13.02.2017

The Final Master Fight Scene - Bart Jam Do

Global Bilgiler  /  at  22:04  /  No comments

Posted in: Read Complete Article»

0 yorum:

türkün gücü

Global Bilgiler  /  at  20:54  /  No comments

Posted in: Read Complete Article»

0 yorum:

5.02.2017

Van Gölü

Van Gölü Haritası
Van Gölü


Van Gölü, Bitlis ili sınırları içerisinde bulunan Nemrut volkanik dağının patlaması sonucu, bölgedeki tektonik çöküntü alanının önünün kapanmasıyla oluşmuş bir volkanik set gölüdür.
Çok sayıda koyu bulunan Van Gölü'nün yüzölçümü 3.713 km²'dir. Van Gölü hem tatlısu hem de deniz ekosistemlerinden farklı bir sucul ekosistemdir. Suları tuzlu ve sodalıdır. Göl suyu tuzluluk oranı %o19, pH'sı ise 9.8 dir. Bu yüzden Van Gölü yüksek rakıma ve sert kışlara rağmen, donmaz. Göl su seviyesi iklime bağlı olarak yükselip, düşmektedir. Ancak ortalama olarak denizden yüksekliği 1646 metredir. Gölün ortalama derinliği 171 m, en derin yeri ise, 451 metredir. Gölün doğu bölümünde dört ada vardır. Bunlar; Akdamar, Çarpanak, Adır ve Kuş adalarıdır. Adalar tarihi ve turistik özelliğe sahiptir ve 1990 yılında Arkeolojik Sit Alanı ilan edilmişlerdir.

İnci Kefalı (Chalcalburnus tarichi)
Van Gölü dünyanın en büyük sodalı gölüdür ayrıca Türkiye'de bulunan en büyük göldür. Gölün tuzlu-sodalı suları, biyolojik çeşitliliği sınırlamaktadır. Gölde bilinen 103 tür fitoplankton, 36 tür zooplankton ve tek bir tür balık inci kefalı (Chalcalburnus tarichi) yaşamaktadır. Göl etrafı karadan 430 km.'dir. Yöre halkına göre gölde bir canavar yaşamaktadır. Söylentiyi çıkaranların amaçlarının bölgeye turist çekmek olduğu söylense de, söylentileri araştırmak amacıyla bölgede pek çok bilimsel araştırma ekibi çalışmalar yapmıştır. İstanbul-Tahran demiryolu hatlarını da bağlamaktadır. Türkiye ve İran'a bağlanan demir yolu 1970 lerde yapılmıştır.

Oluşumu

Van Gölü Doğu Toros ve Aladağların arasında kalan tektonik oluşumun batı kısmında bulunmaktadır. Gölün batısında ve kuzeybatısında birkaç sönmüş volkan vardır. Süphan Dağı ve Nemrut Dağı bu sönmüş volkanların birkaçıdır. Yaklaşık 200 bin yıl önce, Buzul Çağın ortalarında, Nemrut Dağından akan lavlar uzunluğu 60 km'yi aşan bir akım oluşturmuş. Bu akım Van Çukuru ile Muş Çukuru arasındaki su akımını engelleyince göl oluşmuştur. Günümüzdeki araştırmalarda Doğu Toros dağlarının erozyona uğraması sonucu Van Gölü'ndeki suların Dicle'ye dökülüp, gölün küçüleceği ya da yok olacağı düşünülmektedir.


Tarihçe

Eski Yunan coğrafyacıları tarafından Thospitis Lacus ya da Arsissa Lacus olarak anılan Van Gölü'nün modern zamanlardaki ismi, sınırlarına dahil olduğu Van ilinden gelmektedir. Urartu Krallığının başkenti, Milattan önce 10. ve 8. yüzyıllar arasında, gölün doğu kıyılarında kurulmuştur. Van Gölü sahilleri boyunca ve pek çok adalarında Ermeni Klisesi ve manastır kalıntıları bulunabilir. En iyi korunanı onuncu yüzyıldaki Kutsal Haç Klisesidir. Akdamar Adası'ında yer alır. Kral Gagik Artzruni tarafından 915 ve 921 yılları arasında inşa edilmiştir.Dış duvarlardaki rölyefler kutsal kitaba ait Adam and Eve (Adem ve Havva),Jonah and the whale (Yunus ve Balina),David Davud ve Goliath (Golyat) gibi hikâyeler sunar. Diğer önemli tarihsel anıt gölün goğu kıyısındaki Van Kalesidir. Modern Van şehri bu kalenin doğusunda yer alır. Yüz ölçümü3.713 km2’dir. Denizden yüksekliği 1.646m derinliği ise 457m‘yi aşmaktadır. Gölün doğusunda Akdamar, Çarpanak, Adır ve Kuş adaları bulunmaktadır. Bu adalar turistlik özelliğe sahiptir. Sit alanı olarak ilan edilmiştir.
Akdamar Adası

Van Gölü Canavarı, Van ve Bitlis illeri arasında yer alan Van Gölü içinde yaşadığı ileri sürülen efsanevi bir yaratıktır. 1993 yılına dek adından hiç söz edilmeyen varlığı bugüne dek gördüğünü iddia eden 1000'in üzerinde kişi vardır. Ama yapılan araştırmalar göldeki ilk canavar vakasının 1889 yılında yaşandığını aktarıyor. Dönemin İstanbul'da yayın yapan Saadet gazetesinin, 28 Şaban 1306 (29 Nisan 1889) tarihli 1323 nolu nüshasında, canavarın Van Gölünde abdest almak isteyen bir kişiyi kapıp göle sürüklediği haberi yer alıyor.

Varlığı gördüklerini söyleyen kişilerin belirttiklerine göre canavar 15 metre uzunluğunda, oldukça siyah bir renge sahip, sırtında sivri çıkıntıları olan, Plesiosaurus ya da Ichthyosaurus benzeri bir varlıktır. Zamanla bu varlığı gördüğünü iddia edenlerin sayısı artınca olay medyaya da yansımış ve bunun üzerine Türkiye Cumhuriyeti Hükûmeti bölgeye bir bilimsel araştıma ekibi göndermiştir. Ancak, yapılan araştırmalar sonucunda gölde olağan dışı herhangi bir varlığın olduğuna ilişkin hiçbir iz bulunamamıştır.

Birkaç yıl sonra Van Yüzüncü Yıl Üniversitesi'nde öğretim üyeliği yapan Ünal Kozak adlı kişi gölde yaptığı araştırmalar sırasında yaratık ile karşılaştığını ve kameraya almayı başardığını iddia ederek çekmiş olduğu videoyu analiz için ilgili kuruluşlara göndermiştir. Konu hakkında bir de kitap yazmış olmasına karşın video ile ilgili gösterilenler kabul görmemiştir. Bunun ile ilgili eleştiriler ise kamera açısının hiç sol yana kaymadığı bunun nedeninin bu tarafta yaratığı iple çeken bir tekne bulunduğu yönündedir. Cambridge Üniversitesi'nde de biyologlarca izlenen kayıtta yaratığın hiçbir yöne sapmadan dümdüz bir yol izlemesi de bunun, bir tekne tarafından çekilen bir maket olduğu kuşkularını uyandırmıştır.

Bugün Van'ın Gevaş ilçesi merkezinde bu canavar anısına yaklaşık 4 metre yüksekliğinde bir heykel dikilmiştir. Bunun yanında pek çok kişi söylentinin bölge turizmini büyük ölçüde canlandırdığını ve ziyaretçilerden büyük ilgi gördüğünü belirtmiştir.
Van Gölü Canavarı:))


Global Bilgiler  /  at  20:59  /  No comments

Van Gölü Haritası
Van Gölü


Van Gölü, Bitlis ili sınırları içerisinde bulunan Nemrut volkanik dağının patlaması sonucu, bölgedeki tektonik çöküntü alanının önünün kapanmasıyla oluşmuş bir volkanik set gölüdür.
Çok sayıda koyu bulunan Van Gölü'nün yüzölçümü 3.713 km²'dir. Van Gölü hem tatlısu hem de deniz ekosistemlerinden farklı bir sucul ekosistemdir. Suları tuzlu ve sodalıdır. Göl suyu tuzluluk oranı %o19, pH'sı ise 9.8 dir. Bu yüzden Van Gölü yüksek rakıma ve sert kışlara rağmen, donmaz. Göl su seviyesi iklime bağlı olarak yükselip, düşmektedir. Ancak ortalama olarak denizden yüksekliği 1646 metredir. Gölün ortalama derinliği 171 m, en derin yeri ise, 451 metredir. Gölün doğu bölümünde dört ada vardır. Bunlar; Akdamar, Çarpanak, Adır ve Kuş adalarıdır. Adalar tarihi ve turistik özelliğe sahiptir ve 1990 yılında Arkeolojik Sit Alanı ilan edilmişlerdir.

İnci Kefalı (Chalcalburnus tarichi)
Van Gölü dünyanın en büyük sodalı gölüdür ayrıca Türkiye'de bulunan en büyük göldür. Gölün tuzlu-sodalı suları, biyolojik çeşitliliği sınırlamaktadır. Gölde bilinen 103 tür fitoplankton, 36 tür zooplankton ve tek bir tür balık inci kefalı (Chalcalburnus tarichi) yaşamaktadır. Göl etrafı karadan 430 km.'dir. Yöre halkına göre gölde bir canavar yaşamaktadır. Söylentiyi çıkaranların amaçlarının bölgeye turist çekmek olduğu söylense de, söylentileri araştırmak amacıyla bölgede pek çok bilimsel araştırma ekibi çalışmalar yapmıştır. İstanbul-Tahran demiryolu hatlarını da bağlamaktadır. Türkiye ve İran'a bağlanan demir yolu 1970 lerde yapılmıştır.

Oluşumu

Van Gölü Doğu Toros ve Aladağların arasında kalan tektonik oluşumun batı kısmında bulunmaktadır. Gölün batısında ve kuzeybatısında birkaç sönmüş volkan vardır. Süphan Dağı ve Nemrut Dağı bu sönmüş volkanların birkaçıdır. Yaklaşık 200 bin yıl önce, Buzul Çağın ortalarında, Nemrut Dağından akan lavlar uzunluğu 60 km'yi aşan bir akım oluşturmuş. Bu akım Van Çukuru ile Muş Çukuru arasındaki su akımını engelleyince göl oluşmuştur. Günümüzdeki araştırmalarda Doğu Toros dağlarının erozyona uğraması sonucu Van Gölü'ndeki suların Dicle'ye dökülüp, gölün küçüleceği ya da yok olacağı düşünülmektedir.


Tarihçe

Eski Yunan coğrafyacıları tarafından Thospitis Lacus ya da Arsissa Lacus olarak anılan Van Gölü'nün modern zamanlardaki ismi, sınırlarına dahil olduğu Van ilinden gelmektedir. Urartu Krallığının başkenti, Milattan önce 10. ve 8. yüzyıllar arasında, gölün doğu kıyılarında kurulmuştur. Van Gölü sahilleri boyunca ve pek çok adalarında Ermeni Klisesi ve manastır kalıntıları bulunabilir. En iyi korunanı onuncu yüzyıldaki Kutsal Haç Klisesidir. Akdamar Adası'ında yer alır. Kral Gagik Artzruni tarafından 915 ve 921 yılları arasında inşa edilmiştir.Dış duvarlardaki rölyefler kutsal kitaba ait Adam and Eve (Adem ve Havva),Jonah and the whale (Yunus ve Balina),David Davud ve Goliath (Golyat) gibi hikâyeler sunar. Diğer önemli tarihsel anıt gölün goğu kıyısındaki Van Kalesidir. Modern Van şehri bu kalenin doğusunda yer alır. Yüz ölçümü3.713 km2’dir. Denizden yüksekliği 1.646m derinliği ise 457m‘yi aşmaktadır. Gölün doğusunda Akdamar, Çarpanak, Adır ve Kuş adaları bulunmaktadır. Bu adalar turistlik özelliğe sahiptir. Sit alanı olarak ilan edilmiştir.
Akdamar Adası

Van Gölü Canavarı, Van ve Bitlis illeri arasında yer alan Van Gölü içinde yaşadığı ileri sürülen efsanevi bir yaratıktır. 1993 yılına dek adından hiç söz edilmeyen varlığı bugüne dek gördüğünü iddia eden 1000'in üzerinde kişi vardır. Ama yapılan araştırmalar göldeki ilk canavar vakasının 1889 yılında yaşandığını aktarıyor. Dönemin İstanbul'da yayın yapan Saadet gazetesinin, 28 Şaban 1306 (29 Nisan 1889) tarihli 1323 nolu nüshasında, canavarın Van Gölünde abdest almak isteyen bir kişiyi kapıp göle sürüklediği haberi yer alıyor.

Varlığı gördüklerini söyleyen kişilerin belirttiklerine göre canavar 15 metre uzunluğunda, oldukça siyah bir renge sahip, sırtında sivri çıkıntıları olan, Plesiosaurus ya da Ichthyosaurus benzeri bir varlıktır. Zamanla bu varlığı gördüğünü iddia edenlerin sayısı artınca olay medyaya da yansımış ve bunun üzerine Türkiye Cumhuriyeti Hükûmeti bölgeye bir bilimsel araştıma ekibi göndermiştir. Ancak, yapılan araştırmalar sonucunda gölde olağan dışı herhangi bir varlığın olduğuna ilişkin hiçbir iz bulunamamıştır.

Birkaç yıl sonra Van Yüzüncü Yıl Üniversitesi'nde öğretim üyeliği yapan Ünal Kozak adlı kişi gölde yaptığı araştırmalar sırasında yaratık ile karşılaştığını ve kameraya almayı başardığını iddia ederek çekmiş olduğu videoyu analiz için ilgili kuruluşlara göndermiştir. Konu hakkında bir de kitap yazmış olmasına karşın video ile ilgili gösterilenler kabul görmemiştir. Bunun ile ilgili eleştiriler ise kamera açısının hiç sol yana kaymadığı bunun nedeninin bu tarafta yaratığı iple çeken bir tekne bulunduğu yönündedir. Cambridge Üniversitesi'nde de biyologlarca izlenen kayıtta yaratığın hiçbir yöne sapmadan dümdüz bir yol izlemesi de bunun, bir tekne tarafından çekilen bir maket olduğu kuşkularını uyandırmıştır.

Bugün Van'ın Gevaş ilçesi merkezinde bu canavar anısına yaklaşık 4 metre yüksekliğinde bir heykel dikilmiştir. Bunun yanında pek çok kişi söylentinin bölge turizmini büyük ölçüde canlandırdığını ve ziyaretçilerden büyük ilgi gördüğünü belirtmiştir.
Van Gölü Canavarı:))


0 yorum:

Beyşehir Gölü

Beyşehir Gölü Haritasi

Beyşehir Gölü

İç Anadolu'nun batısına yakın, Beyşehir ile Isparta arasındadır. Beyşehir Gölü’nü İç Anadolu’dan ayıran Sultan Dağları silsilesi takriben 100 km kadardır. Bu silsile aynı zamanda Beyşehir Gölü Havzası ile Eğirdir ve Akşehir Gölü havzalarının su bölüm çizgisini oluşturmaktadır. Sultan Dağları, Beyşehir Gölü Havzası’nı bir süre çevreledikten sonra yerini Erenler (2319 m) ve Alacadağları’na (2203 m) bırakmaktadır. Beyşehir ve Suğla gölleri arasındaki Beyşehir–Seydişehir çöküntü oluğunu doğudan kuşatan bu dağlar: Sultan Dağları, Göl Dağları, Geyik Dağları sırasından sonra gelen ve Konya topraklarını bölümlere ayıran Batı Torosların bir iç koludur. Göl’ün batısında kıyı görüntüsü dik ve yüksek olup bu kesimde dik kıyıların kesintiye uğradığı bölgelerde Yenişar Ovası uzanmaktadır. Güney ve doğudan sınırlayan kıyılar ise alçaktır. Bu hafif eğimli olan kıyıların gerisinde batı yönünde Yeşildağ ve doğu yönünde Kıreli ovaları uzanmaktadır. Deniz seviyesinden yüksekliği 1121 m ve yüzölçümü 651 km² olan gölün kuzeybatı-güneydoğu doğrultusunda uzunluğu 50 km, buna dik doğrultudaki genişliği ise yaklaşık 18–20 km arasındadır. Suları tatlı olup, derinliği en çok 10 m civarındadır. Çevresi, yüksekliği 2.000 metreyi aşan dağlarla çevrilidir. Deniz seviyesinden yüksekliği ise 1.115 metredir. Fazla gelen sular, yapılan bir kanalla doğrudan Çarşamba Suyu'na verilir. Beyşehir Gölü, halk arasında “Uluarık” olarak adlandırılan ve kaynaklarda Beyşehir (Çarşamba) Çayı ismi verilen gideğeni vasıtasıyla güneydoğu doğrultusunda yaklaşık 60 km kat ederek Suğla (Karaviran) Gölü’ne karışmaktadır. Konya Ovasının sulanması için Beyşehir kazası yanında büyük bir regülatör yapılmıştır.Beyşehir Gölü, Türkiye'nin ikinci büyük gölü, güney ve batısında Toros Dağları, doğusunda volkanik bir oluşum olan Erenler Dağı, güneydoğu kuzeybatı yönünde ise Anamas Dağı ve Sultan Dağları ile çevrili tektonik bir çökeltide yer almaktadır.
Gölün tabanı neojen göl tortularıyla doludur. Gölün bir özelliği de içinde pek çok adanın bulunmasıdır. Bunlardan bazıları; İğdeli, Akburun, Kızkulesi, Mada, Yılanlı, Külbent adalarıdır. Gölde bol miktarda Sazan Balığı, Aynalı Sazan, Turna, Levrek, Kadife Balığı vardır. Beyşehir Gölü Milli Parkı kapsamında koruma altındadır. Göl cıvarında çok miktarda Yaban Domuzu sürüler halinde bulunur.

Beyşehir Gölü

Göçmen su kuşları

Birçok göçmen su kuşları avlanmak, kamış adalarda kuluçkaya yatmak (üremek) ve bazıları kışlamak için Beyşehir Gölüne gelirler, bunlar;

  • Küçük karabatak (Phalacrocorax pygmeus),
  • Bayağı kaşıkçı (Platalea leucorodia),
  • Dalmaçya Pelikanı (Pelecanus crispus),
  • Bayağı balaban (Botaurus stellaris),
  • Balıkçılgiller (Ardeidae),
  • Alaca balıkçıl (Ardeola ralloides),
  • Erguvani balıkçıl (Ardea purpurea),
  • Pasbaş patka (Aythya nyroca),
  • Gülen sumru (Sterna nilotica),
  • Büyük cılıbıt (Charadrius leschenaultii),
  • Sakarca kazı (Anser albifrons),
  • Küçük sakarca kazı (Anser erythropus),
  • Sakarmeke (Fulica atra),
  • Dikkuyruk (Oxyura leucocephala),
  • Kılıçgagagiller'den (Himantopus himantopus),
  • Bayağı aynak (Plegadis falcinellus), ve kamışların arasında kum adalarda Kolyeli büyük yağmurcunu (Charadrius hiaticula) kuluçkaya yattıkları gözlenmiştir.

Göl çevresi 20.02.1993 tarihi itibariyle Milli Park Statüsü'ne alınmış olup, milli park alanı 88750 hektardır. 

Antalya Körfezine 100 - 140 km mesafededir. Göl sularını 115 ile 1125 kodları arasında depolar. Azami kodlarda göl sathı 800 km2 'ye ve depoladığı su 6 milyon m3'e ulaşır. Gölün denizden yüksekliği 1116 m'dir. Eni 10-25 km, kuzeybatı ve güneydoğu doğrultusunda 42 km boyutlarındadır. Suyu tatlı olup tabii göl vasfı taşır. Yeraltından Manavgat Çayı ile Akdeniz'e ulaşır. Toroslardan akan yağmur suları ve akarsulardan ziyade gelirinin büyük çoğunluğunu yer altı kaynakları oluşturmaktadır. Beyşehir gölü kapladığı alan bakımından Türkiye'nin 3. ayrıca en büyük tatlı su gölüdür. Su seviyesine göre (1121 - 1125 m) 615 ila 745 km2 'lik bir alanı kaplar. Oluşumu bakımından tektonik meşeyli, karstik bir göldür. Uzaydan çekilen fotoğraflardan da bariz olarak görüldüğü gibi kuzey güney yönünde faylanma gölün oluşumunda birinci dereceden etken olmuştur. Mada Adası'ndan başlayan ve Manavgat-Köprüçay havzaları arasından inen Kepez Fayı'nın bu iki havzaya da su kaçırdığı Mada adasındaki düdenlerde yapılan boya den eyiyle ispatlanmıştır. Gölün kuzeyindeki Hamat Burnu düdeni'yle Küre Düdeni ve hacı Akif Adası civarındaki düdenlerden kaçan sular oldukça ilgi çekicidir. Beyşehir gölü taban topoğrafik etüdü yapılmıştır. Şimdiye kadar tesbit edilen en yüksek su seviyesin de 1125 kodunda gölün hacmi 5,8 milyar m3 ve 1121 kodunda ise 2,9 milyar m3 olmuştur. 

