç kaybı gelişir. Glikoz azlığından kaynaklanan bu tablolar “Hipoglisemik koma” olarak bilinir. Bu belirtiler ortaya çıktığında hastaya hemen glikoz verilmelidir. Çünkü beyindeki sinir hücreleri glikozsuzluğa uzun süre dayanamazlar. Beyin hipoglisemiye {hipogliseminin şiddetine bağlı olarak) en fazla birkaç saat dayanabilir. Kanın glikoz yoğunluğundaki azalma kadar artma da tehlikelidir. Kan glikoz düzeyi yükseldiğinde, kanın ozmotik basıncı hücrelere göre çoğalır. Bu durum hücrelerin kana doğru sıvı kaybetmelerine neden olur. Bu durumdan da en fazla etkilenenler yine sinir hücreleridir. Kan glikozunun artması yani hiperglisemi de tıpkı hipoglisemi gibi bilinç kaybına neden olur. Buna “Hiperglisemik koma” ya da “Diabetik koma” denir. Besin yoluyla alman glikoz, vücudun enerji gereksinimini karşılamak için kullanılır. Fazla glikoz ise “Glikojene” dönüştürülüp, bu biçimiyle depo edilir. Vücuttaki en büyük glikojen deposu karaciğer ve kaslardır.

Glikozun Yapısı:

İnsülin vücuttaki glikozun kullanımı ve depolanması üzerine etkili olan bir hormondur. İnsülin hormonu kandaki glikozun kas ve yağ hücrelerine girişini kolaylaştırır. Böylece kanın glikoz miktarı azalmış olur. Bu azalma karaciğer hücrelerinde glikojen biçiminde depo edilmiş olan glikozun (depo-glikoz) yani glikojen biçiminden glikoz biçimine dönüşüp kana karışmasına neden olur. insülin etkisiyle kas ve yağ hücrelerine girmiş olan glikoz ve bu nedenle azalan kan glikozu, karaciğerden kana verilen glikozla yeniden çoğaltılır. Kaslara girmiş olan glikoz ya glikojen biçiminde depo edilir ya da o anki kas çalışmalarında enerji hammaddesi olarak kullanılır.

Kaslardaki glikoz azaldıkça, kan glikozundan gereksinimlerini karşılarlar. Yağ hücrelerine girmiş olan glikozun bir bölümü glikojen biçiminde depo edilirken, diğer önemli bölümü de yağa dönüştürülüp depo edilir. Gerek kaslardaki gerek karaciğerdeki ve gerekse yağ hücrelerindeki glikojen depolanması sınırsız değildir. Besin yoluyla ahnan fazla miktardaki glikoz, yeterince yapılamadığında, glikojen biçiminde depo edilir. Bu depolar dolunca kanın glikoz düzeyi (bilgi yelpazesi. com) yükselmeye başlar. Kan glikoz yoğunluğu 100 ml’de 180 mg.’ın üzerine çıktığında, fazla glikoz idrar yoluyla atılır, insülin salgılanması normal olan bir kişide (yani şeker hastası olmayan bir kimsede) besin yoluyla alman glikoz yeterli insülin salgılanmasıyla yakılır ya da glikojene ya da yağa çevrilerek depo edilir. Şeker hastasında ise insülin salgısı azdır. Buna bağlı olarak glikozun özellikle kas ve yağ hücrelerine girişi Önemli oranda azalmıştır, kaslara giremeyip depo edilemeyen ya da yakılamayan glikoz, bu durumda kanda birikmeye başlar. Kan glikozunun bir bölümü karaciğer hücrelerine girip burada depo edilebilir. Çünkü glikozun karaciğer hücrelerine girişi insülinsiz ortamda da yeterince olasıdır. Fakat bu deponun da dolmasından sonra kas ve yağ hücrelerine insülin azlığı nedeniyle giremeyen glikozun artık yüksek yoğunluklarda kanda birikmesinden başka bir seçeneği kalmaz. Kanın glikoz miktarı artınca, böbrekler yoluyla bir miktar glikoz idrar içinde* atılır. Fakat bu atılma, tek başına çok artmış olan kan glikozunu normal sınırlar arasına indirmeye her zaman yetmez. Özetle şunu diyebiliriz; insülin hormonu, glikozun kas ve yağ hücrelerine girip buralarda depo edilmesini ya da kullanılmasını kolaylaştırır. Şeker hastalarında insülin yeterince salgılanamaz. Bu nedenle besin yoluyla alınan glikoz kanda birikir. Bu hastalara dışardan insülin verildiğinde kandaki glikoz yoğunluğunun düştüğü görülür. Çünkü insülin etkisiyle glikoz kas ve yağ hücrelerine girip yakılmaya ya da depo edilmeye başlanır.