Güneşin batışı sırasında göl ve Anamas Dağı'nın birlikteliği sayesinde mükemmel bir manzara ortaya çıkar. Öyle ki Beyşehir Gölü üzerindeki güneş batarken oluşan gurup dünyaca ünlüdür. 


ADALAR 

Beyşehir Gölü üzerinde ortalama olarak 33 tane irili ufaklı ada vardır. Gölde su seviyesine göre ada sayısı da değişmektedir. Ancak bu değişim pek önemli değildir. 

Başlıca adalar şunlardır. 

MANA ADASI(KAZAK) : Mada kelimesi Farsça'da dişi hayvan manasında kullanılır. Beyşehir gölü'nün en büyük adası olup, 8220 hektar alana sahiptir. Üzerindeki Mada Köyü'nde Yörükler yaşar. Adaya 1865'te 30 - 40 hane kadar Kazak yerleşmiş ama daha sonra göç etmişlerdir. Bundan dolayı adaya Kazak adası da denir. 

HACI AKİF ADASI : Adını, aslen Hoyranlı olan ve Beyşehir'deki ünlü tarihi evin sahibi olarak bilinen Hacı Akif Efendi'den almıştır. Adalar kümesinin güneyindedir. Beyşehir'e uzaklığı 25 km kadardır. Sarkıt ve dikitleriyle ünlü 100 m uzunluğunda bir mağarası vardır. Roma dönemine ait tapınak kalıntıları, görülmeye değer güzelliktedir. Böcek türleri yönünden zengin olan adada, bazı hayvan türlerinin üretimi de yapılmaktadır. Milli park alanı olarak koruma altına alınmıştır. 

İĞDELİ ADA : En yüksek noktası 1282 metre olan ada turistik açıdan ilgiye değer güzelliktedir. Kıyıları dik ve derin olup ,geniş kumsalları vardır. 

ORTA ADA : İğdeli ve Aygır Adaları'nın 200 metre açığında yer alan bu ada 2500 dekarlık alana sahiptir. Diğer iki ada ile oluşturduğu boğaz çok güzeldir. Tepe noktası 1146 metredir. Çoğunlukla ardıç ağaçlarının oluşturduğu geniş bir bitki örtüsü vardır. Ada üzerindeki eski yapı kalıntıları da vardır. 

KES ADALARI : İçeri ve dışarı adalar olarak da bilinir. En yüksek noktası 1134 metredir. Otlak durumunda olup10 kadar küçük adadan oluşur. 

AYGIR ADASI : Tabii açıdan ilgi çekici nitelikleri adada koy ve kumsallar oldukça güzeldir. 1055 dekarlık alanı olup en yüksek noktası 1260 metredir. Kilise kalıntıları vardır. 

KIZILADA : Eski yapı kalıntıları ve mağarası vardır. Adanın alanı 815 dekar civarındadır. 

ÇEÇEN ADASI : Aşağıağıl, Terkenli, Hacı Osman ve Gavur Adası da denir. Adada çiftlik evleri ve birçok tarihi kalıntı mevcuttur. Alanı 595 dekardır. Uzun yıllar öncesinde Rumlar'ın bulunduğu ada İstiklal savaşında gösterdikleri yararlılıklardan dolayı Çeçenler'e verilmiştir. 

GÖLKAŞI ADASI : Gölkaşı'na uzaklığı 500 metre civarında olup 565 dekarlık alanı vardır. Adada bol miktarda ağaç mevcuttur. En yüksek noktası 1138 metredir. 

EŞEK ADASI : Enyüksek noktası 1139 metre alanı 140 dekardır. Seyrek de olsa ağaçlarla kaplıdır. Selçuklular dönemine ait olduğu sanılan eski yapı kalıntıları vardır. Bu yapılar Kubadabad Sarayı ile çağdaş olmalıdır. 

KIZILADA : İkinci Kızılada olarak da bilinir. Kurucuova yakınlarındaki ada, kasaba halkı tarafından ekilmektedir. En yüksek noktası 1142 metre ve alanı 110 dekar civarındır. 

AKBURUN ADASI : Ömer Çavuş adası olarak da bilinir. Eski yapı kalıntıları ve mezar taşları vardır.Alanı 60 dekar civarında olan adanın en yüksek noktası 1128 metredir. 

KİRSE ADASI : Adada kilise kalıntıları vardır. Alman araştırmacı Hirschfeld'in 1878'de ziyaret ederek izlenimlerini anlattığı kalıntılar muhtemelen bunlardır. Kirse boğazı adayı Mada Adasından ayırır.Gölün en derin olduğu bölgede 18 metre ile burasıdır. Alanı 10 dekar civarında olup üzrinde kasr kalıntıları da vardır. 

KIZ KALESİ : Kubadabat sarayı'nın 3,5 km kadar kuzeydoğusunda 5 dekarlık bir adadır. En yüksek noktası 1138 metredir. Kubadabad sarayının harem dairesi olarak kullanılmıştır. İlk bakışta kalın harçlı duvarlarıyla ilgi çeker.Kayalık özelliği de taşıyan ada içinde birçok eski yapı kalıntısı vardır. Bir dönem 230 kadar kuşun barındığı ada için kuş cenneti nitelendirilmesi de yapılmıştır. 

HÖYÜK ADASI : Tarıma müsait olup 20 dekarlık alanı vardır. Mezar,kemik,çanak ve çömlek kalıntıları bulunmuştur. 

MINDIRAS ADASI : Mağarası ve antik kalıntılarıyla dikkati çeken bir adadır. 

KÜL ADASI : Alanı 10 dekar civarında olup en yüksek noktası 118 metredir. Sonradan doldurulduğu söylenen düdeni ve bu olayı anlatan efsanesiyle ünlüdür. 

Bu adalara ek olarak ; Taşlı ada, Kum adası, Geyik adası, Ketlaş adası, Yılan adası, Kuşkondu adası, Yapraklı ada, Camız adası ve Afrika adlarını da saymak mümkündür.



Global Bilgiler  /  at  20:54  /  No comments

Beyşehir Gölü Haritasi

Beyşehir Gölü

İç Anadolu'nun batısına yakın, Beyşehir ile Isparta arasındadır. Beyşehir Gölü’nü İç Anadolu’dan ayıran Sultan Dağları silsilesi takriben 100 km kadardır. Bu silsile aynı zamanda Beyşehir Gölü Havzası ile Eğirdir ve Akşehir Gölü havzalarının su bölüm çizgisini oluşturmaktadır. Sultan Dağları, Beyşehir Gölü Havzası’nı bir süre çevreledikten sonra yerini Erenler (2319 m) ve Alacadağları’na (2203 m) bırakmaktadır. Beyşehir ve Suğla gölleri arasındaki Beyşehir–Seydişehir çöküntü oluğunu doğudan kuşatan bu dağlar: Sultan Dağları, Göl Dağları, Geyik Dağları sırasından sonra gelen ve Konya topraklarını bölümlere ayıran Batı Torosların bir iç koludur. Göl’ün batısında kıyı görüntüsü dik ve yüksek olup bu kesimde dik kıyıların kesintiye uğradığı bölgelerde Yenişar Ovası uzanmaktadır. Güney ve doğudan sınırlayan kıyılar ise alçaktır. Bu hafif eğimli olan kıyıların gerisinde batı yönünde Yeşildağ ve doğu yönünde Kıreli ovaları uzanmaktadır. Deniz seviyesinden yüksekliği 1121 m ve yüzölçümü 651 km² olan gölün kuzeybatı-güneydoğu doğrultusunda uzunluğu 50 km, buna dik doğrultudaki genişliği ise yaklaşık 18–20 km arasındadır. Suları tatlı olup, derinliği en çok 10 m civarındadır. Çevresi, yüksekliği 2.000 metreyi aşan dağlarla çevrilidir. Deniz seviyesinden yüksekliği ise 1.115 metredir. Fazla gelen sular, yapılan bir kanalla doğrudan Çarşamba Suyu'na verilir. Beyşehir Gölü, halk arasında “Uluarık” olarak adlandırılan ve kaynaklarda Beyşehir (Çarşamba) Çayı ismi verilen gideğeni vasıtasıyla güneydoğu doğrultusunda yaklaşık 60 km kat ederek Suğla (Karaviran) Gölü’ne karışmaktadır. Konya Ovasının sulanması için Beyşehir kazası yanında büyük bir regülatör yapılmıştır.Beyşehir Gölü, Türkiye'nin ikinci büyük gölü, güney ve batısında Toros Dağları, doğusunda volkanik bir oluşum olan Erenler Dağı, güneydoğu kuzeybatı yönünde ise Anamas Dağı ve Sultan Dağları ile çevrili tektonik bir çökeltide yer almaktadır.
Gölün tabanı neojen göl tortularıyla doludur. Gölün bir özelliği de içinde pek çok adanın bulunmasıdır. Bunlardan bazıları; İğdeli, Akburun, Kızkulesi, Mada, Yılanlı, Külbent adalarıdır. Gölde bol miktarda Sazan Balığı, Aynalı Sazan, Turna, Levrek, Kadife Balığı vardır. Beyşehir Gölü Milli Parkı kapsamında koruma altındadır. Göl cıvarında çok miktarda Yaban Domuzu sürüler halinde bulunur.

Beyşehir Gölü

Göçmen su kuşları

Birçok göçmen su kuşları avlanmak, kamış adalarda kuluçkaya yatmak (üremek) ve bazıları kışlamak için Beyşehir Gölüne gelirler, bunlar;

  • Küçük karabatak (Phalacrocorax pygmeus),
  • Bayağı kaşıkçı (Platalea leucorodia),
  • Dalmaçya Pelikanı (Pelecanus crispus),
  • Bayağı balaban (Botaurus stellaris),
  • Balıkçılgiller (Ardeidae),
  • Alaca balıkçıl (Ardeola ralloides),
  • Erguvani balıkçıl (Ardea purpurea),
  • Pasbaş patka (Aythya nyroca),
  • Gülen sumru (Sterna nilotica),
  • Büyük cılıbıt (Charadrius leschenaultii),
  • Sakarca kazı (Anser albifrons),
  • Küçük sakarca kazı (Anser erythropus),
  • Sakarmeke (Fulica atra),
  • Dikkuyruk (Oxyura leucocephala),
  • Kılıçgagagiller'den (Himantopus himantopus),
  • Bayağı aynak (Plegadis falcinellus), ve kamışların arasında kum adalarda Kolyeli büyük yağmurcunu (Charadrius hiaticula) kuluçkaya yattıkları gözlenmiştir.

Göl çevresi 20.02.1993 tarihi itibariyle Milli Park Statüsü'ne alınmış olup, milli park alanı 88750 hektardır. 

Antalya Körfezine 100 - 140 km mesafededir. Göl sularını 115 ile 1125 kodları arasında depolar. Azami kodlarda göl sathı 800 km2 'ye ve depoladığı su 6 milyon m3'e ulaşır. Gölün denizden yüksekliği 1116 m'dir. Eni 10-25 km, kuzeybatı ve güneydoğu doğrultusunda 42 km boyutlarındadır. Suyu tatlı olup tabii göl vasfı taşır. Yeraltından Manavgat Çayı ile Akdeniz'e ulaşır. Toroslardan akan yağmur suları ve akarsulardan ziyade gelirinin büyük çoğunluğunu yer altı kaynakları oluşturmaktadır. Beyşehir gölü kapladığı alan bakımından Türkiye'nin 3. ayrıca en büyük tatlı su gölüdür. Su seviyesine göre (1121 - 1125 m) 615 ila 745 km2 'lik bir alanı kaplar. Oluşumu bakımından tektonik meşeyli, karstik bir göldür. Uzaydan çekilen fotoğraflardan da bariz olarak görüldüğü gibi kuzey güney yönünde faylanma gölün oluşumunda birinci dereceden etken olmuştur. Mada Adası'ndan başlayan ve Manavgat-Köprüçay havzaları arasından inen Kepez Fayı'nın bu iki havzaya da su kaçırdığı Mada adasındaki düdenlerde yapılan boya den eyiyle ispatlanmıştır. Gölün kuzeyindeki Hamat Burnu düdeni'yle Küre Düdeni ve hacı Akif Adası civarındaki düdenlerden kaçan sular oldukça ilgi çekicidir. Beyşehir gölü taban topoğrafik etüdü yapılmıştır. Şimdiye kadar tesbit edilen en yüksek su seviyesin de 1125 kodunda gölün hacmi 5,8 milyar m3 ve 1121 kodunda ise 2,9 milyar m3 olmuştur. 

Güneşin batışı sırasında göl ve Anamas Dağı'nın birlikteliği sayesinde mükemmel bir manzara ortaya çıkar. Öyle ki Beyşehir Gölü üzerindeki güneş batarken oluşan gurup dünyaca ünlüdür. 


ADALAR 

Beyşehir Gölü üzerinde ortalama olarak 33 tane irili ufaklı ada vardır. Gölde su seviyesine göre ada sayısı da değişmektedir. Ancak bu değişim pek önemli değildir. 

Başlıca adalar şunlardır. 

MANA ADASI(KAZAK) : Mada kelimesi Farsça'da dişi hayvan manasında kullanılır. Beyşehir gölü'nün en büyük adası olup, 8220 hektar alana sahiptir. Üzerindeki Mada Köyü'nde Yörükler yaşar. Adaya 1865'te 30 - 40 hane kadar Kazak yerleşmiş ama daha sonra göç etmişlerdir. Bundan dolayı adaya Kazak adası da denir. 

HACI AKİF ADASI : Adını, aslen Hoyranlı olan ve Beyşehir'deki ünlü tarihi evin sahibi olarak bilinen Hacı Akif Efendi'den almıştır. Adalar kümesinin güneyindedir. Beyşehir'e uzaklığı 25 km kadardır. Sarkıt ve dikitleriyle ünlü 100 m uzunluğunda bir mağarası vardır. Roma dönemine ait tapınak kalıntıları, görülmeye değer güzelliktedir. Böcek türleri yönünden zengin olan adada, bazı hayvan türlerinin üretimi de yapılmaktadır. Milli park alanı olarak koruma altına alınmıştır. 

İĞDELİ ADA : En yüksek noktası 1282 metre olan ada turistik açıdan ilgiye değer güzelliktedir. Kıyıları dik ve derin olup ,geniş kumsalları vardır. 

ORTA ADA : İğdeli ve Aygır Adaları'nın 200 metre açığında yer alan bu ada 2500 dekarlık alana sahiptir. Diğer iki ada ile oluşturduğu boğaz çok güzeldir. Tepe noktası 1146 metredir. Çoğunlukla ardıç ağaçlarının oluşturduğu geniş bir bitki örtüsü vardır. Ada üzerindeki eski yapı kalıntıları da vardır. 

KES ADALARI : İçeri ve dışarı adalar olarak da bilinir. En yüksek noktası 1134 metredir. Otlak durumunda olup10 kadar küçük adadan oluşur. 

AYGIR ADASI : Tabii açıdan ilgi çekici nitelikleri adada koy ve kumsallar oldukça güzeldir. 1055 dekarlık alanı olup en yüksek noktası 1260 metredir. Kilise kalıntıları vardır. 

KIZILADA : Eski yapı kalıntıları ve mağarası vardır. Adanın alanı 815 dekar civarındadır. 

ÇEÇEN ADASI : Aşağıağıl, Terkenli, Hacı Osman ve Gavur Adası da denir. Adada çiftlik evleri ve birçok tarihi kalıntı mevcuttur. Alanı 595 dekardır. Uzun yıllar öncesinde Rumlar'ın bulunduğu ada İstiklal savaşında gösterdikleri yararlılıklardan dolayı Çeçenler'e verilmiştir. 

GÖLKAŞI ADASI : Gölkaşı'na uzaklığı 500 metre civarında olup 565 dekarlık alanı vardır. Adada bol miktarda ağaç mevcuttur. En yüksek noktası 1138 metredir. 

EŞEK ADASI : Enyüksek noktası 1139 metre alanı 140 dekardır. Seyrek de olsa ağaçlarla kaplıdır. Selçuklular dönemine ait olduğu sanılan eski yapı kalıntıları vardır. Bu yapılar Kubadabad Sarayı ile çağdaş olmalıdır. 

KIZILADA : İkinci Kızılada olarak da bilinir. Kurucuova yakınlarındaki ada, kasaba halkı tarafından ekilmektedir. En yüksek noktası 1142 metre ve alanı 110 dekar civarındır. 

AKBURUN ADASI : Ömer Çavuş adası olarak da bilinir. Eski yapı kalıntıları ve mezar taşları vardır.Alanı 60 dekar civarında olan adanın en yüksek noktası 1128 metredir. 

KİRSE ADASI : Adada kilise kalıntıları vardır. Alman araştırmacı Hirschfeld'in 1878'de ziyaret ederek izlenimlerini anlattığı kalıntılar muhtemelen bunlardır. Kirse boğazı adayı Mada Adasından ayırır.Gölün en derin olduğu bölgede 18 metre ile burasıdır. Alanı 10 dekar civarında olup üzrinde kasr kalıntıları da vardır. 

KIZ KALESİ : Kubadabat sarayı'nın 3,5 km kadar kuzeydoğusunda 5 dekarlık bir adadır. En yüksek noktası 1138 metredir. Kubadabad sarayının harem dairesi olarak kullanılmıştır. İlk bakışta kalın harçlı duvarlarıyla ilgi çeker.Kayalık özelliği de taşıyan ada içinde birçok eski yapı kalıntısı vardır. Bir dönem 230 kadar kuşun barındığı ada için kuş cenneti nitelendirilmesi de yapılmıştır. 

HÖYÜK ADASI : Tarıma müsait olup 20 dekarlık alanı vardır. Mezar,kemik,çanak ve çömlek kalıntıları bulunmuştur. 

MINDIRAS ADASI : Mağarası ve antik kalıntılarıyla dikkati çeken bir adadır. 

KÜL ADASI : Alanı 10 dekar civarında olup en yüksek noktası 118 metredir. Sonradan doldurulduğu söylenen düdeni ve bu olayı anlatan efsanesiyle ünlüdür. 

Bu adalara ek olarak ; Taşlı ada, Kum adası, Geyik adası, Ketlaş adası, Yılan adası, Kuşkondu adası, Yapraklı ada, Camız adası ve Afrika adlarını da saymak mümkündür.