Kan glikoz yoğunluğu arttığında, pankreas bezinin Langerhans adacıklarında bulunan Beta hücrelerinden insülin salgısı artar. Kan glikozu azaldığında, insülin salgılanması da azalır. Sinir hücreleri, alyuvarlar (eritrositler) ve karaciğer hücreleri gibi vücuttaki bazı hücrelere glikoz girişi insülin hormonunun denetimi altında değildir.

Glikoz Hangi Besinlerde Bulunur?

Monosakkaritler diye tabir edilen basit şekerlerin en yaygını glikozdur. Aslında basit bir şeker olan glikoz, çok önemli bir karbonhidrattır. Glikoz, fotosentezin ana etmenlerinden biri olup, solunum başlamasını sağlar. Glikoz, renksiz, canlı özellikler gösteren, yapısal açıdan ve görev açısından en ufak parçadır. Genellikle bütün hücreler aynı yapıya sahiptirler. Ancak yer aldıkları dokuya göre veya işlevlerine göre bir takım farklılıkları olabilir. Glikoz, kristale benzer, mol ağırlığı 180 gram olan, kokusu olmayan, suyun içinde çözünebilen, son derece tatlı bir maddedir. İnsan ve hayvan bedeni için glikoz çok önemli bir maddedir. Bir takım kimyevi maddelerin sentezlenmesi, enerjinin ve canlılığın varlığı, glikozun parçalanması ile meydana gelir. Glikoz nerdeyse bütün meyvelerin içinde vardır. Glikoz çözeltileri bakterilerinin üremesini ve çoğalmasını engeller. Glikoz organizmaların hemen hemen tamamının başlıca enerji kaynağı konumundadır. Karaciğerde bir bölüm glikoz molekülünden glikojen yapılmaktadır. Normal bir insanın açken kanındaki glikoz miktarı ölçüldüğünde 100 mililitrede 70–110 mg gibi bir değer ile karşılaşılır.
Global Bilgiler  /  at  22:13  /  No comments

Global Bilgiler
Dekstroz olarak adlandırılan ve kan şekeri olarak bilinen altı karbonlu bir monosakkarittir. Birçok bitkide ve ayrıca kanda bulunan bir şekerdir. Vücut için temel enerji kaynağıdır. Beyin ve sinir dokularının esas enerji kaynağıdır. Sakkarozdan daha az tatlıdır.

İnsan organizması için çok önemli olan maddelerden biri de “Glikoz”dur. Bilindiği gibi, glikoz bir karbonhidrattır ve vücutta en çok ve en kolay kullanılan enerji hammaddesidir.

Glikoz vücut hücrelerinde yakılıp karbondioksit, su ve enerjiye çevrilir. Kanın glikoz yoğunluğu 100 mi kanda 90-110 mg ‘dır. Bu yoğunluğun sürekli aynı sınırlar arasında korunması gerekmektedir.

Karbonhidratların en küçük yapıtaşıdır. Fotosentez ile bitkilerde üretilir. Çok sayıda glikoz özel bağlarla birleşerek nişastayı, selülozu ve glikojeni oluşturur. Kan sıvısında bulunan kan şekeri glikozdur.

Kanın glikoz yoğunluğundaki artış ya da düşüşler organizmada çeşitli bozukluklara neden olmaktadır. Glikoz yoğunluğundaki değişikliklerden en çok ve en ağır biçimde etkilenen organ sinir sistemidir. Çünkü sinir sistemi ve bunun yanı sıra gözün retina tabakası enerji gereksinimlerini hemen hemen yalnız glikozla karşılarlar. Bu nedenle sinir sisteminin glikoz azlığına [hipoglisemi) dayanıklılığı çok azdır.