0 yorum:

Tuz Gölü

Tuz Golu Haritasi

Tuz Gölü

Tuz Gölü, yüzölçümü bakımından Türkiye'nin ikinci büyük ve en sığ gölüdür. İç Anadolu Bölgesi'nde Ankara, Konya ve Aksaray illerinin sınırının kesiştiği yerde yer alır. Türkiye'nin tuz ihtiyacının %40'ı bu gölden sağlanır. Deniz seviyesinden 905 metre yüksekte ve maksimum ölçüleri kuzeyden güneye 80, doğudan batıya ise 60 kilometredir. Çevresinde 3.000.000'a yakın nüfus gücü tutar.
TUZ GOLU

Özellikleri

Yağış alanı 11.900 km² olan Tuz Gölü, dışarıya akıntısı olmayan kapalı bir havza gölüdür. Yağış alanının genişliğine rağmen beslenme kaynakları zayıftır. Göle su getiren akarsular, yazın suları iyice azalan ya da tamamen kuruyan derelerdir. Bunlar Şereflikoçhisar'dan gelen Peçenek Çayı, Aksaray'dan gelen Melendiz Çayı, güneyden ve batıdan gelen İnsuyu, Karasu, Kırkdelik çaylarıdır. Bunlardan başka Beyşehir Gölünün fazla sularını Konya'nın atık sularıyla beraber Tuz Gölü'ne boşaltan DSİ tahliye kanalı da Tuz Gölü'nün su seviyesinin yükselmesine sebep olmaktadır. Gölün ortalama su seviyesi 40 cm civarında, yağışın arttığı mayıs ayında ise yaklaşık 110 cm'dir. Ağustos ayında göl büyük ölçüde kurur. Tuz oranının fazla oluşu, buharlaşma sonucunda göl sahasının büyük kısmında her yıl yenilenen 10-30 cm.lik tuz tortulaşmasına neden olmaktadır. Yaz sonlarına doğru Kaldırım Tuzlası ile karşı kıyı arasında yürümek mümkündür. Bu mevsimde tuzluluk oranı binde 329 gibi dikkat çekici bir orana erişmektedir. Kimyasal bileşim itibariyle burada mutfak tuzu (sodyum klorür) karakterinde bir tuzluluk hakimdir ve sodyum klorür oranı, magnezyum klorür ve sodyum sülfat oranlarından yüksektir.
Göldeki tuz birikmesi çeşitli faktörlere bağlı bulunmaktadır. Çevrede jips ve tuz tabakaları içeren Oligosen formasyonunun bulunuşu gölün tuzlaşmasında önemli bir rol oynamıştır. Fakat gölün tabanındaki kaynaklardan da tuzlu sular geldiği tespit edilmiştir. Gölün sığ oluşu ve buharlaşmanın şiddetli oluşu tuz birikmesinin diğer faktörleridir. Yazın buharlaşma sonucu tortulanan tuz tabakası makinalarla kazılıp tuzlalarda toplanır. Kaldırım, Kayacık ve Yavşan tuzlaları adı verilen bu tuzlalar önceleri Tekel tarafından işletilirken 2005 yılında özelleştirilmiştir.2011 yılında ise 10 tuzla sahası da ihale ile satışa sunulmuş, bunların 8 i alıcı bulmuştur.Tuz Gölü'nden elde edilen tuzu yıkayıp öğüten tuz fabrikaları Şereflikoçhisar ekonomisinin belkemiğini oluşturmaktadır. Tuz Gölü ve çevresi 2001 yılında özel koruma alanı ilan edilmiştir. Tuz Gölü ve çevresi Phoenicopterus rubber olarak adlandırılan flamingo kolonilerinin ana üreme bölgeleridir. "Anser albifrons" adı verilen Sakarca kazının da ikinci büyük üreme merkezidir.

Doğal yapı

Kışın kapladığı çok geniş su alanı su kuşları için önemli bir kışlama alanı oluşturmaktadır. Tuzlu ortamlara uyum sağlamış olan flamingo, kılıçgaga, angıt ve benzeri kuşların yanı sıra yağmurcunlar, turnalar, yaban kazları ve yaban ördekleri gölde büyük topluluklar halinde yaşamaktadır. Göl çevresinin nispeten ıssız oluşu nedeniyle kuşlar, etraftaki su birikintilerinde, meralarda ve ekili alanlarda rahatça beslenmekte, kışın en soğuk günlerinde dahi donmayan göl sularında yüzebilmektedir. İlkbaharda göl içinde oluşan adalar ve bataklıklar Bataklık Kırlangıcı (Glareola prantincola), Suna (Tadorna tadorna), Angıt (Tadorna ferruginea), Çamurcun (Anas crecca), Kılıçgaga (Recurvirostra avocetta), Kocagöz (Burhinus oedicnemus) ve martı türlerinin (Larus sp.) kuluçka yapmalarına imkân sağlamaktadır. Bölgede tuzcul stepler ve endemik türlerden oluşan ekolojik açıdan hassas bitki toplulukları bulunmaktadır. Bir ekosistem bütünlüğü arz eden Tuz Gölü ve yakın ilişkide olan çevresindeki göller (Tersakan Gölü, Düden Gölü, Bolluk Gölü, Eşmekaya Gölü, Köpek Gölü, Akgöl) sayısız kuş türü ve özellikle Avrupa'da nesli tükenmekte olan flamingolar (Phoenicopterus ruber) için yaşam alanı niteliğindedir. Tuz Gölü, flamingoların ülkemizdeki en önemli kuluçka alanı olup, gölün orta kesimlerinde her biri 5-6 bin yuvadan oluşan dev kuluçka kolonileri bulunmaktadır.

Yok olma tehdidi

Tuz Gölü, Aksaray Üniversitesi Mühendislik Fakültesi Jeodezi ve Fotogrametri Mühendisliği Bölümü Öğretim Üyesi Yrd. Doç. Dr. Semih Ekercin tarafından yapılan bir çalışmaya göre, 1915 yılından beri %85 oranında küçülmüştür. Semih Ekercin'e göre mevcut şartların devam etmesi durumunda 2015 yılında tamamen yok olma tehdidi altındadır.

Tuz Gölü Kırmızılaşıyor

Büyüleyici buz mavisi rengiyle ünlü Tuz Gölü'nün güneybatı kıyılarının kızıl renge boyanmaya başlamasının nedeni araştırıldı.
Buz mavisi rengiyle bilinen Tuz Gölü'nün güneybatı kıyılarının kızıl renge boyanmasının nedenini araştıran bilim adamları, renk değişikliğine toplu iğne ucunun binde biri büyüklüğündeki dunaliella salina adı verilen bir tür su yosununun (alg) neden olduğunu belirledi.
Tuz Golu Renk Degistirmis Hali



Global Bilgiler  /  at  20:51  /  No comments

Tuz Golu Haritasi

Tuz Gölü

Tuz Gölü, yüzölçümü bakımından Türkiye'nin ikinci büyük ve en sığ gölüdür. İç Anadolu Bölgesi'nde Ankara, Konya ve Aksaray illerinin sınırının kesiştiği yerde yer alır. Türkiye'nin tuz ihtiyacının %40'ı bu gölden sağlanır. Deniz seviyesinden 905 metre yüksekte ve maksimum ölçüleri kuzeyden güneye 80, doğudan batıya ise 60 kilometredir. Çevresinde 3.000.000'a yakın nüfus gücü tutar.
TUZ GOLU

Özellikleri

Yağış alanı 11.900 km² olan Tuz Gölü, dışarıya akıntısı olmayan kapalı bir havza gölüdür. Yağış alanının genişliğine rağmen beslenme kaynakları zayıftır. Göle su getiren akarsular, yazın suları iyice azalan ya da tamamen kuruyan derelerdir. Bunlar Şereflikoçhisar'dan gelen Peçenek Çayı, Aksaray'dan gelen Melendiz Çayı, güneyden ve batıdan gelen İnsuyu, Karasu, Kırkdelik çaylarıdır. Bunlardan başka Beyşehir Gölünün fazla sularını Konya'nın atık sularıyla beraber Tuz Gölü'ne boşaltan DSİ tahliye kanalı da Tuz Gölü'nün su seviyesinin yükselmesine sebep olmaktadır. Gölün ortalama su seviyesi 40 cm civarında, yağışın arttığı mayıs ayında ise yaklaşık 110 cm'dir. Ağustos ayında göl büyük ölçüde kurur. Tuz oranının fazla oluşu, buharlaşma sonucunda göl sahasının büyük kısmında her yıl yenilenen 10-30 cm.lik tuz tortulaşmasına neden olmaktadır. Yaz sonlarına doğru Kaldırım Tuzlası ile karşı kıyı arasında yürümek mümkündür. Bu mevsimde tuzluluk oranı binde 329 gibi dikkat çekici bir orana erişmektedir. Kimyasal bileşim itibariyle burada mutfak tuzu (sodyum klorür) karakterinde bir tuzluluk hakimdir ve sodyum klorür oranı, magnezyum klorür ve sodyum sülfat oranlarından yüksektir.
Göldeki tuz birikmesi çeşitli faktörlere bağlı bulunmaktadır. Çevrede jips ve tuz tabakaları içeren Oligosen formasyonunun bulunuşu gölün tuzlaşmasında önemli bir rol oynamıştır. Fakat gölün tabanındaki kaynaklardan da tuzlu sular geldiği tespit edilmiştir. Gölün sığ oluşu ve buharlaşmanın şiddetli oluşu tuz birikmesinin diğer faktörleridir. Yazın buharlaşma sonucu tortulanan tuz tabakası makinalarla kazılıp tuzlalarda toplanır. Kaldırım, Kayacık ve Yavşan tuzlaları adı verilen bu tuzlalar önceleri Tekel tarafından işletilirken 2005 yılında özelleştirilmiştir.2011 yılında ise 10 tuzla sahası da ihale ile satışa sunulmuş, bunların 8 i alıcı bulmuştur.Tuz Gölü'nden elde edilen tuzu yıkayıp öğüten tuz fabrikaları Şereflikoçhisar ekonomisinin belkemiğini oluşturmaktadır. Tuz Gölü ve çevresi 2001 yılında özel koruma alanı ilan edilmiştir. Tuz Gölü ve çevresi Phoenicopterus rubber olarak adlandırılan flamingo kolonilerinin ana üreme bölgeleridir. "Anser albifrons" adı verilen Sakarca kazının da ikinci büyük üreme merkezidir.

Doğal yapı

Kışın kapladığı çok geniş su alanı su kuşları için önemli bir kışlama alanı oluşturmaktadır. Tuzlu ortamlara uyum sağlamış olan flamingo, kılıçgaga, angıt ve benzeri kuşların yanı sıra yağmurcunlar, turnalar, yaban kazları ve yaban ördekleri gölde büyük topluluklar halinde yaşamaktadır. Göl çevresinin nispeten ıssız oluşu nedeniyle kuşlar, etraftaki su birikintilerinde, meralarda ve ekili alanlarda rahatça beslenmekte, kışın en soğuk günlerinde dahi donmayan göl sularında yüzebilmektedir. İlkbaharda göl içinde oluşan adalar ve bataklıklar Bataklık Kırlangıcı (Glareola prantincola), Suna (Tadorna tadorna), Angıt (Tadorna ferruginea), Çamurcun (Anas crecca), Kılıçgaga (Recurvirostra avocetta), Kocagöz (Burhinus oedicnemus) ve martı türlerinin (Larus sp.) kuluçka yapmalarına imkân sağlamaktadır. Bölgede tuzcul stepler ve endemik türlerden oluşan ekolojik açıdan hassas bitki toplulukları bulunmaktadır. Bir ekosistem bütünlüğü arz eden Tuz Gölü ve yakın ilişkide olan çevresindeki göller (Tersakan Gölü, Düden Gölü, Bolluk Gölü, Eşmekaya Gölü, Köpek Gölü, Akgöl) sayısız kuş türü ve özellikle Avrupa'da nesli tükenmekte olan flamingolar (Phoenicopterus ruber) için yaşam alanı niteliğindedir. Tuz Gölü, flamingoların ülkemizdeki en önemli kuluçka alanı olup, gölün orta kesimlerinde her biri 5-6 bin yuvadan oluşan dev kuluçka kolonileri bulunmaktadır.

Yok olma tehdidi

Tuz Gölü, Aksaray Üniversitesi Mühendislik Fakültesi Jeodezi ve Fotogrametri Mühendisliği Bölümü Öğretim Üyesi Yrd. Doç. Dr. Semih Ekercin tarafından yapılan bir çalışmaya göre, 1915 yılından beri %85 oranında küçülmüştür. Semih Ekercin'e göre mevcut şartların devam etmesi durumunda 2015 yılında tamamen yok olma tehdidi altındadır.

Tuz Gölü Kırmızılaşıyor

Büyüleyici buz mavisi rengiyle ünlü Tuz Gölü'nün güneybatı kıyılarının kızıl renge boyanmaya başlamasının nedeni araştırıldı.
Buz mavisi rengiyle bilinen Tuz Gölü'nün güneybatı kıyılarının kızıl renge boyanmasının nedenini araştıran bilim adamları, renk değişikliğine toplu iğne ucunun binde biri büyüklüğündeki dunaliella salina adı verilen bir tür su yosununun (alg) neden olduğunu belirledi.
Tuz Golu Renk Degistirmis Hali



0 yorum:

Eğirdir Gölü


 
Eğirdir Gölü, Isparta ili sınırları içinde yer almakta ve Göller Bölgesinin en büyük doğal zenginliklerinin başında gelmektedir. Kuzey–güney uzanımlı büyük bir çöküntü alanının kuzey sınırında oluşmuş tektonik bir göl olan Eğirdir Gölü, 468 km² yüzölçümü ile Türkiye’nin 4. büyük gölüdür. Deniz seviyesinden yaklaşık 917 metre yükseklikte bulunan göl, ortalama 14 metre derinliğe sahip olup en derin noktası 16,5 metre cıvarındadır. Kuzey–güney uzunluğu 50 km olan gölün, doğu–batı genişliği 3–15 km arasında değişmektedir. Gölün kuzey tarafına doğru Hoyran Boğazı'yla ayrılan ve daha küçük bir alanı kaplayan bölümüne Hoyran Gölü, güneyde kalan büyük bölüme ise Eğirdir Gölü denilmektedir. Genelde camgöbeği renginde olan göl; bazı gün ve saatlerde değişik renklere büründüğü için halk arasında yedi renkli olarak anılmaktadır.

Zengin balıkçılık ve kerevit potansiyelinin yanı sıra, sulama ve enerji üretimi bakımından da büyük önem taşıyan gölden, çevredeki tarım alanlarının sulanmasında yararlanıldığı gibi, ortalama 25 km uzunluğundaki bir kanalla bağlandığı ve Eğirdir'in güneyinde küçük bir göl olan Kovada Gölü'nü de beslemekte ve dolayısıyla Kovada l ve ll hidroelektrik santrallerinin su ihtiyacı da bu gölden karşılanmaktadır. Ayrıca, 1994 yılı sonlarında tamamlanan tesislerle Isparta’nın içme suyu ihtiyacının bir bölümü de Eğirdir Gölü’nden sağlanmaktadır.



Gölde, Eğirdir’e bir karayoluyla bağlanmış bulunan iki küçük adacık bulunmaktadır. Birincisi Can Ada, ikincisi ise Yeşilada’dır.

Can Ada; Eğirdir ile Yeşilada arasında yer alan ve 7 dönümlük (7000 m²) bir alana sahip olan küçük bir adacıktır. Yerleşim alanı olmayıp, çadır ve karavan turizmi ile piknik alanı olarak kullanılmaktadır. Atatürk ün Eğirdir'i ziyareti sırasında Canada, 1 Şubat 1933 tarihli Belediye encümeni kararıyla kendisine hediye edilmiş, daha sonra Atatürk ün mirasçılarına, onlardan da Eğirdir Belediyesine geçmiştir.

Yeşil Ada : Eğirdir'in en güzel turizm bölgesi olan adada, doğa güzelliklerinin yanında Aya Stefanos Kilisesi gibi tarihi zenginliklerde bulunmaktadır. Yerli ve yabancı turistlere hizmet veren balık lokantaları ve ev pansiyonculuğu gelişmiştir.

Eğirdir Ilcesi,
Egirdir Ilcesi
Isparta ilimize yaklaşık 35 kilometre uzaklıkta, gölün etrafında yer alan Davras dağları eteklerine kurulmuş 20 bin nüfuslu şirin bir ilçedir Eğirdir. Komandolar diyarı olarak bilinen bu güzel ilçe ülkemizde en önde gelen kemik hastanesinden birine sahiptir. Türkiye'de Fethiye ve Kaş'tan sonra yamaç paraşütü yapılabilen, hatta oraları hiç aratmayan en güzel manzaraya sahiptir, verimli elma bahçelerinin kiraz ve dut ağaçlarının bulunduğu Eğirdir, kristal denecek kadar berrak hemde tertemiz bir gölün kıyısında yer almaktadır, gölün içinde yüzmek ayrı bir keyif verir insana, ilçede yiyecek ve içecek konusunda temiz mekanlar vardır, göl kıyısında lokantalar, oteller, çay bahçeleri blunmaktadır. Bu belde oldukça sakin bir yerdir, gürültüden uzak, grup gezilerine çok uygundur burası.

Gölün her iki tarafından da keskin virajlı yollar geçer, yol kıyılarında bazı yerlerde soğuk çeşmeler bulunur, yolculuk yaparken o çeşmelerin yanında mola verip su içmek, sonra yakınlarda meyve satan satıcılarından biraz da kiraz alıp yedikten sonra gölün muhteşem manzarasını seyretmek ap ayrı bir zevk verir insana. Eğirdir gölü yaz aylarında o kadar berrak ki, yukarı virajlı yollardan geçerken bile bazen gölün içindeki balıkların ters döndüklerini güneş ışıklarından fark edebilirsiniz, kısacası, Eğirdir görmeye yaşamaya değer bir beldedir, yaz aylarında çok sayıda turist gelir buraya, ne yazıkki turizm açısından, modern tesisler açısında, pek o kadar da önem verilmemiş bu güzelim beldeye, ama insanları çok cana yakındır. Eğirdir gölü ülkemizde en büyük göller sıralamasında dördüncü sıradadır. Eğirdir Isparta'ya yaklaşık 30, Antal'ya 170 kılometredir.

Eğirdir ilçesine bağlı belediyeler: Sarı idris, Pazarköy, Gökçehöyük, Eğirdir, Barla. 

Köyler: Ağılköy, Akbelenli, Akdoğan, Akpınar, Aşağıgökdere, Bademli, Bağcık, Bağıllı, Bağören, Balkırı, Beydere, Çayköy, Eyiüpler, Havutlu, Kırıntı, Mahmatlar, Serpilköy, Sevinçbey, Sipahiler, Sorkuncak, Tepeli, Yılgıncak, Yukarıgökdere, Yuvalı.


Global Bilgiler  /  at  20:39  /  No comments


 
Eğirdir Gölü, Isparta ili sınırları içinde yer almakta ve Göller Bölgesinin en büyük doğal zenginliklerinin başında gelmektedir. Kuzey–güney uzanımlı büyük bir çöküntü alanının kuzey sınırında oluşmuş tektonik bir göl olan Eğirdir Gölü, 468 km² yüzölçümü ile Türkiye’nin 4. büyük gölüdür. Deniz seviyesinden yaklaşık 917 metre yükseklikte bulunan göl, ortalama 14 metre derinliğe sahip olup en derin noktası 16,5 metre cıvarındadır. Kuzey–güney uzunluğu 50 km olan gölün, doğu–batı genişliği 3–15 km arasında değişmektedir. Gölün kuzey tarafına doğru Hoyran Boğazı'yla ayrılan ve daha küçük bir alanı kaplayan bölümüne Hoyran Gölü, güneyde kalan büyük bölüme ise Eğirdir Gölü denilmektedir. Genelde camgöbeği renginde olan göl; bazı gün ve saatlerde değişik renklere büründüğü için halk arasında yedi renkli olarak anılmaktadır.

Zengin balıkçılık ve kerevit potansiyelinin yanı sıra, sulama ve enerji üretimi bakımından da büyük önem taşıyan gölden, çevredeki tarım alanlarının sulanmasında yararlanıldığı gibi, ortalama 25 km uzunluğundaki bir kanalla bağlandığı ve Eğirdir'in güneyinde küçük bir göl olan Kovada Gölü'nü de beslemekte ve dolayısıyla Kovada l ve ll hidroelektrik santrallerinin su ihtiyacı da bu gölden karşılanmaktadır. Ayrıca, 1994 yılı sonlarında tamamlanan tesislerle Isparta’nın içme suyu ihtiyacının bir bölümü de Eğirdir Gölü’nden sağlanmaktadır.



Gölde, Eğirdir’e bir karayoluyla bağlanmış bulunan iki küçük adacık bulunmaktadır. Birincisi Can Ada, ikincisi ise Yeşilada’dır.

Can Ada; Eğirdir ile Yeşilada arasında yer alan ve 7 dönümlük (7000 m²) bir alana sahip olan küçük bir adacıktır. Yerleşim alanı olmayıp, çadır ve karavan turizmi ile piknik alanı olarak kullanılmaktadır. Atatürk ün Eğirdir'i ziyareti sırasında Canada, 1 Şubat 1933 tarihli Belediye encümeni kararıyla kendisine hediye edilmiş, daha sonra Atatürk ün mirasçılarına, onlardan da Eğirdir Belediyesine geçmiştir.

Yeşil Ada : Eğirdir'in en güzel turizm bölgesi olan adada, doğa güzelliklerinin yanında Aya Stefanos Kilisesi gibi tarihi zenginliklerde bulunmaktadır. Yerli ve yabancı turistlere hizmet veren balık lokantaları ve ev pansiyonculuğu gelişmiştir.