Kan glikozu 70 mg altına düştüğünde, sinirlilik, huzursuzluk, zihin dağınıklığı, titreme ve kısa süreli kramplar gibi belirtiler ortaya çıkar. Glikoz yoğunluğu daha da düştüğünde yaygın kasılmalar ve tam bir bilinç kaybı gelişir. Glikoz azlığından kaynaklanan bu tablolar “Hipoglisemik koma” olarak bilinir. Bu belirtiler ortaya çıktığında hastaya hemen glikoz verilmelidir. Çünkü beyindeki sinir hücreleri glikozsuzluğa uzun süre dayanamazlar. Beyin hipoglisemiye {hipogliseminin şiddetine bağlı olarak) en fazla birkaç saat dayanabilir. Kanın glikoz yoğunluğundaki azalma kadar artma da tehlikelidir. Kan glikoz düzeyi yükseldiğinde, kanın ozmotik basıncı hücrelere göre çoğalır. Bu durum hücrelerin kana doğru sıvı kaybetmelerine neden olur. Bu durumdan da en fazla etkilenenler yine sinir hücreleridir. Kan glikozunun artması yani hiperglisemi de tıpkı hipoglisemi gibi bilinç kaybına neden olur. Buna “Hiperglisemik koma” ya da “Diabetik koma” denir. Besin yoluyla alman glikoz, vücudun enerji gereksinimini karşılamak için kullanılır. Fazla glikoz ise “Glikojene” dönüştürülüp, bu biçimiyle depo edilir. Vücuttaki en büyük glikojen deposu karaciğer ve kaslardır.

Glikozun Yapısı:

İnsülin vücuttaki glikozun kullanımı ve depolanması üzerine etkili olan bir hormondur. İnsülin hormonu kandaki glikozun kas ve yağ hücrelerine girişini kolaylaştırır. Böylece kanın glikoz miktarı azalmış olur. Bu azalma karaciğer hücrelerinde glikojen biçiminde depo edilmiş olan glikozun (depo-glikoz) yani glikojen biçiminden glikoz biçimine dönüşüp kana karışmasına neden olur. insülin etkisiyle kas ve yağ hücrelerine girmiş olan glikoz ve bu nedenle azalan kan glikozu, karaciğerden kana verilen glikozla yeniden çoğaltılır. Kaslara girmiş olan glikoz ya glikojen biçiminde depo edilir ya da o anki kas çalışmalarında enerji hammaddesi olarak kullanılır.

Kaslardaki glikoz azaldıkça, kan glikozundan gereksinimlerini karşılarlar. Yağ hücrelerine girmiş olan glikozun bir bölümü glikojen biçiminde depo edilirken, diğer önemli bölümü de yağa dönüştürülüp depo edilir. Gerek kaslardaki gerek karaciğerdeki ve gerekse yağ hücrelerindeki glikojen depolanması sınırsız değildir. Besin yoluyla ahnan fazla miktardaki glikoz, yeterince yapılamadığında, glikojen biçiminde depo edilir. Bu depolar dolunca kanın glikoz düzeyi (bilgi yelpazesi. com) yükselmeye başlar. Kan glikoz yoğunluğu 100 ml’de 180 mg.’ın üzerine çıktığında, fazla glikoz idrar yoluyla atılır, insülin salgılanması normal olan bir kişide (yani şeker hastası olmayan bir kimsede) besin yoluyla alman glikoz yeterli insülin salgılanmasıyla yakılır ya da glikojene ya da yağa çevrilerek depo edilir. Şeker hastasında ise insülin salgısı azdır. Buna bağlı olarak glikozun özellikle kas ve yağ hücrelerine girişi Önemli oranda azalmıştır, kaslara giremeyip depo edilemeyen ya da yakılamayan glikoz, bu durumda kanda birikmeye başlar. Kan glikozunun bir bölümü karaciğer hücrelerine girip burada depo edilebilir. Çünkü glikozun karaciğer hücrelerine girişi insülinsiz ortamda da yeterince olasıdır. Fakat bu deponun da dolmasından sonra kas ve yağ hücrelerine insülin azlığı nedeniyle giremeyen glikozun artık yüksek yoğunluklarda kanda birikmesinden başka bir seçeneği kalmaz. Kanın glikoz miktarı artınca, böbrekler yoluyla bir miktar glikoz idrar içinde* atılır. Fakat bu atılma, tek başına çok artmış olan kan glikozunu normal sınırlar arasına indirmeye her zaman yetmez. Özetle şunu diyebiliriz; insülin hormonu, glikozun kas ve yağ hücrelerine girip buralarda depo edilmesini ya da kullanılmasını kolaylaştırır. Şeker hastalarında insülin yeterince salgılanamaz. Bu nedenle besin yoluyla alınan glikoz kanda birikir. Bu hastalara dışardan insülin verildiğinde kandaki glikoz yoğunluğunun düştüğü görülür. Çünkü insülin etkisiyle glikoz kas ve yağ hücrelerine girip yakılmaya ya da depo edilmeye başlanır.

Kan glikoz yoğunluğu arttığında, pankreas bezinin Langerhans adacıklarında bulunan Beta hücrelerinden insülin salgısı artar. Kan glikozu azaldığında, insülin salgılanması da azalır. Sinir hücreleri, alyuvarlar (eritrositler) ve karaciğer hücreleri gibi vücuttaki bazı hücrelere glikoz girişi insülin hormonunun denetimi altında değildir.