Eğirdir Ilcesi,
Egirdir Ilcesi
Isparta ilimize yaklaşık 35 kilometre uzaklıkta, gölün etrafında yer alan Davras dağları eteklerine kurulmuş 20 bin nüfuslu şirin bir ilçedir Eğirdir. Komandolar diyarı olarak bilinen bu güzel ilçe ülkemizde en önde gelen kemik hastanesinden birine sahiptir. Türkiye'de Fethiye ve Kaş'tan sonra yamaç paraşütü yapılabilen, hatta oraları hiç aratmayan en güzel manzaraya sahiptir, verimli elma bahçelerinin kiraz ve dut ağaçlarının bulunduğu Eğirdir, kristal denecek kadar berrak hemde tertemiz bir gölün kıyısında yer almaktadır, gölün içinde yüzmek ayrı bir keyif verir insana, ilçede yiyecek ve içecek konusunda temiz mekanlar vardır, göl kıyısında lokantalar, oteller, çay bahçeleri blunmaktadır. Bu belde oldukça sakin bir yerdir, gürültüden uzak, grup gezilerine çok uygundur burası.

Gölün her iki tarafından da keskin virajlı yollar geçer, yol kıyılarında bazı yerlerde soğuk çeşmeler bulunur, yolculuk yaparken o çeşmelerin yanında mola verip su içmek, sonra yakınlarda meyve satan satıcılarından biraz da kiraz alıp yedikten sonra gölün muhteşem manzarasını seyretmek ap ayrı bir zevk verir insana. Eğirdir gölü yaz aylarında o kadar berrak ki, yukarı virajlı yollardan geçerken bile bazen gölün içindeki balıkların ters döndüklerini güneş ışıklarından fark edebilirsiniz, kısacası, Eğirdir görmeye yaşamaya değer bir beldedir, yaz aylarında çok sayıda turist gelir buraya, ne yazıkki turizm açısından, modern tesisler açısında, pek o kadar da önem verilmemiş bu güzelim beldeye, ama insanları çok cana yakındır. Eğirdir gölü ülkemizde en büyük göller sıralamasında dördüncü sıradadır. Eğirdir Isparta'ya yaklaşık 30, Antal'ya 170 kılometredir.

Eğirdir ilçesine bağlı belediyeler: Sarı idris, Pazarköy, Gökçehöyük, Eğirdir, Barla. 

Köyler: Ağılköy, Akbelenli, Akdoğan, Akpınar, Aşağıgökdere, Bademli, Bağcık, Bağıllı, Bağören, Balkırı, Beydere, Çayköy, Eyiüpler, Havutlu, Kırıntı, Mahmatlar, Serpilköy, Sevinçbey, Sipahiler, Sorkuncak, Tepeli, Yılgıncak, Yukarıgökdere, Yuvalı.


0 yorum:

İznik Gölü

İznik Gölü Haritası

İznik Gölü



KonumBursa, Türkiye
Koordinatlar40.4336111°N 29.518611°E
Göl türüTatlı su
Uzunluk32 km
Genişlik11 km
Yüzölçümü298 km2
En derin noktası65 m
Yüzey rakımı85 m
İznik Gölü. Marmara Bölgesinin en büyük, Türkiye'nin ise beşinci büyük doğal gölü olan İznik Gölü, tektonik bir tatlı su gölüdür. En büyükleri kuzeydoğudaki Karasu ve güneybatıdaki Sölöz olmak üzere, derelerin göle girdiği noktalarda küçük deltalar ve geniş sazlıklar oluşmuştur. Gölü besleyen derelerin gölle buluştuğu noktalarda küçük sazlıklar ve deltalar var. Gölün çevresi piknik sahaları, turistik tesisler, gezi alanları ve florası çok zengin bitki örtüsüyle kaplıdır. Garsak Deresi gölün fazla sularını 15 km uzaklıktaki Marmara Denizi'nde Gemlik körfezine ulaştırır.
İznik Gölü

    Fiziki özellikleri

    Bir tektonik çukur içinde oluşan İznik Gölünün yüz ölçümü 310 km², doğu-batı doğrultusunda uzanan bu elips şeklindeki gölün uzunluğu 33 km, genişliği 12 km, çevresi 95 km'dir. Göl seviyesi kış ve ilkbahar aylarında (şubat-nisan arası) yükselmekte, yaza doğru alçalarak en düşük seviyesini sonbaharda (eylül) bulmaktadır. Yüksek-alçak seviyeler arasındaki fark ortalama 50-60 cm'yi (bazen 100 cm) bulur. Gölün yüzey suları Nisanda 11,5, Kasımda 12, Ağustosta 24,5 °C olarak ölçülmüş, yaz aylarında en hızlı sıcaklık değişmesi 10-20 m arasında tespit edilmiş, 45 m derinlikte 8-8,5 °C kaydedilmiştir. Gölün güney kesiminde, doğu-batı doğrultusunda uzanan derin bir oluk bulunmaktadır. 13 km uzunluktaki oluğun en derin yeri, 65 m ile aynı zamanda İznik Gölü'nün de en derin yeridir. Ortalama derinliği 30 m olan gölün kıyılarından uzaklaştıkça derinlik hızla artmaktadır. Yağışlı dönemlerde iyi beslenen gölün yağış alanı 1.246 m²'dir. Gölün su düzeyi mevsimlere göre değişmekte, aralık ayında alçalma, mayıs ayında yükselme görülmektedir. Su, en düşük ortalama düzeyini aralık ayında almakta, mayıs ayında ise en yüksek düzeye ulaşmaktadır. Göl suyunun sıcaklığı olağan olarak derine indikçe azalmakta, soğuk kar sularının göle döküldüğü ilkbahar döneminde dip sularının sıcaklığı 5 °C'ye kadar düşmektedir. Bu dönemde, gölün yüzey suları da soğuk olduğundan yüzeyle dip arasındaki sıcaklık farkı oldukça azalır. Buna karşılık yaz döneminde, yüzey suları ile derin sular arasındaki sıcaklık farkı fazladır. Örneğin, ağustos ayında yüzeydeki sıcaklık 25 °C iken, 30 m derinlikte bu değer 9 °C dolayındadır. İznik Gölü 1990 yılında Sit Alanı ilan edilmiştir . Gölün toplam toprak potansiyeli 6674 ha olup topraklarının pH'ı 7,8 - 8,5 arasındadır.
    Karasu Deresi göle dökülen en önemli akarsudur. 273 km²'lik alanın sularını toplayan dere 2,4 m³/sn akışla göle dökülür. 92 km²'lik havzaya sahip Sölöz Deresi 1,06 m³/sn akışa sahiptir. Göle su taşıyan diğer dereler şunlardır: Derbent Deresi, Nadir Suyu, Ana Dere, Küçükköy Deresi ve Çınarlık deresi.

    Canlı türleri

    Alan sık sazlıkların arasında karışık koloniler kuran küçük karabatak ve gece balıkçılığı ile önem kazanmıştır. Nedeni tam bilinmemekle birlikte, İznik Gölü kış aylarında önemli sayıda su kuşu barındırmamaktadır. Yine de, İç Anadolu gölleri donduğunda kuşlar için önemli bir sığınak oluşturduğu söylenebilir. İznik'te balıkçı kooperatifleri bulunur. Tutulan su ürünlerinin başında kerevit gelir. Gölün su ürünleri arasında, yayın, sazan, alabalık ve istakoz da bulunuyor. Gölde yosun ve bitki türleri de zengindir. Dipte pamuk veya üstüpü şeklinde açık yeşil renk bir yosun türü yaygındır. Bu yosun suyun çalkalanmasını ve göl suyunun oksijeninin azalmasını önler. Balıkların beslenmesini sağlar. Gölde mart, nisan ve mayıs aylarında sportif amaçlı avlama dışında üç ay av yasağı vardır. Kerevit yasağı ise aralık ayında başlamaktadır.
    Aslında bir deniz balığı türü olan gümüş balığı da gölde yaşar. Tatlı sulara uyum sağlamış türü olan Küçük gümüş balığı (Atherina boyeri Risso, 1810) gölde bol miktarda avlanmaktadır.
    Göl bütünüyle tarım alanları ve zeytinliklerle çevrilidir. Tarım alanları için gölden su alınmaktadır. Çevresindeki zeytin ormanlarının altın sarısı müşküle üzüm bağları ve her mevsim bin bir çeşit sebze ve meyvenin yetiştiği bitek topraklarının yaşam kaynağıdır.

    Diğer faaliyetler

    Gölün batısında, Türkiye'nin en geniş ve en güzel piknik alanları bulunmaktadır. Bir tarafı çamlık diğer yanı tertemiz gölü, Türkiye'nin her yerinden binlerce insanı kendisine çeker. Günü birlik dinlenme alanları dışında çadır turizmine de açıktır. Burada her tür sosyal tesisler bulunur. Gölün bu bölgesi, 1950'li yıllara kadar bataklık idi. Yapılan çalışmalar ile suyun taşması engellenmiş ve bataklık kurutulmuştur. Gölün su düzeyi, yıllara göre büyük farklılıklar göstermektedir. Özellikle birkaç yüzyılda bir, suyun alçalıp yükselmesi sunucu, gölün özellikle batı bölümü, 2 km kadar daha genişlemektedir.

    Sorunlar

    Gümüş balığı aşırı üreyerek göl ekosistemini bozmuştur. Diğer balıkların yumurta ve yavrularını yedikleri için gölde balık tür ve miktarı azalmıştır. Gölde akbalık, sazan, yayın, ördek balığı, kaya balığı ve ıstakoz azalan canlı türleridir. Cips yapılan Gümüş balıkları ihraç edilmektedir.
    Tarımsal faaliyetler sonucu gübre ve ilaç kalıntıları yüzeysel akışla göle ulaşmaktadır. Göl havzasında bulunan sanayi tesislerinden göle kirli su deşarj edilmektedir. Kirlilik balık tür ve popülasyonu azalmıştır.

    Marmara Bölgesi’nin Güney Marmara Bölümü’nde, en büyük, Türkiye’nin ise beşinci büyük doğal gölü olan İznik Gölü, tektonik bir tatlı su gölüdür. Marmara Bölgesi’nin doğu-batı doğrultusunda peş peşe dizilmiş çukur sistemlerinden Pamukova-İznik-Gemlik Körfezi çöküntü alanı sırasının orta kesimindeki tektonik kökenli bir çukurun dolması ile oluşan göl, elips şeklindedir. Kuzeyinde Samanlı Dağları, güneyinde Avdan Dağı vardır. 298 km2’lik yüzölçümü ile Marmara Bölgesi’nin en büyük gölüdür. Uzunluğu doğu-batı doğrultusunda yaklaşık 32 km., en geniş yeri 11.5 km.dir. Derin göllerden olan İznik Gölü’nün büyük kesiminde derinlik 30 m.yi aşmaktadır. 



    Gölün güney kıyısının açığında kıyıya paralel olarak 13 km. boyunca uzanan bir çukur bulunmaktadır. Yaklaşık 60 m. derinliğindeki bu çukurun en derin yeri 65 m.yi bulur. Gölün su yüzeyi ise deniz seviyesinden 85 m. daha yüksektedir. 



    İznik Gölü’nün su toplama alanı 1.246 km2’dir. Göle su taşıyan akarsuların en önemlileri kuzeydoğudaki Karadere ile güneybatı kesimine akan Kocadere adı ile bilinen Sölöz Deresi’dir. Göl bunlardan başka dipdeki karstik kaynaklar ve yağmur suları ile de beslenmektedir. Karsak Suyu gölün fazla sularını Gemlik Körfezi’ne boşaltır. Karsak Suyu aslında doğrudan İznik Gölü’nden çıkmayıp, gölün güneybatısında bulunan birkaç metre yükseklikteki çakıl ve kum setinden sızan sularla oluşur. 

    İznik Gölü 1990 yılında Sit Alanı ilan edilmiştir.Göl bütünüyle tarım alanları ve zeytinliklerle çevrilidir. Tarım alanları için gölden su alınmaktadır. 1963’te gölün batısındaki seddenin yapımı sonucunda 416 ha sulak alan kurutulmuştur. Su tutma amacıyla da yapılan bu sedde, gölü kısmen bir rezervuara dönüştürmüştür. 

    Gölde sık sazlıkların arasında karışık koloniler kuran küçük karabatak ve gece balıkçılı ile önem kazanmıştır. Nedeni tam bilinmemekle birlikte, İznik Gölü kış aylarında önemli sayıda su kuşu barındırmamaktadır. Yine de, İç Anadolu gölleri donduğunda kuşlar için önemli bir sığınak oluşturduğu söylenebilir 

    Antik Çağda Ascania Limne olarak anılan İznik Gölü, Homeros´un ünlü İlyada´sında da yer alır. 1650 yılında ünlü gezgin Evliya Çelebi’ye göre İznik şöyle tanımlanmıştır:

    “İznik Gölü’nün vasıfları Kalenin batı kısmındadır. Batıdan Gemlik kasabası körfezine bir ayağı akar. Çevresinde kırk beş parça bağ ve bahçeli, camili, hamamlı, çarşılı köyler vardır. Göl içinde otuz adet balık avlayan kayık bulunur. En fazla derinliği yirmi kulaçtır. Gölün dört tarafını bir kimse atla bir günde dolaşır. Suyu gayet güzel olduğundan yetmiş türlü balık yetişir. Bunlardan İlhaniye, Eğe ve sala balıkları meşhurdur. Hiç kokuları yoktur. Gayet güzel çorba ve tavaları olup kolay hazmedilir. Aynı zamanda çok besleyicidirler. Balıkçılar avladıkları balıkları Yenişehir’e, Gemlik’e ve Pazarköyü’ne götürüp satarlar. Şehrin halkı çamaşırlarını göl suyunda yıkarlar. Hiç sabun sürmedikleri halde yine bembeyaz olur. Bu gölde bir atı yedi gün yıkasalar ve suyundan içirseler eti ve yağı semiz olur. Bu gölde bulunan pullu balık gayet lezzetli olur. Ama tepesinde iki sivri kemik olur ki onu kırmak lazımdır. O kemikler çıkarılmadan pişirilirse balığın eti yemyeşil olur. Yine bu kemiği diğer diri bir balığa saplasalar vücudu mahvolur. Bunun için bu gölde bulunan diğer balıklar kemikli balıktan korkarlar. İznik şehrinin kıble tarafında ve Arnavud dağının arkasında Bursa Yenişehir’i bulunur. Lodos tarafında, göl aşırı deniz kenarında Gemlik kasabası vardır. Batı tarafındaki Pazar köyü kasabasının minareleri görünür. Doğu yönünde Geyve beş saatliktir. İşte Yenişehir bu kasabaların arasında olup (Engürücük) ve Lefke kasabalarına dokuz saattir.”

    Gölün batısında,Türkiye´nin en geniş ve en güzel piknik alanları bulunmaktadır.Bir tarafı çamlık diğer yanı tertemiz gölü, Türkiye´nin her yerinden binlerce insanı çeker kendisine. Günü birlik dinlenme alanları dışında çadır turizmine de açıktır. Burada her tür sosyal tesisler bulunur. Gölün bu bölgesi, 1950´li yıllara kadar bataklık idi.Yapılan çalışmalar ile suyun taşması engellenmiş ve bataklık kurutulmuştur. 

    Gölde, Karabatak, Tepeli Kutan, Küçük Balaban, Gece Balıkçılı Alaca Balıkçıl, Çeltikçi, Erguvan Balıkçıl, Angıt, Macar Ördeği, Yılan Kartalı ve Martı türü kuşlarbulunmaktadır. Gölde Yayın, Aynalı Sazan ,Tatlı Su Yılanı, İlik Balığı, Tatlı Su Levreği, Gümüş Balığı, Ördek, Kızıl Kanat yetişmektedir. Gölde yosun ve bitki türleri de zengindir. Dipte pamuk veya üstüpü şeklinde açık yeşil renk bir yosun türü yaygındır. Bu yosun suyun çalkalanmasını ve göl suyunun oksijeninin azalmasını önler.Balıkların beslenmesini sağlar. Sulama ve avcılık yanında çamaşır ve bulaşık yıkamada,duş almakta,yemek ve çay yapımın da,suyun sodalı oluşu nedeniyle vücuttaki yara bere, sivilcelerin tedavisinde, içilerek mide hazımsızlığının giderilmesinde kullanılmaktadır. Genelde tarım yapılan göl çevresinde az yükseklikli kayalar ve tepeler bulunmaktadır.
    Güney Marmara bölgesinde bir göl. Yüzölçümü 308 km2dir. Doğu-batı uzunluğu 32 km, genişliği 12 kilometredir. 
    Türkiye’nin beşinci büyük gölüdür. Denizden yüksekliği 85 m, en derin yeri 65 metredir. Su toplama alanı 1246 km2dir. Uzanışı bakımından Gemlik Körfezinin devâmı biçiminde görülür. Kuzey ve güneyinde yükseklikleri 500 m kadar olan göle doğru dik yamaçlarla inen dağlar arasında bir göldür. 


    İznik Gölü çanağı, batıda Gemlik Körfezinden, doğuda Geyve-Pamukova çöküntü alanına kadar uzanan tektonik çukurlar dizisi içinde teşekkül etmiştir. İznik Gölü çevredeki dağlardan inen dereler ve kaynak suları ve yağmurlar ile beslenir. Gölden Gemlik Körfezine doğru açıktan bir ayak çıkmaz, sızıntı sular Karsak Deresi ile birleşerek Gemlik Körfezine dökülür. Göl seviyesi kış ve ilkbahar aylarında yükselmekte, sonbahar aylarında düşmektedir. Yükselme ve düşme arasındaki fark, 50-100 cm arasında değişmektedir. Bu düşme tarla ve bahçeleri sulamayı olumsuz yönde etkilemektedir. Bu tatlı sulu ve duru gölde çeşitli balıklar üremiştir. 15-20 cm’yi bulan balık türlerinden başlıcaları sazan, sarı balık ve yayındır. Gölde balıkçılık gelişmiş ve bir geçim kaynağı olmuştur. Göl çevresinde bir çok yerleşim yerleri, zeytinlikler, bağlar ve bahçeler vardır. Bunlardan doğu kıyısında târihî ve turistik İznik ile batısında Orhangâzi şirin bir kasabadır. 



    "Burası beşinci iklimin yaşandığı yerdir.Suyu ve havası çok güzeldir.Bu gölün çevresinde 45 tane köy vardır ki, bunlar bağlı bahçeli,camili,hamamlı,küçük birer çarşılı mamur köylerdir.Bu gölün suyunda civar ahali çamaşır yıkar. Hiç sabun sürmedikleri halde yine de bembeyaz olur.Bu gölde 70 çeşit balık bulunur." 


    Bu sözler 1648 yılında İznik 'e uğrayan Evliya Çelebinin  "seyahatname"sinde yer almaktadır.

    İznik Gölü 
    Türkiye'nin en güzel göllerinden biridir. Beşinci büyük gölümüzdür. Çevresindeki zeytin ormanlarının altın sarısı müşküle üzüm bağları ve her mevsim bin bir çeşit sebze ve meyvenin yetiştiği bitek topraklarının yaşam kaynağı;ilkçağın 'Askanya'sıdır. (Ascanius) Mitolojiye göre; bolluk, bereket,şarap ve toprak tanrısı 'Dionizos'un yıkandığı yerdir. 

    Gerçekten de İznik Gölü;şairin dediği gibi kuzeyden Samanlı,güneyden Katırlı Dağları ile kuşatılmış bir kuyu gibidir Sanki dağlar,güzelliklerini saklamak için kuşatmıştır gölün çevresini. Göle'de dağların arasındaki doyulmaz güzellikteki geçitlerden ancak ulaşılabilinir. Antik dönemde Ascania Limne olarak anılan İznik Gölü, Homeros'un ünlü İlyada'sında bile yer alır.Gölün batısında, Türkiye'nin en geniş ve en güzel piknik alanları bulunmaktadır. Bir tarafı çamlık diğer yanı tertemiz gölü, Türkiye'nin her yerinden binlerce insanı çeker kendisine.Günü birlik dinlenme alanları dışında çadır turizmine de açıktır.Burada her tür sosyal tesisler bulunur. Gölün bu bölgesi,1950'li yıllara kadar bataklık idi.Yapılan çalışmalar ile suyun taşması engellenmiş ve bataklık kurutulmuştur. İznik Gölü 1990 yılında Sit Alanı ilan edilmiştir. Gölün su düzeyi, yıllara göre büyük farklılıklar göstermektedir.Özellikle bir kaç yüzyılda bir, suyun alçalıp yükselmesi sunucu, gölün özellikle batı bölümü,2 km kadar daha genişlemektedir.Göle, Gemlik üzerinden gelirseniz,Samanlı ve Katırlı dağları arasındaki, Karsak geçidinden geçeceksiniz. Bu geçit boyunca, göl ile körfez arasında Karsak Deresi bulunur.Bu su yolu ilk çağda "ulaşım" için de kullanılmıştır!..Tarih öncesi devirlerde İstanbul Boğazı, çeşitli nedenlerle kapatılınca Marmara Denizi'nden Karadeniz'e;Gemlik Körfezi Karsak Suyu ile Askanya Gölü'ne (İznik Gölü) geçilmekte, oradan da Sangarios (Sakarya lrmağı) yolu ile Karadeniz'e ulaşmaktaydı. (A.Tanoğlu ve S.Erinç'in araştırmalarından)Bu derenin ağızında oluşan ovada onbinlerce insanın öldüğü birçok savaş olmuştur.Roma imparatorluğu için Niger ve Sever onbinlerce kişilik ordularını burada telef etmişlerdir. Avrupa'nın dört bir yanından gelmiş,Haçlı ordusundaki onbinlerce genç,şimdi bu ovada yatıyor.Nice kavimlerin akınlarını ve savaşlarını görmüş olan bu yerler, şimdi sessiz ve özgürlük içindedir.1097 yılında, Kılıç Aslan'ın yönetimindeki İznik'i, uzun süre kuşatan Haçlılar,kenti alamayınca, Gemlik Körfezi'nden,100 savaşçı alabilecek büyüklükte gemileri bir gecede İznik Gölü'ne taşımışlar ve kaleyi ancak böylece almışlardır. Bir teknotik çukur içinde oluşan İznik Gölünün yüzölçümü 310km2,Doğu-batı doğrultusunda uzanan bu elips şeklindeki gölün uzunluğu 33 km, genişliği 12 km, çevresi 95 km dir.En derinyeri 87m.dir.Evliya Çelebi'nin deyişi ile;"Atlı bir kişi,gölün çevresini bir günde dolaşır". Denizden yüksekliği 85m.dir. 40/30 kuzey, 29/33 doğu koordinatlarındadır. Marmara Bölgesi’ndeki diğer göller gibi 4.jeolojik devirde oluşan doğu batı yönündeki çöküntü dizilerin den biri içindedir. Gemlik Körfezi’nin bir uzantısı şeklindedir.İ.Ö.XII.yy'da Argonotlar,Kolkhis ülkesine altın postu aramaya gittiklerinde Gemlik'te mola vermişler.Söylenceye göre; Arganotlardan Herkül’ün (Herakles) güzel dostu Hylas da, bu dereye su almak için indiğinde, su perileri tarafından kaçırılmış.İşte bu nedenle Hylas adı da verilir bu dereye Aynı yöreden boru hattı ile Gemlik Azot Sanayi’ne su çekilmekte D.S.İ.nin oluşturduğu kanaletler ve şahıs malı su motorları ile çevredeki zeytinlikler, bağlar, meyve ve sebze bahçeleri sulanmaktadır. 

    Roma, Bizans, Selçuklu ve Osmanlı dönemlerinde çevre yerleşimleri, bilhassa Gemlik’le bağlantılar yelkenli teknelerle sağlanmaktaydı. Yıkılan İznik Moteli’nin yer aldığı kesimdeki iskeleden kalkan elli kişilik motorlar ahşap kum motorları tipindeydi. Günümüzde gölün tüm çevresindeki asfalt yollar,ulaşımın karadan yapılmasını sağlamıştır.Bu yelkenliler İznik çini ve seramikleri'nde desen olarak kullanılmış Ayasofya Müzesi'nin duvarlarına çizgilerle işlenmiştir. Göl,İznik’in savunmasında da kullanılmış,kent surlarının dışına açılan hendeklere göle bağlanan kanallarla su doldurulmuş ve aşılması güç üçüncü bir mania oluşturmuştur.Gölün ulaşılabilir zengin imkanlarına karşılık,geçmiş yıllarda bölgede yayılan sıtma salgınları nedeniyle gölden insanlar uzaklaşmış, bugünkü Atatürk Caddesi’nin batısına geçmemiş, halk Yeşil Cami ve Eşref-i Rumi Camisi çevresine yerleşmiştir.Günümüzde (İncir Altı), (Senatus Sarayı)olarak bilinen yerin esasını surlar ile göl arasındaki bölümü kapatmak için örülmüş kalkan duvarı oluşturmaktadır.Göl içinde silindirik kule kalıntısıyla kuzey cephesinde liman olarak kullanılan bölüme yanaşan teknelerden yolcuların kolay indirilip bindirilmesi için kesme taş merdivenler gölün alçalma ve yükselmesi düşünülerek yapılmıştır.Ayrıca liman işletmeciliği için büro ve depolar inşa edilmiştir. Bunların kalıntıları günümüze ulaşmıştır. 

    Binlerce yıldır bu gölün suyunu yağışlar ve dip su kaynakları ile;gölün hemen güneyinde uzanan Avdan ve Gürle dağlarından gelen Sölöz Deresi, Ekinlik Deresi,Seki Deresi, Karabük Değirmenderesi,Şarap hane Deresi ve daha 30'u geçkin, kışın ve bahar aylarında gölü besleyen küçüklü büyüklü dereler sağlamaktadır. Genellikle tatlı, çok az miktarda sodalı bir tadı vardır.Bu tadın tabanında bulunan Kükürtle karışmasından geldiği tahmin edilmektedir.Eski kaynaklara göre boyu 2m.'yi aşan Sazan ve Yayın balıklarının yakalandığı bilinmektedir. İsmini sazlık'lardaki yaşantı tarzına borçlu olan Sazan balığının sevdiği durgun, sıcak,sığ ve çamurlu su, gölün genellikle sazlık kısımlarında mevcuttur.Göl ötrofik ve oligotrofik arasında özellik göstermektedir.Kıyıları kum,çakıl ve suni kayalıkla kaplıdır. Karsak Çayı ile fazla sularını Gemlik Körfezi’ne boşaltır.Ülkemizin en temiz kalan tatlı su gölü olup hazine malıdır. 

    Orhangazi yönünden İznik'e gelen yolun üzerinde Keramet Köyü'nde bir ılıca vardır.Yolun hemen yüz metre yakınındadır. Doğal konumuyla korunan ılıcanın bazı hastalıklara şifa olduğu söylenir. Göl ile ılıca arasında sadece 200 m. kadar uzaklık vardır. Sanırım, bir göle ve denize bu kadar yakın bir başka ılıca yoktur.Bir göl düşününki; suyundan yapılan çayın tadını dünyanın hiç bir yerinde bulamazsınız.İşte burası İznik gölü'dür.Yaz aylarında yelkenlerin raks ettiği bu gölü görmemek en büyük kaybınızdır. Tertemiz suyu, su sporları, balıkçılığı, gölgesi bol kıyıları, sakin ve huzurlu çevresi,doğal güzellikleri,seyrine doyum olmayan güneşin batışı ile İznik Gölü her mevsim de ilgi odağıdır. Su seviyesi Şubat-Nisan aylarında yükselmekte, yazın alçalarak sonbahar da en düşük seviyeye inmektedir.İznik, Çakırca, Boyalıca ve Gölyaka’da balıkçı kooperatifleri bulunur.Tutulan deniz ürünlerinin başında bir tür mantar hastalığı nedeniyle 1980’lerden beri büyük azalma gösteren kerevit gelir.Karabatak,Tepeli Kutan, Küçük Balaban, Gece Balıkçılı Alaca Balıkçıl, Çeltikçi, Erguvan Balıkçıl, Angıt, Macar ördeği, Yılan Kartalı ve Martı türü kuşlar bulunmaktadır.Gölde Yayın,Aynalı Sazan(çapak),Tatlı Su Yılanı,İlik Balığı,Tatlı Su Levreği (Akbalık), Gümüş Balığı,Ördek, Kızıl kanat yetişmektedir. Dişli balık türünden olmayan tatlı su balıkları bitki ve yosunlarla beslenmektedir.Sadece gümüş balığı diğer balıkların yumurtalarını yemektedir.Bu nedenle bu balık türünün azaltılması gerekmektedir Derin göl sularının 8 derece ısıya sahip olması nedeniyle bilhassa yazın yüzeyden dibe,dipten yüzeye doğru bir su akıntısı bulunmaktadır.Bu akıntılara dip kaynaklarının da katıldığı bilinmektedir.Gölde yosun ve bitki türleri de zengindir. Dipte pamuk veya üstüpü şeklinde açık yeşil renk bir yosun türü yaygındır. Bu yosun suyun çalkalanmasını ve göl suyunun oksijeninin azalmasını önler.Balıkların beslenmesini sağlar. Balıkçılık; olta, çapari, ağ,kafes, seğirtme, kaşık, serpme, ağlı sepet, balık otu, kepçe ve su tabancası ile gerçekleştirilmektedir.Gölde mart,nisan ve mayıs aylarında sportif amaçlı avlama dışında üç ay av yasağı vardır.Kerevit yasağı ise aralık ayında başlamaktadır.Sulama ve avcılık yanında çamaşır ve bulaşık yıkamada,duş almakta,yemek ve çay yapımın da,suyun sodalı oluşu nedeniyle vücuttaki yara bere, sivilcelerin tedavisinde, içilerek mide hazımsızlığının giderilmesinde kullanılmaktadır. Genelde tarım yapılan göl çevresinde az yükseklikli kayalar ve tepeler bulunmaktadır. 

    Çevresiyle ilgili koruma amaçlı planları tamamlanmış olmasına rağmen son yıllarda özellikle gölün batısındaki fabrika ve diğer kirleticiler ile, göl kirliliği artmıştır.Gölün batısında bulunan fabrikalar bölgenin en çirkin görünümü sunar. 

    Türkiye Bilimsel ve Teknik Araştırmalar Kurumu (TÜBİTAK) ve Uludağ Üniversitesi (U.Ü) Ziraat Fakültesi işbirliği ile yapılan araştırma sonucunda, İznik Gölü çevresinde bilinçsiz ilaç ve gübre kullanımı yüzünden tarımsal kirlilik yaşandığı belirlendi.Bölgenin, bilinçli tarım uygulamaları yapılması halinde yeniden eski haline dönebileceği belirtildi. Uludağ Üniversitesi Ziraat Fakültesi Dekanı Prof. Dr. Vahap Katkat, göl ve çevresinde ağır metale rastlamamalarının sevindirici bir gelişme olduğuna işaret ederek, göl suyunun Ph'nın (sodyum karbonat) yüksek olması ve alkalik özellikler taşıması nedeniyle, sulu tarım yapılan alanlarda daha fazla gübre ve ilaç kullanıldığını ve bunun da tarımsal kirliliği artırdığını belirtti.Suyun tarımsal ilaçlar üzerindeki etkisini kırmak için salma sulama yerine damla sulamaya geçilmeli, artezyen ve yüzey suyu kullanımı yaygınlaştırılmalıdır. Bölgedeki tarımın bilinçli yapılmasının İznik Gölü'nün geleceği için önemli olduğunu bilmek zorundayız.Tarımsal ilaçların kutularının dahi özel olarak saklanıp imha edilmesi gerekirken, çiftçilerimiz maalesef tanklarını gölde yıkayarak kirliliğin artmasına neden olmaktadırlar. 

    Bununla birlikte İznik çevresinde gerçekleştirilen yapılanmalar, yerleşim alanlarında oluşan fosseptik birikimlerinin yeraltı suları ile göle sızması, göl suyunu kirleten önemli unsurlardır. Çevredeki yerleşim birimlerinden ve küçük zeytinyağı fabrikalarından göle atıklar karışmaktadır.Bundan kaynaklanan aşırı yosunlaşma ve toplu balık ölümleri dikkat çekmektedir. Kirliliğe yol açan sebeplerin ortadan kaldırılmasıyla gölün dışarıdan müdahale olmaksızın yeniden eski haline geleceğini bilmek bizleri memnun etmektedir.


    Global Bilgiler  /  at  20:34  /  No comments

    İznik Gölü Haritası

    İznik Gölü



    KonumBursa, Türkiye
    Koordinatlar40.4336111°N 29.518611°E
    Göl türüTatlı su
    Uzunluk32 km
    Genişlik11 km
    Yüzölçümü298 km2
    En derin noktası65 m
    Yüzey rakımı85 m
    İznik Gölü. Marmara Bölgesinin en büyük, Türkiye'nin ise beşinci büyük doğal gölü olan İznik Gölü, tektonik bir tatlı su gölüdür. En büyükleri kuzeydoğudaki Karasu ve güneybatıdaki Sölöz olmak üzere, derelerin göle girdiği noktalarda küçük deltalar ve geniş sazlıklar oluşmuştur. Gölü besleyen derelerin gölle buluştuğu noktalarda küçük sazlıklar ve deltalar var. Gölün çevresi piknik sahaları, turistik tesisler, gezi alanları ve florası çok zengin bitki örtüsüyle kaplıdır. Garsak Deresi gölün fazla sularını 15 km uzaklıktaki Marmara Denizi'nde Gemlik körfezine ulaştırır.
    İznik Gölü

      Fiziki özellikleri

      Bir tektonik çukur içinde oluşan İznik Gölünün yüz ölçümü 310 km², doğu-batı doğrultusunda uzanan bu elips şeklindeki gölün uzunluğu 33 km, genişliği 12 km, çevresi 95 km'dir. Göl seviyesi kış ve ilkbahar aylarında (şubat-nisan arası) yükselmekte, yaza doğru alçalarak en düşük seviyesini sonbaharda (eylül) bulmaktadır. Yüksek-alçak seviyeler arasındaki fark ortalama 50-60 cm'yi (bazen 100 cm) bulur. Gölün yüzey suları Nisanda 11,5, Kasımda 12, Ağustosta 24,5 °C olarak ölçülmüş, yaz aylarında en hızlı sıcaklık değişmesi 10-20 m arasında tespit edilmiş, 45 m derinlikte 8-8,5 °C kaydedilmiştir. Gölün güney kesiminde, doğu-batı doğrultusunda uzanan derin bir oluk bulunmaktadır. 13 km uzunluktaki oluğun en derin yeri, 65 m ile aynı zamanda İznik Gölü'nün de en derin yeridir. Ortalama derinliği 30 m olan gölün kıyılarından uzaklaştıkça derinlik hızla artmaktadır. Yağışlı dönemlerde iyi beslenen gölün yağış alanı 1.246 m²'dir. Gölün su düzeyi mevsimlere göre değişmekte, aralık ayında alçalma, mayıs ayında yükselme görülmektedir. Su, en düşük ortalama düzeyini aralık ayında almakta, mayıs ayında ise en yüksek düzeye ulaşmaktadır. Göl suyunun sıcaklığı olağan olarak derine indikçe azalmakta, soğuk kar sularının göle döküldüğü ilkbahar döneminde dip sularının sıcaklığı 5 °C'ye kadar düşmektedir. Bu dönemde, gölün yüzey suları da soğuk olduğundan yüzeyle dip arasındaki sıcaklık farkı oldukça azalır. Buna karşılık yaz döneminde, yüzey suları ile derin sular arasındaki sıcaklık farkı fazladır. Örneğin, ağustos ayında yüzeydeki sıcaklık 25 °C iken, 30 m derinlikte bu değer 9 °C dolayındadır. İznik Gölü 1990 yılında Sit Alanı ilan edilmiştir . Gölün toplam toprak potansiyeli 6674 ha olup topraklarının pH'ı 7,8 - 8,5 arasındadır.
      Karasu Deresi göle dökülen en önemli akarsudur. 273 km²'lik alanın sularını toplayan dere 2,4 m³/sn akışla göle dökülür. 92 km²'lik havzaya sahip Sölöz Deresi 1,06 m³/sn akışa sahiptir. Göle su taşıyan diğer dereler şunlardır: Derbent Deresi, Nadir Suyu, Ana Dere, Küçükköy Deresi ve Çınarlık deresi.

      Canlı türleri

      Alan sık sazlıkların arasında karışık koloniler kuran küçük karabatak ve gece balıkçılığı ile önem kazanmıştır. Nedeni tam bilinmemekle birlikte, İznik Gölü kış aylarında önemli sayıda su kuşu barındırmamaktadır. Yine de, İç Anadolu gölleri donduğunda kuşlar için önemli bir sığınak oluşturduğu söylenebilir. İznik'te balıkçı kooperatifleri bulunur. Tutulan su ürünlerinin başında kerevit gelir. Gölün su ürünleri arasında, yayın, sazan, alabalık ve istakoz da bulunuyor. Gölde yosun ve bitki türleri de zengindir. Dipte pamuk veya üstüpü şeklinde açık yeşil renk bir yosun türü yaygındır. Bu yosun suyun çalkalanmasını ve göl suyunun oksijeninin azalmasını önler. Balıkların beslenmesini sağlar. Gölde mart, nisan ve mayıs aylarında sportif amaçlı avlama dışında üç ay av yasağı vardır. Kerevit yasağı ise aralık ayında başlamaktadır.
      Aslında bir deniz balığı türü olan gümüş balığı da gölde yaşar. Tatlı sulara uyum sağlamış türü olan Küçük gümüş balığı (Atherina boyeri Risso, 1810) gölde bol miktarda avlanmaktadır.
      Göl bütünüyle tarım alanları ve zeytinliklerle çevrilidir. Tarım alanları için gölden su alınmaktadır. Çevresindeki zeytin ormanlarının altın sarısı müşküle üzüm bağları ve her mevsim bin bir çeşit sebze ve meyvenin yetiştiği bitek topraklarının yaşam kaynağıdır.

      Diğer faaliyetler

      Gölün batısında, Türkiye'nin en geniş ve en güzel piknik alanları bulunmaktadır. Bir tarafı çamlık diğer yanı tertemiz gölü, Türkiye'nin her yerinden binlerce insanı kendisine çeker. Günü birlik dinlenme alanları dışında çadır turizmine de açıktır. Burada her tür sosyal tesisler bulunur. Gölün bu bölgesi, 1950'li yıllara kadar bataklık idi. Yapılan çalışmalar ile suyun taşması engellenmiş ve bataklık kurutulmuştur. Gölün su düzeyi, yıllara göre büyük farklılıklar göstermektedir. Özellikle birkaç yüzyılda bir, suyun alçalıp yükselmesi sunucu, gölün özellikle batı bölümü, 2 km kadar daha genişlemektedir.

      Sorunlar

      Gümüş balığı aşırı üreyerek göl ekosistemini bozmuştur. Diğer balıkların yumurta ve yavrularını yedikleri için gölde balık tür ve miktarı azalmıştır. Gölde akbalık, sazan, yayın, ördek balığı, kaya balığı ve ıstakoz azalan canlı türleridir. Cips yapılan Gümüş balıkları ihraç edilmektedir.
      Tarımsal faaliyetler sonucu gübre ve ilaç kalıntıları yüzeysel akışla göle ulaşmaktadır. Göl havzasında bulunan sanayi tesislerinden göle kirli su deşarj edilmektedir. Kirlilik balık tür ve popülasyonu azalmıştır.

      Marmara Bölgesi’nin Güney Marmara Bölümü’nde, en büyük, Türkiye’nin ise beşinci büyük doğal gölü olan İznik Gölü, tektonik bir tatlı su gölüdür. Marmara Bölgesi’nin doğu-batı doğrultusunda peş peşe dizilmiş çukur sistemlerinden Pamukova-İznik-Gemlik Körfezi çöküntü alanı sırasının orta kesimindeki tektonik kökenli bir çukurun dolması ile oluşan göl, elips şeklindedir. Kuzeyinde Samanlı Dağları, güneyinde Avdan Dağı vardır. 298 km2’lik yüzölçümü ile Marmara Bölgesi’nin en büyük gölüdür. Uzunluğu doğu-batı doğrultusunda yaklaşık 32 km., en geniş yeri 11.5 km.dir. Derin göllerden olan İznik Gölü’nün büyük kesiminde derinlik 30 m.yi aşmaktadır. 



      Gölün güney kıyısının açığında kıyıya paralel olarak 13 km. boyunca uzanan bir çukur bulunmaktadır. Yaklaşık 60 m. derinliğindeki bu çukurun en derin yeri 65 m.yi bulur. Gölün su yüzeyi ise deniz seviyesinden 85 m. daha yüksektedir. 