Glikoz Hangi Besinlerde Bulunur?

Monosakkaritler diye tabir edilen basit şekerlerin en yaygını glikozdur. Aslında basit bir şeker olan glikoz, çok önemli bir karbonhidrattır. Glikoz, fotosentezin ana etmenlerinden biri olup, solunum başlamasını sağlar. Glikoz, renksiz, canlı özellikler gösteren, yapısal açıdan ve görev açısından en ufak parçadır. Genellikle bütün hücreler aynı yapıya sahiptirler. Ancak yer aldıkları dokuya göre veya işlevlerine göre bir takım farklılıkları olabilir. Glikoz, kristale benzer, mol ağırlığı 180 gram olan, kokusu olmayan, suyun içinde çözünebilen, son derece tatlı bir maddedir. İnsan ve hayvan bedeni için glikoz çok önemli bir maddedir. Bir takım kimyevi maddelerin sentezlenmesi, enerjinin ve canlılığın varlığı, glikozun parçalanması ile meydana gelir. Glikoz nerdeyse bütün meyvelerin içinde vardır. Glikoz çözeltileri bakterilerinin üremesini ve çoğalmasını engeller. Glikoz organizmaların hemen hemen tamamının başlıca enerji kaynağı konumundadır. Karaciğerde bir bölüm glikoz molekülünden glikojen yapılmaktadır. Normal bir insanın açken kanındaki glikoz miktarı ölçüldüğünde 100 mililitrede 70–110 mg gibi bir değer ile karşılaşılır.

0 yorum:

TUZLU TOPRAKLARIN REHABILITASYONU VE AĞAÇLANDIRILMASI


Global Bilgiler
Toprak Reaksiyonu
Toprak reaksiyonu, toprağın asitliliğini, alkaliliğini veya nötral durumunu ifade etmektedir. Yani toprakta bulunan hidrojen iyonlarının az veya çok olduğunu göstermektedir. Toprak reaksiyonu (pH) ile gösterilir. Suda H+ ve OH - iyonları birbirine eşit olduğu takdirde su nötral durumdadır. Saf suyun pH’ı 7’dir. pH değerinin bir rakam artışı veya eksilişi, H+ ve OH- konsantrasyonunun 10 misli artmasına veya eksilmesine sebep olur. Yani pH 7’den 8’e çıkarsa, topraktaki OH- grubu 10 misli artmaktadır. H+ ve OH- konsantrasyonlarının çarpımı daima sabit olup biri arttığında diğeri azalır. Toprak çözeltisinde serbest hidrojen (H+) iyonlarının konsantrasyonu, hidroksit (OH-) iyonlarından fazla ise çözelti asittir.Bu durumun tersi olursa çözelti alkalindir. Yani pH 7’den küçük ise asit, 7’den büyük ise alkalin, 7 ise nötr durumu gösterir.
Nemli bölge topraklarında pH, 7’in altında, kurak bölge topraklarda ise 7’nin üzerindedir. Yağışlı  bölgelerde,  toprak  yıkanır.  Böylece  sudaki  hidrojen  katyonları  topraktaki  metal katyonların yani Ca, Mg, K ve Na gibi katyonların yerine geçer ve hidrojen iyon konsantrasyonu artarak toprak asitlenir. Kurak bölgelerde ise, topraktaki bazların yıkanması son derece sınırlıdır. Bu yüzden kurak bölge toprakları alkalin reaksiyon gösterir.
Kireçli topraklar fazla miktarda kalsiyum Karbonat (CaCO3) ihtiva eder. Kalsiyum karbonatın suda çözülmesi ile OH- artışı meydana gelir ve pH 8.3 kadar yükselir.
Kurak bölgelerde Sodyum (Na), Sodyum Karbonat halinde toprakta birikir ve pH 10 a kadar yükselebilir (Alkalileşme). Nemli bölgelerde toprağın yıkanması sonucunda, sodyum topraktan uzaklaşır. Tuz, topraklarda eriyik halde bulunur ve toprak çözeltisinin osmetik basıncını artırır. Böylece suyun yukarı doğru çıkmasını güçleştirir.
Tuzlanma
Tuzlanma, toprağın alt horizonunda veya ana materyalde bulunan tuzların toprak yüzeyine kadar çıkması ile meydana gelir. Bu tip topraklar, bol miktarda Na, Ca, Mg ve K tuzları ihtiva eder. Tuzlu topraklarda, toprak profil yapısı olmadığı için toprak strüktürsüzdür. Yani toprak parçacıkları kesek, kırıntı, blok ve prizma şeklinde birleşip taneli, küremsi, levhamsı ve blokumsu gibi şekiller halinde sınıflandırılamazlar. Toprak strüktürü, topraktaki boşlukların şekillenmesi açısından önemli olup, toprakta su ve havanın dolaşımı ile hava hareketliliğini tayin eder. Tuzlu topraklarda, toprağın verim kapasitesi düşer ve tuz, bitkiler üzerinde zehirleyici etki yapar.
Drenajı iyi olmayan ve ana materyalde tuz bulunan tarım alanlarında yanlış sulama sonucunda tuzlanma olayı ortaya çıkmaktadır. Toprağın alt katlarına inen fazla sular, burada bulunan tuzları eriterek bünyelerine alırlar ve kapilarite ile yüzeye çıkarlar. Suyun buharlaşması sonucunda toprak içerisinde ve yüzeyinde birikirler.
Ormanların tahribatı ile bitkilerin kullandığı ve buharlaştırdığı yağış suları azalır ve suyun önemli bir bölümü toprağa intikal ederek yer altı su tablasını yükseltir. Gerçekten toprağa aşırı su verilirse, önce ana materyal, daha sonra da toprağın tamamı su ile doygun hale gelir. Toprak yüzeyine yükselen su beraberinde tuzları da getirir ve suların buharlaşması ile de tuzlanma olayı ortaya çıkar.
Düz havzaların alçak kısımlarında bulunan göllerin kenarlarında bulunan topraklarda taban suyu seviyesi yüksektir. Kapilaritenin etkisi ile de tuzlu sular yüzeye kadar gelir ve buharlaşmanın etkisi ile de toprakta birikir. Drenajı iyi olan yüksek yerlerde yıkanmadan dolayı tuzluluk görülmez veya bu sahalarda tuz birikimine toprağın derin kısımlarında rastlanır.
Erozyon sonucunda evaporit kökenli killi - milli - kumlu ana materyalin yüzeye çıkması  ile tuzlu topraklarda ortaya çıkar. Bu toprakların bünyesinde bol miktarda çözülebilir bikarbonat, sülfat, klor ve diğer katyonlar bulunur.