      İznik Gölü’nün su toplama alanı 1.246 km2’dir. Göle su taşıyan akarsuların en önemlileri kuzeydoğudaki Karadere ile güneybatı kesimine akan Kocadere adı ile bilinen Sölöz Deresi’dir. Göl bunlardan başka dipdeki karstik kaynaklar ve yağmur suları ile de beslenmektedir. Karsak Suyu gölün fazla sularını Gemlik Körfezi’ne boşaltır. Karsak Suyu aslında doğrudan İznik Gölü’nden çıkmayıp, gölün güneybatısında bulunan birkaç metre yükseklikteki çakıl ve kum setinden sızan sularla oluşur. 

      İznik Gölü 1990 yılında Sit Alanı ilan edilmiştir.Göl bütünüyle tarım alanları ve zeytinliklerle çevrilidir. Tarım alanları için gölden su alınmaktadır. 1963’te gölün batısındaki seddenin yapımı sonucunda 416 ha sulak alan kurutulmuştur. Su tutma amacıyla da yapılan bu sedde, gölü kısmen bir rezervuara dönüştürmüştür. 

      Gölde sık sazlıkların arasında karışık koloniler kuran küçük karabatak ve gece balıkçılı ile önem kazanmıştır. Nedeni tam bilinmemekle birlikte, İznik Gölü kış aylarında önemli sayıda su kuşu barındırmamaktadır. Yine de, İç Anadolu gölleri donduğunda kuşlar için önemli bir sığınak oluşturduğu söylenebilir 

      Antik Çağda Ascania Limne olarak anılan İznik Gölü, Homeros´un ünlü İlyada´sında da yer alır. 1650 yılında ünlü gezgin Evliya Çelebi’ye göre İznik şöyle tanımlanmıştır:

      “İznik Gölü’nün vasıfları Kalenin batı kısmındadır. Batıdan Gemlik kasabası körfezine bir ayağı akar. Çevresinde kırk beş parça bağ ve bahçeli, camili, hamamlı, çarşılı köyler vardır. Göl içinde otuz adet balık avlayan kayık bulunur. En fazla derinliği yirmi kulaçtır. Gölün dört tarafını bir kimse atla bir günde dolaşır. Suyu gayet güzel olduğundan yetmiş türlü balık yetişir. Bunlardan İlhaniye, Eğe ve sala balıkları meşhurdur. Hiç kokuları yoktur. Gayet güzel çorba ve tavaları olup kolay hazmedilir. Aynı zamanda çok besleyicidirler. Balıkçılar avladıkları balıkları Yenişehir’e, Gemlik’e ve Pazarköyü’ne götürüp satarlar. Şehrin halkı çamaşırlarını göl suyunda yıkarlar. Hiç sabun sürmedikleri halde yine bembeyaz olur. Bu gölde bir atı yedi gün yıkasalar ve suyundan içirseler eti ve yağı semiz olur. Bu gölde bulunan pullu balık gayet lezzetli olur. Ama tepesinde iki sivri kemik olur ki onu kırmak lazımdır. O kemikler çıkarılmadan pişirilirse balığın eti yemyeşil olur. Yine bu kemiği diğer diri bir balığa saplasalar vücudu mahvolur. Bunun için bu gölde bulunan diğer balıklar kemikli balıktan korkarlar. İznik şehrinin kıble tarafında ve Arnavud dağının arkasında Bursa Yenişehir’i bulunur. Lodos tarafında, göl aşırı deniz kenarında Gemlik kasabası vardır. Batı tarafındaki Pazar köyü kasabasının minareleri görünür. Doğu yönünde Geyve beş saatliktir. İşte Yenişehir bu kasabaların arasında olup (Engürücük) ve Lefke kasabalarına dokuz saattir.”

      Gölün batısında,Türkiye´nin en geniş ve en güzel piknik alanları bulunmaktadır.Bir tarafı çamlık diğer yanı tertemiz gölü, Türkiye´nin her yerinden binlerce insanı çeker kendisine. Günü birlik dinlenme alanları dışında çadır turizmine de açıktır. Burada her tür sosyal tesisler bulunur. Gölün bu bölgesi, 1950´li yıllara kadar bataklık idi.Yapılan çalışmalar ile suyun taşması engellenmiş ve bataklık kurutulmuştur. 

      Gölde, Karabatak, Tepeli Kutan, Küçük Balaban, Gece Balıkçılı Alaca Balıkçıl, Çeltikçi, Erguvan Balıkçıl, Angıt, Macar Ördeği, Yılan Kartalı ve Martı türü kuşlarbulunmaktadır. Gölde Yayın, Aynalı Sazan ,Tatlı Su Yılanı, İlik Balığı, Tatlı Su Levreği, Gümüş Balığı, Ördek, Kızıl Kanat yetişmektedir. Gölde yosun ve bitki türleri de zengindir. Dipte pamuk veya üstüpü şeklinde açık yeşil renk bir yosun türü yaygındır. Bu yosun suyun çalkalanmasını ve göl suyunun oksijeninin azalmasını önler.Balıkların beslenmesini sağlar. Sulama ve avcılık yanında çamaşır ve bulaşık yıkamada,duş almakta,yemek ve çay yapımın da,suyun sodalı oluşu nedeniyle vücuttaki yara bere, sivilcelerin tedavisinde, içilerek mide hazımsızlığının giderilmesinde kullanılmaktadır. Genelde tarım yapılan göl çevresinde az yükseklikli kayalar ve tepeler bulunmaktadır.
      Güney Marmara bölgesinde bir göl. Yüzölçümü 308 km2dir. Doğu-batı uzunluğu 32 km, genişliği 12 kilometredir. 
      Türkiye’nin beşinci büyük gölüdür. Denizden yüksekliği 85 m, en derin yeri 65 metredir. Su toplama alanı 1246 km2dir. Uzanışı bakımından Gemlik Körfezinin devâmı biçiminde görülür. Kuzey ve güneyinde yükseklikleri 500 m kadar olan göle doğru dik yamaçlarla inen dağlar arasında bir göldür. 


      İznik Gölü çanağı, batıda Gemlik Körfezinden, doğuda Geyve-Pamukova çöküntü alanına kadar uzanan tektonik çukurlar dizisi içinde teşekkül etmiştir. İznik Gölü çevredeki dağlardan inen dereler ve kaynak suları ve yağmurlar ile beslenir. Gölden Gemlik Körfezine doğru açıktan bir ayak çıkmaz, sızıntı sular Karsak Deresi ile birleşerek Gemlik Körfezine dökülür. Göl seviyesi kış ve ilkbahar aylarında yükselmekte, sonbahar aylarında düşmektedir. Yükselme ve düşme arasındaki fark, 50-100 cm arasında değişmektedir. Bu düşme tarla ve bahçeleri sulamayı olumsuz yönde etkilemektedir. Bu tatlı sulu ve duru gölde çeşitli balıklar üremiştir. 15-20 cm’yi bulan balık türlerinden başlıcaları sazan, sarı balık ve yayındır. Gölde balıkçılık gelişmiş ve bir geçim kaynağı olmuştur. Göl çevresinde bir çok yerleşim yerleri, zeytinlikler, bağlar ve bahçeler vardır. Bunlardan doğu kıyısında târihî ve turistik İznik ile batısında Orhangâzi şirin bir kasabadır. 



      "Burası beşinci iklimin yaşandığı yerdir.Suyu ve havası çok güzeldir.Bu gölün çevresinde 45 tane köy vardır ki, bunlar bağlı bahçeli,camili,hamamlı,küçük birer çarşılı mamur köylerdir.Bu gölün suyunda civar ahali çamaşır yıkar. Hiç sabun sürmedikleri halde yine de bembeyaz olur.Bu gölde 70 çeşit balık bulunur." 


      Bu sözler 1648 yılında İznik 'e uğrayan Evliya Çelebinin  "seyahatname"sinde yer almaktadır.

      İznik Gölü 
      Türkiye'nin en güzel göllerinden biridir. Beşinci büyük gölümüzdür. Çevresindeki zeytin ormanlarının altın sarısı müşküle üzüm bağları ve her mevsim bin bir çeşit sebze ve meyvenin yetiştiği bitek topraklarının yaşam kaynağı;ilkçağın 'Askanya'sıdır. (Ascanius) Mitolojiye göre; bolluk, bereket,şarap ve toprak tanrısı 'Dionizos'un yıkandığı yerdir. 

      Gerçekten de İznik Gölü;şairin dediği gibi kuzeyden Samanlı,güneyden Katırlı Dağları ile kuşatılmış bir kuyu gibidir Sanki dağlar,güzelliklerini saklamak için kuşatmıştır gölün çevresini. Göle'de dağların arasındaki doyulmaz güzellikteki geçitlerden ancak ulaşılabilinir. Antik dönemde Ascania Limne olarak anılan İznik Gölü, Homeros'un ünlü İlyada'sında bile yer alır.Gölün batısında, Türkiye'nin en geniş ve en güzel piknik alanları bulunmaktadır. Bir tarafı çamlık diğer yanı tertemiz gölü, Türkiye'nin her yerinden binlerce insanı çeker kendisine.Günü birlik dinlenme alanları dışında çadır turizmine de açıktır.Burada her tür sosyal tesisler bulunur. Gölün bu bölgesi,1950'li yıllara kadar bataklık idi.Yapılan çalışmalar ile suyun taşması engellenmiş ve bataklık kurutulmuştur. İznik Gölü 1990 yılında Sit Alanı ilan edilmiştir. Gölün su düzeyi, yıllara göre büyük farklılıklar göstermektedir.Özellikle bir kaç yüzyılda bir, suyun alçalıp yükselmesi sunucu, gölün özellikle batı bölümü,2 km kadar daha genişlemektedir.Göle, Gemlik üzerinden gelirseniz,Samanlı ve Katırlı dağları arasındaki, Karsak geçidinden geçeceksiniz. Bu geçit boyunca, göl ile körfez arasında Karsak Deresi bulunur.Bu su yolu ilk çağda "ulaşım" için de kullanılmıştır!..Tarih öncesi devirlerde İstanbul Boğazı, çeşitli nedenlerle kapatılınca Marmara Denizi'nden Karadeniz'e;Gemlik Körfezi Karsak Suyu ile Askanya Gölü'ne (İznik Gölü) geçilmekte, oradan da Sangarios (Sakarya lrmağı) yolu ile Karadeniz'e ulaşmaktaydı. (A.Tanoğlu ve S.Erinç'in araştırmalarından)Bu derenin ağızında oluşan ovada onbinlerce insanın öldüğü birçok savaş olmuştur.Roma imparatorluğu için Niger ve Sever onbinlerce kişilik ordularını burada telef etmişlerdir. Avrupa'nın dört bir yanından gelmiş,Haçlı ordusundaki onbinlerce genç,şimdi bu ovada yatıyor.Nice kavimlerin akınlarını ve savaşlarını görmüş olan bu yerler, şimdi sessiz ve özgürlük içindedir.1097 yılında, Kılıç Aslan'ın yönetimindeki İznik'i, uzun süre kuşatan Haçlılar,kenti alamayınca, Gemlik Körfezi'nden,100 savaşçı alabilecek büyüklükte gemileri bir gecede İznik Gölü'ne taşımışlar ve kaleyi ancak böylece almışlardır. Bir teknotik çukur içinde oluşan İznik Gölünün yüzölçümü 310km2,Doğu-batı doğrultusunda uzanan bu elips şeklindeki gölün uzunluğu 33 km, genişliği 12 km, çevresi 95 km dir.En derinyeri 87m.dir.Evliya Çelebi'nin deyişi ile;"Atlı bir kişi,gölün çevresini bir günde dolaşır". Denizden yüksekliği 85m.dir. 40/30 kuzey, 29/33 doğu koordinatlarındadır. Marmara Bölgesi’ndeki diğer göller gibi 4.jeolojik devirde oluşan doğu batı yönündeki çöküntü dizilerin den biri içindedir. Gemlik Körfezi’nin bir uzantısı şeklindedir.İ.Ö.XII.yy'da Argonotlar,Kolkhis ülkesine altın postu aramaya gittiklerinde Gemlik'te mola vermişler.Söylenceye göre; Arganotlardan Herkül’ün (Herakles) güzel dostu Hylas da, bu dereye su almak için indiğinde, su perileri tarafından kaçırılmış.İşte bu nedenle Hylas adı da verilir bu dereye Aynı yöreden boru hattı ile Gemlik Azot Sanayi’ne su çekilmekte D.S.İ.nin oluşturduğu kanaletler ve şahıs malı su motorları ile çevredeki zeytinlikler, bağlar, meyve ve sebze bahçeleri sulanmaktadır. 

      Roma, Bizans, Selçuklu ve Osmanlı dönemlerinde çevre yerleşimleri, bilhassa Gemlik’le bağlantılar yelkenli teknelerle sağlanmaktaydı. Yıkılan İznik Moteli’nin yer aldığı kesimdeki iskeleden kalkan elli kişilik motorlar ahşap kum motorları tipindeydi. Günümüzde gölün tüm çevresindeki asfalt yollar,ulaşımın karadan yapılmasını sağlamıştır.Bu yelkenliler İznik çini ve seramikleri'nde desen olarak kullanılmış Ayasofya Müzesi'nin duvarlarına çizgilerle işlenmiştir. Göl,İznik’in savunmasında da kullanılmış,kent surlarının dışına açılan hendeklere göle bağlanan kanallarla su doldurulmuş ve aşılması güç üçüncü bir mania oluşturmuştur.Gölün ulaşılabilir zengin imkanlarına karşılık,geçmiş yıllarda bölgede yayılan sıtma salgınları nedeniyle gölden insanlar uzaklaşmış, bugünkü Atatürk Caddesi’nin batısına geçmemiş, halk Yeşil Cami ve Eşref-i Rumi Camisi çevresine yerleşmiştir.Günümüzde (İncir Altı), (Senatus Sarayı)olarak bilinen yerin esasını surlar ile göl arasındaki bölümü kapatmak için örülmüş kalkan duvarı oluşturmaktadır.Göl içinde silindirik kule kalıntısıyla kuzey cephesinde liman olarak kullanılan bölüme yanaşan teknelerden yolcuların kolay indirilip bindirilmesi için kesme taş merdivenler gölün alçalma ve yükselmesi düşünülerek yapılmıştır.Ayrıca liman işletmeciliği için büro ve depolar inşa edilmiştir. Bunların kalıntıları günümüze ulaşmıştır. 

      Binlerce yıldır bu gölün suyunu yağışlar ve dip su kaynakları ile;gölün hemen güneyinde uzanan Avdan ve Gürle dağlarından gelen Sölöz Deresi, Ekinlik Deresi,Seki Deresi, Karabük Değirmenderesi,Şarap hane Deresi ve daha 30'u geçkin, kışın ve bahar aylarında gölü besleyen küçüklü büyüklü dereler sağlamaktadır. Genellikle tatlı, çok az miktarda sodalı bir tadı vardır.Bu tadın tabanında bulunan Kükürtle karışmasından geldiği tahmin edilmektedir.Eski kaynaklara göre boyu 2m.'yi aşan Sazan ve Yayın balıklarının yakalandığı bilinmektedir. İsmini sazlık'lardaki yaşantı tarzına borçlu olan Sazan balığının sevdiği durgun, sıcak,sığ ve çamurlu su, gölün genellikle sazlık kısımlarında mevcuttur.Göl ötrofik ve oligotrofik arasında özellik göstermektedir.Kıyıları kum,çakıl ve suni kayalıkla kaplıdır. Karsak Çayı ile fazla sularını Gemlik Körfezi’ne boşaltır.Ülkemizin en temiz kalan tatlı su gölü olup hazine malıdır. 

      Orhangazi yönünden İznik'e gelen yolun üzerinde Keramet Köyü'nde bir ılıca vardır.Yolun hemen yüz metre yakınındadır. Doğal konumuyla korunan ılıcanın bazı hastalıklara şifa olduğu söylenir. Göl ile ılıca arasında sadece 200 m. kadar uzaklık vardır. Sanırım, bir göle ve denize bu kadar yakın bir başka ılıca yoktur.Bir göl düşününki; suyundan yapılan çayın tadını dünyanın hiç bir yerinde bulamazsınız.İşte burası İznik gölü'dür.Yaz aylarında yelkenlerin raks ettiği bu gölü görmemek en büyük kaybınızdır. Tertemiz suyu, su sporları, balıkçılığı, gölgesi bol kıyıları, sakin ve huzurlu çevresi,doğal güzellikleri,seyrine doyum olmayan güneşin batışı ile İznik Gölü her mevsim de ilgi odağıdır. Su seviyesi Şubat-Nisan aylarında yükselmekte, yazın alçalarak sonbahar da en düşük seviyeye inmektedir.İznik, Çakırca, Boyalıca ve Gölyaka’da balıkçı kooperatifleri bulunur.Tutulan deniz ürünlerinin başında bir tür mantar hastalığı nedeniyle 1980’lerden beri büyük azalma gösteren kerevit gelir.Karabatak,Tepeli Kutan, Küçük Balaban, Gece Balıkçılı Alaca Balıkçıl, Çeltikçi, Erguvan Balıkçıl, Angıt, Macar ördeği, Yılan Kartalı ve Martı türü kuşlar bulunmaktadır.Gölde Yayın,Aynalı Sazan(çapak),Tatlı Su Yılanı,İlik Balığı,Tatlı Su Levreği (Akbalık), Gümüş Balığı,Ördek, Kızıl kanat yetişmektedir. Dişli balık türünden olmayan tatlı su balıkları bitki ve yosunlarla beslenmektedir.Sadece gümüş balığı diğer balıkların yumurtalarını yemektedir.Bu nedenle bu balık türünün azaltılması gerekmektedir Derin göl sularının 8 derece ısıya sahip olması nedeniyle bilhassa yazın yüzeyden dibe,dipten yüzeye doğru bir su akıntısı bulunmaktadır.Bu akıntılara dip kaynaklarının da katıldığı bilinmektedir.Gölde yosun ve bitki türleri de zengindir. Dipte pamuk veya üstüpü şeklinde açık yeşil renk bir yosun türü yaygındır. Bu yosun suyun çalkalanmasını ve göl suyunun oksijeninin azalmasını önler.Balıkların beslenmesini sağlar. Balıkçılık; olta, çapari, ağ,kafes, seğirtme, kaşık, serpme, ağlı sepet, balık otu, kepçe ve su tabancası ile gerçekleştirilmektedir.Gölde mart,nisan ve mayıs aylarında sportif amaçlı avlama dışında üç ay av yasağı vardır.Kerevit yasağı ise aralık ayında başlamaktadır.Sulama ve avcılık yanında çamaşır ve bulaşık yıkamada,duş almakta,yemek ve çay yapımın da,suyun sodalı oluşu nedeniyle vücuttaki yara bere, sivilcelerin tedavisinde, içilerek mide hazımsızlığının giderilmesinde kullanılmaktadır. Genelde tarım yapılan göl çevresinde az yükseklikli kayalar ve tepeler bulunmaktadır. 

      Çevresiyle ilgili koruma amaçlı planları tamamlanmış olmasına rağmen son yıllarda özellikle gölün batısındaki fabrika ve diğer kirleticiler ile, göl kirliliği artmıştır.Gölün batısında bulunan fabrikalar bölgenin en çirkin görünümü sunar. 

      Türkiye Bilimsel ve Teknik Araştırmalar Kurumu (TÜBİTAK) ve Uludağ Üniversitesi (U.Ü) Ziraat Fakültesi işbirliği ile yapılan araştırma sonucunda, İznik Gölü çevresinde bilinçsiz ilaç ve gübre kullanımı yüzünden tarımsal kirlilik yaşandığı belirlendi.Bölgenin, bilinçli tarım uygulamaları yapılması halinde yeniden eski haline dönebileceği belirtildi. Uludağ Üniversitesi Ziraat Fakültesi Dekanı Prof. Dr. Vahap Katkat, göl ve çevresinde ağır metale rastlamamalarının sevindirici bir gelişme olduğuna işaret ederek, göl suyunun Ph'nın (sodyum karbonat) yüksek olması ve alkalik özellikler taşıması nedeniyle, sulu tarım yapılan alanlarda daha fazla gübre ve ilaç kullanıldığını ve bunun da tarımsal kirliliği artırdığını belirtti.Suyun tarımsal ilaçlar üzerindeki etkisini kırmak için salma sulama yerine damla sulamaya geçilmeli, artezyen ve yüzey suyu kullanımı yaygınlaştırılmalıdır. Bölgedeki tarımın bilinçli yapılmasının İznik Gölü'nün geleceği için önemli olduğunu bilmek zorundayız.Tarımsal ilaçların kutularının dahi özel olarak saklanıp imha edilmesi gerekirken, çiftçilerimiz maalesef tanklarını gölde yıkayarak kirliliğin artmasına neden olmaktadırlar. 

      Bununla birlikte İznik çevresinde gerçekleştirilen yapılanmalar, yerleşim alanlarında oluşan fosseptik birikimlerinin yeraltı suları ile göle sızması, göl suyunu kirleten önemli unsurlardır. Çevredeki yerleşim birimlerinden ve küçük zeytinyağı fabrikalarından göle atıklar karışmaktadır.Bundan kaynaklanan aşırı yosunlaşma ve toplu balık ölümleri dikkat çekmektedir. Kirliliğe yol açan sebeplerin ortadan kaldırılmasıyla gölün dışarıdan müdahale olmaksızın yeniden eski haline geleceğini bilmek bizleri memnun etmektedir.


      0 yorum:

      2.02.2017

      TÜRKİYE’NİN BİYOLOJİK ÇEŞİTLİLİĞİNE iLİŞKİN GENEL BİLGİ

      Biyolojik çeşitlilik belirli bir bölge veya alandaki bitki, hayvan veya diğer canlıların çeşitliliği anlamına gelmektedir. 
      Tüm canlı organizmalar ve bu organizmaların yaşam alanlarının çeşitliliğini, birbirleri ve yaşadıkları ortamlarla olan ilişkilerini tanımlamak için de kullanılmaktadır.
       Biyolojik Çeşitlilik,
      1-  Genetik Çeşitlilik,
      2-  Tür Çeşitliliği,
      3-  Ekosistem Çeşitlilik     olmak üzere  3  kategoriye ayrılır.
       Genetik çeşitlilik; bir tür içindeki çeşitliliği ifade eder. Bu çeşitlilik belli bir tür, popülasyon, varyete, alt-tür ya da ırk içindeki genetik farklılıkla ölçülür 
       Yabani canlı türleri, istenildiği zaman kendilerinden gidilip gen alınabilen yedek gen deposu gibidir.
       Tür çeşitliliği: Bir bölgede mevcut olan canlı türlerinin sayısını ifade eder.
       Ekosistem çeşitliliği:  Dünya üzerindeki canlı topluluklarının çeşitliliği ile bunların yaşam alanlarını içermektedir
       İnsanların başta gıda olmak üzere temel ihtiyaçlarını karşılamasında vazgeçilmez bir yeri olan canlı kaynakların temeli biyolojik çeşitliliktir. Üretimi yapılan tüm tarım çeşitlerinin, yani kültüre alınmış bitki ve hayvan türlerinin, temeli doğada bulunan yabani akrabalarına dayanır.
      Günümüzde de yeni tarım çeşitleri elde etmek veya mevcut olanları insanların ihtiyaçlarına göre iyile ştirmek (ıslah etmek) için yabani türlerden yararlanılmaktadır.
       Ekosistemler de yabani türlerin varlıklarını sürdürmesi, evrimleşmesi, çeşitlenmesi ve yeni genetik özellikler kazanması için canlı ve cansız varlıkların birbirleriyle ve kendi içlerinde etkile şimleri sonucu, çevresel şartlara da bağlı olarak karmaşık ve her biri diğerinden farklı yapılar ve işlevler kazanmıştır. 
      Gıda ve tarım için önem taşıyan ve giderek azalan canlı kaynaklar, bu gün bir ülkenin sahip olabileceği önemli avantajlar arasında sayılmaktadır. Dünyanın tarım yapılabilecek nitelikteki alanları ve su kaynakları hızla kirlenmekte ve yok olmaktadır. Bilim adamları yakın gelecekte insanların ciddi bir gıda sorunu ile karşı karşıya kalacağı görüşündedir. 
      Bu gelişmeler ışığında, ülkelerin sahip olduğu biyolojik çeşitlilik, özellikle genetik kaynaklar anlamında büyük bir güç durumuna gelmektedir.
      Ülkemiz insanların gıda güvenliği için yaşamsal kaynakların sahibi bir ülke olarak dünyanın şanslı ülkelerinden birisidir ve bu önemli zenginliği gelecek nesillerin refahı için akılcı bir şekilde koruma ve kullanma sorumluluğunu taşımaktadır. Çünkü, Avrupa-Sibirya, Akdeniz ve İran-Turan olarak isimlendirilen üç biyocoğrafik bölgeye ve bunların geçiş zonlarına sahip olması ve iki kıta arasındaki köprü konumu nedeniyle iklimsel ve coğrafik özelliklerin kısa aralıklarla değişmesi sonucu Türkiye biyolojik çeşitlilik açısından küçük bir kıta özelliği kazanmıştır. Türkiye, orman, dağ, step, sulak alan, kıyı ve deniz ekosistemlerine ve bu ekosistemlerin farklı formlarına ve farklı kombinasyonlarına sahiptir. 
      Bu olağanüstü ekosistem ve habitat çeşitliliği beraberinde önemli bir tür çeşitliliğini getirmiştir. Ilıman kuşakta bulunan ülkelerin biyolojik çeşitliliği bakımından karşılaştırıldığında, hayvan (fauna) biyolojik çeşitliliğinin ülkemizde oldukça yüksek olduğu göze çarpmaktadır. Veri eksikli ğine rağmen tanımlanan canlı türleri içinde en büyük rakamı omurgasızlar grubu oluşturmaktadır. Omurgasız hayvan türü sayısı yaklaşık 19 000’dir ve bunlardan yaklaşık 4000 tür/alttür endemiktir. Bugüne kadar belirlenen toplam omurgalı hayvan türü sayısı 1500’e yakındır. Omurgalılardan, 70’i balık türü olmak üzere 100’ün üzerinde tür endemiktir. Türkiye, 120 memeli, 400’ü a
      şkın kuş türü, 130 kadar sürüngen, 400’e varan balık türüyle, biyolojik çeşitlilikte tür çeşitliliği açısından çok zengindir Alageyik ve sülünün anavatanı Anadolu’dur. Ülkemizin dünyanın iki büyük kuş göç yolu üzerinde olması, kuşların beslenme ve üreme alanı olarak önemini artırmaktadır. 
      Türkiye’nin, bitki (flora) türleri bakımından sahip olduğu zenginliği anlamak için, Avrupa kıtası ile karşılaştırmak yeterli olacaktır: Tüm Avrupa kıtasında 12500 açık ve kapalı tohumlu bitki türü varken, sadece Anadolu’da bu sayıya yakın (yaklaşık 11000) tür olduğu bilinmektedir. Bunların yaklaşık üçte biri Türkiye’ye özgü (endemik) türlerdir. Coğrafik bölgelerden, Doğu Anadolu ve Güney Anadolu bölgeleri; Bitki Coğrafyası Bölgelerinden ise İran-Turan ve Akdeniz bölgeleri endemik bitki türleri bakımından zengin olanlarıdır. 
      Türkiye’nin genetik çeşitliliği özellikle bitki genetik kaynakları ile önem kazanmaktadır.
      Çünkü Türkiye, Akdeniz ve Yakın Doğu gen merkezinin kesiştiği noktada yer almaktadır. Bu iki bölge tahılların ve bahçe bitkilerinin ortaya çıkışında çok önemli bir role sahiptirler.
      Ülkemizde 100’den fazla türün geniş değişim gösterdiği ve çok sayıda önemli kültür bitkisi ve tıbbi bitkiler gibi ekonomik açıdan önemli diğer bitki türlerinin menşe ya da çeşitlilik merkezi olan 5 mikro-gen merkezi bulunmaktadır. Bu merkezler dünya’da kültüre alınan çok sayıda bitki türünün tarımının gelecekteki sürdürülebilirli ği için çok önemli genetik kaynaklar sunmaktadır. Hayvan genetik kaynakları açısından ise, konumu nedeniyle birçok yerli hayvan ırkının Anadolu’da yeti ştirildiği ve buradan dünyanın öteki bölgelerine yayıldığı kabul edilir. 
      Biyolojik çeşitliliğin zenginliğinden söz ederken, çeşitliliğin ekosistem, tür, gen ve biyolojik işlevler düzeyinde ele alınması ve tarım, ormancılık ve endüstri için önemliliği açısından da değerlendirilmesi gerekir. 
      Biyolojik çeşitliliği korumak için yerinde (in-situ) ve yeri dışında (ex-situ) koruma yaklaşımları izlenmektedir. Kendine özgü uygulamalarıyla her iki yaklaşım uluslar arası ölçekte yaygın kabul görmektedir.
      In-situ koruma, türlerin yaşamlarını sürdürebilmek için doğal çevreye bağımlı olduklarını bu nedenle kendi ekosistemlerinde korunmaları gerekliliğini kabul eden bir yaklaşımdır.
      Türkiye’de yerinde koruma çalışmaları, ‘yerinde koruma kavramının’ geniş kabul görmesinden uzun süre önce, 1950’li yıllarda başlamıştır. Ülkemizde Milli Park, Tabiat Parkı, Tabiatı Koruma Alanı, Doğal Sit, Yaban Hayatı Geliştirme Sahası, Özel Çevre Koruma Bölgesi, uluslar arası öneme sahip sulak alan gibi değişik statülerde yerinde koruma alanları ilan edilmiştir. Bu güne kadar farklı amaçlarla tesis edilmiş yerinde koruma alanlarının toplamı yaklaşık 4.6 milyon hektara ulaşştır. Bu da ülke yüzölçümünün yaklaşık  %6’sına karşılık gelmektedir. Ancak mevcut korunan alanlar step ve deniz ekosistemleri başta olmak üzere ülkemizin sahip olduğu biyolojik çeşitlilik bileşenlerini yeterli düzeyde temsil etmemektedir. 
      Biyolojik çeşitliliğin doğal habitatı dışında korunması, yerinde korumayı tamamlayıcı bir koruma yöntemi olarak kabul edilmektedir. Ülkemizde bu çalışmalar tarımsal biyolojik çeşitliliği koruma amaçlı olarak 1930’lu yıllarda, orman biyolojik çeşitliliğini koruma amaçlı olarak da 1970’li yıllarda başlatılmıştır. Tarım ve Köyişleri Bakanlığı’na bağlı Tarla Bitkileri Merkez Araştırma Enstitüsü ile Ege Tarımsal Araştırmalar Enstitüsünde bulunan gen bankaları, kültür bitkilerinin yabani akrabalarının ve diğer otsu bitki türlerinin yeri dışında korunmasında en önemli rolü üstlenmi ştir. Orman ağaçları için yeri dışında koruma çalışmaları başta Orman Ağaçları ve Tohumları Islah Araştırma Müdürlüğü olmak üzere Çevre ve Orman Bakanlığına bağlı kuruluşlarca yapılmaktadır. 
      Biyolojik çeşitliliğin korunmasında in-situ ve ex-situ koruma kadar önemli bir diğer nokta “sürdürülebilir kullanım” prensiplerinin sektörel uygulamalara yerleştirilmesidir.
      Sürdürülebilir kullanım, doğal kaynakların kendini yenileme-idame ettirme kapasitesi dikkate alınarak, kullanma-koruma dengesinin kurulmasıdır. Böylece hem biyolojik çeşitlilikten optimum fayda sağlanabilir, hem de bu çeşitliliğin devamlılığı garanti altına alınmış olur.
      UBSEP’in, sektörel uygulamalara sürdürülebilir kullanım prensiplerinin yerleştirilmesinde önemli bir işlevi yerine getireceği beklenmektedir.  
      BİYOLOJİK ÇEŞİTLİLİĞİ KORUMA ÇALIŞMALARI
      Biyolojik çeşitliliği korumak için ex-situ (doğal yaşam alanı dışında koruma ya da yapay koruma) ve in-situ koruma (doğal yaşam alanında koruma ya da yerinde koruma) yaklaşımları izlenmektedir. Her iki yaklaşımda kendine özgü uygulamaları olan kabul edilmiş programlardır. Ex-situ koruma; gen bankaları, tohum bankaları, hayvanat bahçeleri, botanik bahçeleri vb. kuruluşlarla gerçekleştirilir. Ancak, ex-situ korumada türler ile çevre arasındaki etkileşim devam etmediğinden evrimleşme süreci durmaktadır. Diğer taraftan in-situ koruma alanlarında önlenmesi mümkün olmayan doğal süreçler sonucu olabilecek zararlar, türlerin bu alanlar dışında da korunması ihtiyacını doğurmaktadır. Bu nedenle ex-situ ve in-situ koruma çalışmaları birbirini tamamlayıcı programlar olarak yürütülmektedir. 
      Ex-situ Koruma ( Doğal Yaşam Alanı Dışında Koruma ya da Yapay Koruma)
      Türkiye’de ex-situ koruma çalışmaları Tarım ve Köyişleri Bakanlığına (TKB’)na bağlı Ege Tarımsal Araştırmalar Enstitüsü bünyesinde 1964 yılında başlamış, 1972 yılında aynı enstitü bünyesinde kurulan ulusal tohum gen bankasında ülkemizin bitki genetik kaynaklarına ait tohum örnekleri uzun süreli (temel koleksiyonlar) ve kısa ve orta süreli (aktif koleksiyonlar) korunmaya başlanmıştır. Temel koleksiyonlar -18/-20 °C’de uzun süreli, aktif koleksiyon örnekleri ise 0°C’de orta süreli olmak üzere iki set halinde saklanmaktadır. Ulusal koleksiyon arazi ırklarını, yabani ve otsu akrabaları (hem tohum hem de canlı bitki koleksiyonlarında), ekonomik öneme sahip diğer yabani bitki türlerini (tıbbi, aromatik ve süs bitkileri gibi) ve endemik bitki türlerini içermektedir. Güneybatı Asya’ya özgü bazı türler ve dünya buğday ve arpa çeşitlerinin küçük bir kısmı da koleksiyona dahil edilmiştir. 1992-1997 yılları arasında DPT tarafından desteklenen “Türkiye Endemik Bitkileri Projesi” kapsamında toplanan endemik bitkilerin tohumları da Ulusal Gen Bankasında koruma altına alınmıştır. Günümüzde Ulusal Gen Bankasında yaklaşık 600 cinse dağılmış 50.000 kadar materyal bulunmaktadır. Bu materyallerden yaklaşık 10.000’i, 2400 yabani türe aittir. Bu kuruluş, tohumların,  baklagillerin, yem bitkilerinin, sebzelerin, meyvelerin, süs bitkilerinin, tıbbi ve kokulu bitkilerin sınıflandırma, dokümantasyon ve korunmasıyla ilgili çalışmalarını halen sürdürmektedir. Temel koleksiyonun emniyet yedekleri Tarla Bitkileri Merkez Araştırma Enstitüsünde korunmaktadır. 
      TKB bünyesindeki araştırma enstitülerinden 16 tanesinde vejetatif yolla çoğalan materyalin tarla koşullarında korunduğu tarla gen bankaları da bulunmaktadır. Yalova, İzmir, Tekirdağ, Gaziantep, Malatya, Erzincan gibi farklı illere dağılmış olan tarla gen bankalarında ağırlıklı olarak meyve türlerine ait koleksiyonlar bulunmaktadır.
      TKB dışında, Ankara Üniversitesi Ziraat Fakültesi Tarla Bitkileri Bölümü bünyesinde bulunan Osman Tosun Gen Bankası 1936 yılından beri faaliyet göstermektedir ve orta süreli koruma imkanlarına sahiptir. Bu kuruluşun elinde 11.000 civarında tohum örneği bulunmaktadır. Atatürk, Çukurova ve Ziraat Fakültesi bulunan diğer üniversiteler de benzer faaliyetlerde bulunmaktadır. Ex-situ korumaya katkı yapan bu faaliyetler arasında Ege Üniversitesi Botanik Bahçesi, İstanbul Üniversitesi Botanik Bahçesi, İstanbul Üniversitesi Atatürk Arberatumu sayılabilir. Ayrıca son yıllarda özel girişimlerle de botanik bahçeleri ve arberatumlar kurulmaktadır (Nezahat Gökyiğit Botanik Bahçesi, Karaca Arboretumu, vb). Orman ağaçları için ex-situ koruma çalışmaları (tohum bahçesi, orijin denemeleri, döldenemeleri) Çevre ve Orman Bakanlığına bağlı kuruluşlarca, özellikle de Orman Ağaçları ve Tohumları Islah Araştırma Müdürlüğü’nce yapılmaktadır. Türkiye EUFORGEN üyesidir ve üye ülkeler arasında çekirdek kolleksiyon kurma anlaşması hazırlık aşamasındadır. Bugüne kadar 8 türden toplam 169 adet tohum bahçesi, 19 türden toplam 35 adet tohum plantasyonu ve 5 türden toplam 13 adet klon parkı tesis edilmiştir. 
      In-situ Koruma ( Doğal yaşam alanında koruma ya da Yerinde Koruma) Türlerin kendi ekosistemlerinde korunmaları, yaşamlarını sürdürebilmek için doğal çevreye bağımlı olduklarını kabul eden bir yaklaşımdır. Türkiye’de 1950’li yıllarından beri Milli Parklar, Tabiatı Koruma Alanları, Tabiat Parkları, Yaban Hayatı Geliştirme Sahaları, Özel Çevre Koruma Bölgeleri, Doğal Sitler, Doğal Varlıklar, Gen Koruma ve Yönetim alanları (GEKYA) gibi in-situ programları yürütülmektedir. Yerinde koruma alanları, statü, sayı ve kapladığı alan itibariyle Tablo1’de verilmiştir. Çeşitli statülerde korunan alanların ülke yüzölçümüne oranı 2000 yılından sonra %4’den yaklaşık %6’ya yükselmiştir. 
      Milli Parklar, Tabiatı Koruma Alanları, Tabiat Parkları ve Tabiat Anıtları 2873 sayılı Milli Parklar Kanunu çerçevesinde Milli Park, Tabiatı Koruma Alanı, Tabiat Parkı ve Tabiat Anıtı statülerinde koruma alanları ilan edilmektedir.
      Milli Park, “bilimsel ve estetik bakımından, milli ve milletlerarası ender bulunan tabii ve kültürel kaynak değerleri ile koruma, dinlenme ve turizm alanlarına sahip tabiat parçaları” olarak tanımlanmıştır. Türkiye’de 39 Milli Park bulunmaktadır. Milli Parklar orman, step, sulak alan ve kıyı ekosistemlerindeki biyolojik çeşitliliğin korunması açısından büyük öneme sahiptirler.  
      “Milli Parklar Kanunu” 1983’te yürürlüğe girdiğinde, “ormanlar” teriminin yanı sıra “doğa parçaları” teriminin de kullanılmasıyla, bu yasanın ormanlar dışında kalan ve koruma gerektiren alanlara da uygulanabilmesine imkan tanınmıştır. Temel amaç doğanın korunması olduğundan, “Tabiatı Koruma Alanı” ifadesi de yasalara eklenmiştir. Tabiatı Koruma Alanları, “bilim ve eğitim bakımından önem taşıyan nadir, tehlikeye maruz veya kaybolmaya yüz tutmuş ekosistemler, türler ve tabii olayların meydana getirdiği seçkin örnekleri ihtiva eden ve mutlak korunması gerekli olup sadece bilim ve eğitim amaçlarıyla kullanılmak üzere ayrılmış tabiat parçaları” olarak tanımlanmıştır. 2007 yılı itibariyle 33 adet Tabiatı Koruma Alanı bulunmaktadır. 
      Tabiat parkları; bitki örtüsü ve yaban hayatı özelliğine sahip, manzara bütünlüğü içinde halkın dinlenme ve eğlenmesine uygun tabiat parçaları olarak tanımlanmıştır. Ülkemizde bu amaçla ilan edilmiş 22 Tabiat Parkı bulunmaktadır.
      Tabiat Anıtı, tabiat ve tabiat olaylarının meydana getirdiği özelliklere ve bilimsel değere sahip ve milli park esasları dahilinde korunan tabiat parçaları olarak tanımlanmaktadır. Ülkemizde 104 alan “Tabiat Anıtı” olarak koruma altına alınmı ştır.  