Tuzlu Topraklar
Yüksek miktarda çözünebilir tuzlar ihtiva eden topraklardır. Bu topraklar kurak ve yarı kurak bölgelerde drenajın yetersiz olduğu alanlarda yaygındır.
Yüksek miktardaki sodyum değeri ile diğer topraklardan ayrılır. Yağışlı bölgelerde toprak, su ve bitki arasında doğal dengenin bozulması halinde daha fazla su toprağa intikal etmekte ve bu da taban suyunun yükselmesine sebep olmaktadır. Bu durum genellikle düz yerlerdeki tarım ve mera alanlarında ortaya çıkmaktadır.
İşte asıl amaç, doğal dengenin bozulması ile toprağa intikal eden ilave suyu azaltacak tedbirler almaktır. Bu tedbirler içerisinde en önemlisi ağaçlandırmalardır. Böylece tuzlu taban suyundan etkilenen topraklar rehabilite edilir ve tuzlanmanın genişlemesi önlenmiş olur.
Tuzluluk yarı kurak ve kurak bölgelerde daha yaygındır. Bu bölgelerde yağışın yetersiz olmasından dolayı araziler alkali alt toprağa, nötr veya alkali üst toprağa sahiptirler.
Halofit
Tuzlu topraklara karşı dayanıklı olan bitkilerdir. Bu bitkilerin hücre özsuyu konsantrasyonu, tuzlu sudan fazla olduğu için tuzlu suyu çekme kudretine sahiptir.
Uygulama Yöntemi
(1) Ekolojik açıdan hassas bir dengeye sahip tuzlu ve potansiyel tuzlu geniş sahalarda arazi kullanımı genellikle tarım ve mera şeklinde olmalıdır. Yani böyle sahalarda zorunlu olmadıkça ağaçlandırma yapmamalıdır.
Çünkü mera ve tarla kültür bitkilerinin;
·    Yetiştirme masrafları daha azdır.
·    Ekonomik geri dönüşleri daha kârlıdır.
·    Tuza dayanıklı çok türleri vardır.
·    Kök ve anızları sayesinde, toprağa daha fazla organik madde verirler.
(2)     Tuzlanmaya müsait sahalarda, su isteği fazla, tuza dayanıklı çok yıllık bitkilerle suni mera tesis etmeli veya yüksek verimli tarım bitkisi kullanılmalıdır.
Çok yıllık bitkiler derin kök yapısı ile, toprağın derinliklerinden bulunan suyu bütün yıl boyunca kullanabilirler. Yüksek verimli tarım bitkilerinin de daha fazla su kullandıkları tespit edilmiştir. Mesela, düşük verimli bir tarım bitkisi yılda sadece 236 mm su kullandığı halde, yüksek verimli bir tarım bitkisi 391 mm su kullanabilmektedir (Frenchve Schulz, 1984). Tuzlu topraklara en fazla dayanan mera bitkileri: Çilek üçgülü (Trifolium fragiferum), Kılçıksız brom (Bromus inermis), Çayır yulafı (Avena elafior), Otlak ayrığı (Agropyron elongatum)
(3)    Potansiyel tuzlu meralarda hayvan otlatmacılığı çok iyi planlanmalı yani aşırı otlatmanın önüne geçilmelidir.
(4)    Gerektiği yerlerde drenaj kanalları inşa edilmelidir.
(5) Uygun sahalarda ağaçlandırmalar yapılmalıdır. Ancak tarım ve mera alanlarında yapılacak ağaçlandırmalar küçük alanlarda uygulanmalıdır.
Ağaçlandırma çalışmalarında şunlara dikkat etmelidir
·         Toprağın tuzluluk derecesi ölçülmelidir.
·         Tuzluluk derecesine uyan türler tespit edilmelidir.
·         Maksimum su kullanan türler seçilmelidir.
·         Seçilen Türler, tarım ürününü ve hayvanları rüzgârdan en iyi şekilde korumalı, ilave yakacak ve kereste üretimini en iyi şekilde sağlamalıdır.
·         Yapılacak ağaçlandırma miktarı, kapladığı alan olarak, meranın ve tarımın üretim kapasitesini azaltmamalıdır.
Ağaçlandırılması düşünülen sahalar genellikle şunlardır
·         Yağışın kolayca taban suyuna inebildiği kumlu sahalar,
·         Dikilmesi düşünülen fidanların kökleri taban suyuna ulaşabileceği meyilli sahalar,
·         Islak alanlar,
·         Erozyona müsait sahalar,
·         Yol ve tel örgü kenarları,
·         Rüzgâr şeritleri için düşünülen araziler,
Dikimde tuzun kolayca yıkanabilmesi amacıyla çıplak tuzlu alanlar tekli riperle yırtılmalı ve daha sonra buharlaşmayı azaltmak, vejetasyonu geliştirmek ve erozyon riskini azaltmak için de, çalı ve ot gibi materyalle kapatılmalıdır. Böyle yerler için tuza dayanıklı türleri seçmek gerekir. En uygun türler; İğde, Akkavak, Gladiçya, Dişbudak, Okaliptus, Akasya vs. dir.
Global Bilgiler  /  at  02:23  /  No comments


Global Bilgiler
Toprak Reaksiyonu
Toprak reaksiyonu, toprağın asitliliğini, alkaliliğini veya nötral durumunu ifade etmektedir. Yani toprakta bulunan hidrojen iyonlarının az veya çok olduğunu göstermektedir. Toprak reaksiyonu (pH) ile gösterilir. Suda H+ ve OH - iyonları birbirine eşit olduğu takdirde su nötral durumdadır. Saf suyun pH’ı 7’dir. pH değerinin bir rakam artışı veya eksilişi, H+ ve OH- konsantrasyonunun 10 misli artmasına veya eksilmesine sebep olur. Yani pH 7’den 8’e çıkarsa, topraktaki OH- grubu 10 misli artmaktadır. H+ ve OH- konsantrasyonlarının çarpımı daima sabit olup biri arttığında diğeri azalır. Toprak çözeltisinde serbest hidrojen (H+) iyonlarının konsantrasyonu, hidroksit (OH-) iyonlarından fazla ise çözelti asittir.Bu durumun tersi olursa çözelti alkalindir. Yani pH 7’den küçük ise asit, 7’den büyük ise alkalin, 7 ise nötr durumu gösterir.
Nemli bölge topraklarında pH, 7’in altında, kurak bölge topraklarda ise 7’nin üzerindedir. Yağışlı  bölgelerde,  toprak  yıkanır.  Böylece  sudaki  hidrojen  katyonları  topraktaki  metal katyonların yani Ca, Mg, K ve Na gibi katyonların yerine geçer ve hidrojen iyon konsantrasyonu artarak toprak asitlenir. Kurak bölgelerde ise, topraktaki bazların yıkanması son derece sınırlıdır. Bu yüzden kurak bölge toprakları alkalin reaksiyon gösterir.
Kireçli topraklar fazla miktarda kalsiyum Karbonat (CaCO3) ihtiva eder. Kalsiyum karbonatın suda çözülmesi ile OH- artışı meydana gelir ve pH 8.3 kadar yükselir.
Kurak bölgelerde Sodyum (Na), Sodyum Karbonat halinde toprakta birikir ve pH 10 a kadar yükselebilir (Alkalileşme). Nemli bölgelerde toprağın yıkanması sonucunda, sodyum topraktan uzaklaşır. Tuz, topraklarda eriyik halde bulunur ve toprak çözeltisinin osmetik basıncını artırır. Böylece suyun yukarı doğru çıkmasını güçleştirir.
Tuzlanma
Tuzlanma, toprağın alt horizonunda veya ana materyalde bulunan tuzların toprak yüzeyine kadar çıkması ile meydana gelir. Bu tip topraklar, bol miktarda Na, Ca, Mg ve K tuzları ihtiva eder. Tuzlu topraklarda, toprak profil yapısı olmadığı için toprak strüktürsüzdür. Yani toprak parçacıkları kesek, kırıntı, blok ve prizma şeklinde birleşip taneli, küremsi, levhamsı ve blokumsu gibi şekiller halinde sınıflandırılamazlar. Toprak strüktürü, topraktaki boşlukların şekillenmesi açısından önemli olup, toprakta su ve havanın dolaşımı ile hava hareketliliğini tayin eder. Tuzlu topraklarda, toprağın verim kapasitesi düşer ve tuz, bitkiler üzerinde zehirleyici etki yapar.
Drenajı iyi olmayan ve ana materyalde tuz bulunan tarım alanlarında yanlış sulama sonucunda tuzlanma olayı ortaya çıkmaktadır. Toprağın alt katlarına inen fazla sular, burada bulunan tuzları eriterek bünyelerine alırlar ve kapilarite ile yüzeye çıkarlar. Suyun buharlaşması sonucunda toprak içerisinde ve yüzeyinde birikirler.
Ormanların tahribatı ile bitkilerin kullandığı ve buharlaştırdığı yağış suları azalır ve suyun önemli bir bölümü toprağa intikal ederek yer altı su tablasını yükseltir. Gerçekten toprağa aşırı su verilirse, önce ana materyal, daha sonra da toprağın tamamı su ile doygun hale gelir. Toprak yüzeyine yükselen su beraberinde tuzları da getirir ve suların buharlaşması ile de tuzlanma olayı ortaya çıkar.
Düz havzaların alçak kısımlarında bulunan göllerin kenarlarında bulunan topraklarda taban suyu seviyesi yüksektir. Kapilaritenin etkisi ile de tuzlu sular yüzeye kadar gelir ve buharlaşmanın etkisi ile de toprakta birikir. Drenajı iyi olan yüksek yerlerde yıkanmadan dolayı tuzluluk görülmez veya bu sahalarda tuz birikimine toprağın derin kısımlarında rastlanır.
Erozyon sonucunda evaporit kökenli killi - milli - kumlu ana materyalin yüzeye çıkması  ile tuzlu topraklarda ortaya çıkar. Bu toprakların bünyesinde bol miktarda çözülebilir bikarbonat, sülfat, klor ve diğer katyonlar bulunur.
Tuzlu Topraklar
Yüksek miktarda çözünebilir tuzlar ihtiva eden topraklardır. Bu topraklar kurak ve yarı kurak bölgelerde drenajın yetersiz olduğu alanlarda yaygındır.
Yüksek miktardaki sodyum değeri ile diğer topraklardan ayrılır. Yağışlı bölgelerde toprak, su ve bitki arasında doğal dengenin bozulması halinde daha fazla su toprağa intikal etmekte ve bu da taban suyunun yükselmesine sebep olmaktadır. Bu durum genellikle düz yerlerdeki tarım ve mera alanlarında ortaya çıkmaktadır.
İşte asıl amaç, doğal dengenin bozulması ile toprağa intikal eden ilave suyu azaltacak tedbirler almaktır. Bu tedbirler içerisinde en önemlisi ağaçlandırmalardır. Böylece tuzlu taban suyundan etkilenen topraklar rehabilite edilir ve tuzlanmanın genişlemesi önlenmiş olur.
Tuzluluk yarı kurak ve kurak bölgelerde daha yaygındır. Bu bölgelerde yağışın yetersiz olmasından dolayı araziler alkali alt toprağa, nötr veya alkali üst toprağa sahiptirler.
Halofit
Tuzlu topraklara karşı dayanıklı olan bitkilerdir. Bu bitkilerin hücre özsuyu konsantrasyonu, tuzlu sudan fazla olduğu için tuzlu suyu çekme kudretine sahiptir.
Uygulama Yöntemi
(1) Ekolojik açıdan hassas bir dengeye sahip tuzlu ve potansiyel tuzlu geniş sahalarda arazi kullanımı genellikle tarım ve mera şeklinde olmalıdır. Yani böyle sahalarda zorunlu olmadıkça ağaçlandırma yapmamalıdır.
Çünkü mera ve tarla kültür bitkilerinin;
·    Yetiştirme masrafları daha azdır.
·    Ekonomik geri dönüşleri daha kârlıdır.
·    Tuza dayanıklı çok türleri vardır.
·    Kök ve anızları sayesinde, toprağa daha fazla organik madde verirler.
(2)     Tuzlanmaya müsait sahalarda, su isteği fazla, tuza dayanıklı çok yıllık bitkilerle suni mera tesis etmeli veya yüksek verimli tarım bitkisi kullanılmalıdır.
Çok yıllık bitkiler derin kök yapısı ile, toprağın derinliklerinden bulunan suyu bütün yıl boyunca kullanabilirler. Yüksek verimli tarım bitkilerinin de daha fazla su kullandıkları tespit edilmiştir. Mesela, düşük verimli bir tarım bitkisi yılda sadece 236 mm su kullandığı halde, yüksek verimli bir tarım bitkisi 391 mm su kullanabilmektedir (Frenchve Schulz, 1984). Tuzlu topraklara en fazla dayanan mera bitkileri: Çilek üçgülü (Trifolium fragiferum), Kılçıksız brom (Bromus inermis), Çayır yulafı (Avena elafior), Otlak ayrığı (Agropyron elongatum)
(3)    Potansiyel tuzlu meralarda hayvan otlatmacılığı çok iyi planlanmalı yani aşırı otlatmanın önüne geçilmelidir.
(4)    Gerektiği yerlerde drenaj kanalları inşa edilmelidir.
(5) Uygun sahalarda ağaçlandırmalar yapılmalıdır. Ancak tarım ve mera alanlarında yapılacak ağaçlandırmalar küçük alanlarda uygulanmalıdır.
Ağaçlandırma çalışmalarında şunlara dikkat etmelidir
·         Toprağın tuzluluk derecesi ölçülmelidir.
·         Tuzluluk derecesine uyan türler tespit edilmelidir.
·         Maksimum su kullanan türler seçilmelidir.
·         Seçilen Türler, tarım ürününü ve hayvanları rüzgârdan en iyi şekilde korumalı, ilave yakacak ve kereste üretimini en iyi şekilde sağlamalıdır.
·         Yapılacak ağaçlandırma miktarı, kapladığı alan olarak, meranın ve tarımın üretim kapasitesini azaltmamalıdır.
Ağaçlandırılması düşünülen sahalar genellikle şunlardır
·         Yağışın kolayca taban suyuna inebildiği kumlu sahalar,
·         Dikilmesi düşünülen fidanların kökleri taban suyuna ulaşabileceği meyilli sahalar,
·         Islak alanlar,
·         Erozyona müsait sahalar,
·         Yol ve tel örgü kenarları,
·         Rüzgâr şeritleri için düşünülen araziler,
Dikimde tuzun kolayca yıkanabilmesi amacıyla çıplak tuzlu alanlar tekli riperle yırtılmalı ve daha sonra buharlaşmayı azaltmak, vejetasyonu geliştirmek ve erozyon riskini azaltmak için de, çalı ve ot gibi materyalle kapatılmalıdır. Böyle yerler için tuza dayanıklı türleri seçmek gerekir. En uygun türler; İğde, Akkavak, Gladiçya, Dişbudak, Okaliptus, Akasya vs. dir.

0 yorum:

ZIRAI DON DOLU EROZYON ÇIĞ DÜŞMESİ SU TAŞKINLARI KURAKLIK HORTUMLAR SİS KUVVETLİ RÜZGAR VE FIRTINA ORMAN YANGINLARI HEYELAN SEL BASKINI YANARDAĞ PATLAMASI DEPREMLER TSUNAMİ TRUF MANTARI KUŞ CENNETİ NEMRUT KRATER GÖLÜ COMBATING DESERTIFICATION

Copyright © 2013 Global Bilgiler. WP Theme-junkie converted by Bloggertheme9
Blogger templates. Proudly Powered by Blogger.