      Yaban Hayatı Geliştirme Sahaları ve Üretme İstasyonları 4915 sayılı Kara Avcılığı Kanunu çerçevesinde soyu azalan ya da tükenme tehlikesi ile karşı karşıya olan yaban hayvanlarının doğal olarak bulunduğu alanlar, ekosistem özellikleri bozulmadan bu türlerin habitatları ile birlikte korunması amacıyla koruma altına alınmaktadır.
      Bazılarında türlerin üretimi de gerçekleştirilmektedir. Türkiye’de 80 adet Yaban Hayatı Geliştirme Sahası ilan edilmiştir. Bu sahalar içinden  “Yaban hayatı değerlerine sahip, korunması gerekli yaşama ortamlarının bitki ve hayvan türleri ile birlikte mutlak olarak korunduğu ve devamlılığının sağlandığı sahalar” “Yaban Hayatı Koruma Sahası” olarak ilan edilecektir. Kara Avcılığı Kanunu ve Merkez Av Komisyonu Kararı ile 52 memeli,  415 kuş türü korumaya alınmı ştır. Nesli tükenme tehlikesi ile karşı karşıya kalan Anadolu yaban koyunu, kara akbaba, toy, huş tavuğu, ceylan, kızıl geyik ve kel aynak gibi türler için proje bazında koruma çalışmaları yürütülmektedir. Konya Boz Dağ’da yaban koyunu (Ovis orientalis), Urfa Ceylanpınar’da ceylan (Gazella subgutturosa), Urfa Birecik’te kelaynak (Geronticus eremita) populasyonları koruma altına alınmış ve bu türlerin yok olması kısmen önlenmiştir. 
      Özel Çevre Koruma Bölgeleri Çevre Kanununun 9. Maddesi ile ülke ve dünya ölçeğinde ekolojik önemi olan, çevre kirlenmeleri ve bozulmalarına duyarlı toprak ve su alanları, biyolojik çeşitliliğin, doğal kaynakların ve bunlarla ilgili kültürel kaynakların gelecek kuşaklara ulaşmasını emniyet altına almak üzere Özel Çevre Koruma Bölgelerinin ilan edilmesi hükme bağlanmıştır. Özel Çevre Koruma Bölgelerinin çevresel değerlerinin korunması, mevcut çevresel sorunları ile ilişkilendirilmesi ve sahip oldukları biyolojik ve ekolojik kaynakların yanı sıra tarihi ve kültürel değerlerinin de korunması ve geliştirilmesi amacıyla 1989 yılında 383 sayılı Kanun Hükmünde Kararname (KHK) ile Özel Çevre Koruma Kurumu kurulmu ştur. Bugüne kadar
      ülkemizde tescil edilmiş 14 “Özel Çevre Koruma Bölgesi” bulunmaktadır. Bu alanlar, başta deniz kaplumbağalarının yumurtlama alanları ve Akdeniz foklarının yerleşim bölgeleri olmalarından dolayı biyolojik çeşitliliğin korunması ve sürdürülebilir kullanımı açısından büyük önem taşımaktadır. 
      Doğal Sit Alanları Kültür Bakanlığınca kültürel varlıklarımızın yanısıra doğal varlıklarımızın da yerinde korunması amacıyla ilk olarak 1973’de çıkarılan “Eski Eserler Kanunu”nda yer alan “tabii (doğal) sit” kavramıyla çalışmalar başlatılmış olup, 1983’de çıkarılan “Kültür ve Tabiat Varlıklarını Koruma Kanunu” ile de “sit” tanımının yanısıra “tabiat varlığı” tanımı da getirilmiş, tabiat varlığı tanımına mağaralar, kaya sığınakları, özellik gösteren ağaç ve ağaç toplulukları da dahil edilmiştir.
      Biyolojik çeşitlilik açısından önemli alanlar, Kültür ve Turizm Bakanlığınca doğal sit olarak koruma altına alınan alanların içinde kalmaktadır.
      Doğal Sit alanları, Kültür ve Tabiat Varlıklarını Koruma Yüksek Kurulunun 5.11.1999/659 sayılı kararında tanımladı ğı üzere; Jeolojik devirlerle, tarih öncesi ve tarihi devirlere ait olup ender bulunmaları veya özellikleri ve güzellikleri bakımından korunması gerekli yer üstünde, yer altında veya su altında bulunan korunması gereken alanlardır.”    
      Gen Koruma ve Yönetim Alanları
      Gen Koruma ve Yönetim Alanları  (GEKYA) kavramı “Türkiye Bitki Genetik Çesitliliğinin
      Yerinde (in-situ) Korunması”  projesi (1993-1998; GEF-1 Projesi) kapsamında geliştirilmiştir.
      Bu proje ile tarımsal bitkilerin yabani akrabalarına ait gen kaynaklarının yerinde korunması konusunda gerekli kurumsal ve personel kapasitesi geliştirilmiş ve GEKYA oluşturulması ile  ilgili çalı şmalar yapılmıştır. GEKYA; seçilmiş bitki türlerinde genetik çeşitliliği yerinde korumak için doğal yada yarı doğal alanlardan seçilen yerlerdir. GEKYA’lar aynı zamanda “endemik, tehlike altında olan ve ekonomik bakımdan önemli ve hedef tür olarak belirlenen bitki türlerinin populasyonlarında evrimsel oluşum ve değişimlerin sürekliliğine olanak veren alanlardır.” 
      Ramsar Alanları Türkiye, 1994 yılında Ramsar Sözleşmesine taraf olmuştur ve taraf olma aşamasında 5 sulak alanını (Manyas Gölü, Seyfe Gölü, Burdur Gölü, Sultan Sazlığı ve Göksu Deltası) Sözleşme Listesine kaydettirmiştir. 1998 yılında ise daha önce bir kısmı Sözleşme listesine dahil edilen Manyas (Kuş) Gölü ile Burdur Gölünün tamamı ile Gediz Deltası, Akyatan Lagünü, Uluabat Gölü ve Kızılırmak Deltası da Sözleşme Listesine dahil edilmiştir. Şu anda RAMSAR kapsamında 12 sulak alan bulunmakta olup toplam 206 830 ha ‘lık bir alana yayılmıştır.
      Uluslararası kriterler dikkate alınarak yapılan değerlendirmeler neticesinde uluslararası önemde sulak alan olduğu tespit edilen 200 alan bulunmaktadır. Bu alanlardan 13’ünde “Kuş Cennetleri Projesi” başlatılmıştır.
      Tohum Meşcereleri ve Gen Koruma Ormanları Mevcut koşullar altında istenilen karakterler bakımından üstün özelliklere sahip ağaçların bulunduğu, belirli bir coğrafik bölgede yer alan ve tohum üretimi için özel bir yönetim ve işletmeye tabi tutulan meşcerelerdir. Tohum Meşcereleri ile kaliteli ve kaynağı belli tohum elde etmek amaçlanmaktadır. Ülkemizde şimdiye kadar seçilen Tohum Meşcereleri, 27 türde 339 adettir. 
      Doğa Koruma ve Milli Parklar Genel Müdürlüğü  Gen Koruma Ormanları bir türün genetik çeşitliliğinin doğal ortamında (in-situ) korunması amacıyla seçilen ve yönetilen doğal meşcerelerdir. Gen Koruma Ormanları ile; doğada var  olan genetik zenginliğin korunması ve gelecek kuşaklara aktarılması amaçlanmaktadır.
      Ülkemizde şimdiye kadar 28 türde 214 Gen Koruma Ormanı seçilmiştir. 
      BİYOLOJİK ÇEŞİTLİLİĞİN KORUNMASIYLA İLGİLİ TARAF OLDUĞUMUZ
      ULUSLARARASI SÖZLEŞMELER
      •Avrupa’nın Yaban Hayatı ve Doğal Yaşama Ortamlarının Korunması Sözleşmesi (Bern, 1984)
      •Özellikle Su Kuşları Yaşama Alanı Olarak Uluslararası Öneme sahip Sulak Alanlar Sözleşmesi (RAMSAR, 1994)
      •Biyolojik Çeşitlilik Sözleşmesi (1997)
      •Cartagena Biyogüvenlik Protokolü (2004) (TKB)
      •Nesli Tehlikede Olan Yabani Bitki ve Hayvan Türlerinin Uluslararası Ticaretine Dair Sözleşme (CITES, 1996)
      •Avrupa Peyzaj Sözleşmesi (2003)
      •Barselona Sözleşmesi (1988)
      •Bükreş Sözleşmesi (1994)
      •IUCN çalışmaları (1998)
      Bern (Avrupa Yaban Hayatı ve Yaşama Ortamlarının Korunması) Sözleşmesi
      Sözleşmenin amacı yabani bitki ve hayvan varlığını ve bunların yaşama ortamlarını muhafaza etmek,  özellikle birden fazla devletin işbirliğini gerektiren ortamların korunmasını sağlamak ve bu işbirliğini geliştirmektir. 20 Şubat 1984 / 18318 sayılı Resmi Gazetede yayımlanarak taraf olunmuştur. Taraf ülkelerin Sözleşme eklerinde yer alan türlerin korunmasına yönelik çalışmaları ulusal bazda yürütülmesi öngörülmektedir.
      Nesli Tehlike Altında Olan Yabani Hayvan ve Bitki Türlerinin Uluslararası Ticaretine İlişkin Sözleşme
      CITES Sözleşmesinin amacı Sözleşme eklerinde yer alan türlerin uluslararası ticareti (ithalat, ihracat, re-export, denizden giriş) ile ilgili kontrolü sağlanmasıdır.
      Sözleşmeye ülkemizde 22 Aralık 1996 tarihinde yürürlüğe girmiştir. CITES Ulusal Uygulama Yönetmeliği 27.12.2001 tarih ve 24623 Sayılı Resmi Gazetede yayınlanmış ve 2004 yılında revizesi yapılmıştır.Ulusal Uygulama Yönetmeliği kapsamında Tarım ve Köyişleri Bakanlığı ile Bakanlığımız Yönetim otoritesi ve koordinatör olarak görev yapmaktadır.
      Sözleşme kapsamında yer alan ekli listelerdeki türlerin ülkemize giriş ve çıkışlarındakikontrolleri sağlamak üzere belge ve sertifika düzenlenmektedir.
      Avrupa Peyzaj Sözleşmesi
      Avrupa Peyzaj Sözleşmesi 20.10.2000 tarihinde imzaya açılmış 25181 sayı ile Resmi Gazete’de yayınlanarak 27 Temmuz 2003 tarihinde yürürlüğe girmiştir.
      Sözleşmenin amacı peyzajların korunması, yönetilmesi ve planlanması için ulusal ve uluslararası düzeyde çalışmalar yapılarak, kamuoyunun ve yerel yönetimin peyzajın önemi ve değerini kavramaya teşvik edilmeleri, çevre bilincinin yaygınlaştırılması ve eğitim çalışmaları,
      Akdeniz’in Kıyısal Bölge ve Deniz Çevresinin Korunması Sözleşmesi (Barcelona Sözleşmesi) (1981) 
      Ülkemiz, 1981 Barselona Sözleşmesi’ne ve Akdeniz’in korunmasına ilişkin beş protokole taraf olmuştur. Bu protokollerden "Biyolojik çeşitlilik ve Akdeniz'de Özel Koruma Alanlarına İlişkin Protokol" 1982 yılında imzalanarak 1988 yılında yürürlüğe girmiştir.
      Karadeniz’in Kirliliğe Karşı Korunması Sözleşmesi (Bükreş Sözleşmesi)
      Karadeniz Bölgesinde doğal kaynakların yoğun kullanımından dolayı su kalitesinin bozulmasına ve biyolojik çeşitlilik ile peyzaj değerlerinin azalmasına ve tahribine engel olmak; Karadeniz su kalitesini, deniz ve kıyı ekosistemini iyileştirmek ve belgede sürdürülebilir bir kalkınma sağlamak,15 Ocak 1994 tarihinde yürürlüğe girmiştir.
      5212 sayılı “Karadeniz'in Kirliliğe Karşı Korunması Sözleşmesinin Karadeniz'de Biyolojik Çeşitliliğin ve Peyzajın Korunması protokolünün onaylanmasının uygun bulunduğuna dair kanun” ile ve 06/07/2004 tarih ve 25514 sayılı resmi gazete’de yayımlanarak yürürlüğe girmiştir
       IUCN(Dünya Doğa Koruma Birliği)
      Ülkemiz IUCN’e Ocak 1993’da  üye olmuştur. Koruma Birliğinin amacı; Canlı Türlerinin Tehlike Sınıflarının Ortaya Konması ve Koruma Stratejilerinin Saptanması Konusunda Dünyadaki Yegane Kurum Niteliğindedir
      . Biyolojik Çeşitlilik Sözleşmesi ve Cartagena Biyogüvenlik Protokolü
      Biyolojik Çeşitlilik Sözleşmesi’nin metni, dünyadaki sanayileşme, şehirleşme gibi biyolojik çeşitlilik üzerindeki baskıları artıran süreçlerin hızlanması ile birlikte doğan ihtiyaç üzerine, 1987 yılında Birleşmiş Milletler Çevre Programı (UNEP) tarafından başlatılan ve dört yılsüren bir çalışma sonunda oluşturulmuştur. Rio de Janerio’da 1992 yılında gerçekleştirilenDünya Sürdürülebilir Kalkınma Zirvesi’nde biyolojik çeşitliliğin azalmasının önemli bir sorunolduğu ve bu azalmanın uluslararası çaba sarf edilmeden önlenemeyeceği kabul edilmiştir. Zirve, Türkiye’nin de taraf olduğu Biyolojik Çeşitlilik Sözleşmesi’nin aralarında bulunduğu önemli küresel sözleşmelerin imzalanmasıyla sonuçlanmıştır. Türkiye bu Sözleşmeyi 1992’de imzalamış ve 29 Ağustos 1996 tarih ve 4177 sayılı Kanun ile onaylamıştır. Sözleşme 14 Mayıs 1997 yılında ülkemizde yürürlüğe girmiştir. 
      Biyolojik Çeşitlilik Sözleşmesi (BÇS)’nin üç temel amacını;
      • Biyolojik çeşitliliğin korunması,
      • Biyolojik kaynakların sürdürülebilir kullanımı;
      • Genetik kaynakların kullanımından kaynaklanan faydaların adil ve hakkaniyete uygun payla şımı oluşturmaktadır.
      Sözleşme her ülkenin özel koruma tedbirlerine ihtiyaç duyan biyolojik kaynaklar ile sürdürülebilir kullanım için daha büyük potansiyele sahip olan biyolojik kaynaklarını belirlemesini; koruma ve sürdürülebilir kullanım üzerinde olumsuz etkiye sahip olabilecek eylemlerin kategorilerinin ve süreçlerinin belirlenmesini ve izlenmesini gerektirmektedir. 
      Orman biyolojik çeşitliliği iş programının amaçları; ekosistem yaklaşımının tüm orman tiplerinin yönetimine uygulanması; orman biyolojik çeşitliliği üzerindeki tehditlerin azaltılması ve tehdit edici süreçlerin etkilerinin hafifletilmesi; orman biyolojik çeşitliliğinin korunması, iyileştirilmesi ve eski haline getirilmesi; orman biyolojik çeşitliliğinin sürdürülebilir kullanımının desteklenmesi; orman genetik kaynaklarına erişimin ve yarar paylaşımının düzenlenmesi; elverişli kurumsal ortamın geliştirilmesi; orman biyolojik çeşitliliğinin kaybedilmesi ile sonuçlanan kararlar ile buna sebep olan sosyo – ekonomik başarısızlıkların ve bozulmaların tanımlanması; halkın eğitiminin, katılımının ve bilincinin arttırılması; farklı ölçeklerde ormanların genel sınıflandırmasının geliştirilmesi; durum ve eğilimlerinin değerlendirilmesi için bilgi ve yöntemlerin geliştirilmesi; orman biyoçeşitliliği ve ekosistem işleyişinin rolü üzerine anlayışın geliştirilmesi; küresel orman biyolojik çeşitliliğinin doğru değerlendirilmesi ve izlenmesi için veri ve bilgiler için altyapı geliştirilmesidir. 
      Ulusal Biyolojik Çeşitlilik Stratejisi ve Eylem Planı
      Ülkemizin doğa koruma konusunda taraf olduğu uluslararası sözleşmelerin ulusal düzeyde uygulanmasına yönelik iş ve işlemlerin koordine edilmesi ve yürütülmesi, Biyolojik kaynakların ve ülke şartlarının gösterdiği farklılıklar nedeniyle, her ülkenin Sözleşmede belirlenen amaçlara ulaşmak için kendi önceliklerini belirlemesi ve uygulaması temel prensiptir. Bu nedenle Sözleşmenin ve Sözleşme kapsamında benimsenen iş programlarının uygulanması ulusal eylemlere bırakılmıştır. Sözleşmenin 6. maddesinde de bu amaçla ulusal biyolojik çeşitlilik stratejisi ve eylem planlarının hazırlanması öngörülmektedir. 
      Türkiye’nin Ulusal Biyolojik Çeşitlilik Stratejisi ve Eylem Planı (UBSEP), Biyolojik Çeşitlilik Sözleşmesi’nin diğer yükümlülüklerle uyum içinde uygulanabilmesinde ve biyolojik çeşitlilik kaybının yol açtığı problemlerin çözümünde yararlanılabilecek bir rehber olması amacıyla 2001 yılında mülga T.C. Çevre Bakanlı ğı koordinasyonunda hazırlanmıştır. Ancak değişen ülkesel ve uluslararası koşullar ve eğilimler, 2001 UBSEP revizyonun gerekliliğini ortaya koymuştur. Bu nedenle UNEP/GEF hibe desteği ile yürütülen “Biyolojik Çeşitlilik Sözleşmesi Uygulama projesi” kapsamında katılımlı bir süreçle 2007 yılında UBSEP güncelleştirilmiştir. 
      UBSEP kapsamında 10 adet temel amaç yer almaktadır. Bunlar kısaca :
       AMAÇ 1. Türkiye için önem taşıyan biyolojik çeşitlilik unsurlarının belirlenmesi, korunması ve izlenmesi
      Hedef 1.1Ekosistemlerde, türlerde ve genetik çeşitlilikte ortaya çıkan değişiklikleri saptamak ve izlemek amacıyla, hızlı değerlendirme işlemleri ve biyolojik çeşitlilik göstergeleri de göz önünde bulundurularak, biyolojik çeşitlilik envanter-izleme yöntem ve programlarının geliştirilmesi ve uygulanması, 
      Hedef 1.2 Karasal ve sucul ekosistemlerden oluşan korunan alanlara daha az temsil edilen ekosistemlerin, türlerin ve genetik çeşitlilik merkezlerinin dahil edilmesi ve korunan alanların etkin yönetimi,  
      Hedef 1.3 Biyolojik çeşitlilik üzerindeki baskı ve tehditlerin önlenmesi veya mümkün olan en alt seviyeye indirilmesi. 
      AMAÇ 2. Biyolojik çeşitliliği oluşturan bileşenlerin, gelecek nesillerin ihtiyaçları da dikkate alınarak, kendini yenileme kapasitesine uygun yöntemlerle ve seviyede kullanımı
      Hedef 2.1 Biyolojik çeşitliliğin korunması ve kullanımını etkileyen hukuki, idari ve kurumsal düzenleme ve uygulamalar arasında uyum sağlanması,
      Hedef 2.2 Biyolojik çeşitliliğin korunması ve biyolojik kaynakların sürdürülebilir kullanımı için, ekosistem bazlı planlama ve yönetim sistemlerinin geliştirilmesi ve uygulanması, 
      Hedef 2.3 Biyolojik çeşitliliğin korunması ve sürdürülebilir kullanımı konusunda halkın bilgi seviyesinin ve duyarlılığının artırılması.
      AMAÇ 3. Geleneksel bilgiler de dahil olmak üzere Türkiye için önemli genetik çeşitlilik unsurlarının belirlenmesi, korunması ve yararlanılması  
      Hedef 3.1 Biyolojik çeşitlilik, tarım, gıda ve ekonomik değerler açısından önem taşıyan genetik çeşitlilik unsurlarının belirlenmesi, kayıt altına alınması, korunması ve yönetimi,
      Hedef 3.2 Genetik kaynaklara eri şimin kontrol altına alınması ve bu kaynaklardan elde edilen faydaların ülkemizle paylaşımının garanti altına alınması.
      AMAÇ 4. Tarımsal biyolojik çeşitlilik için önem taşıyan biyolojik çeşitlilik unsurlarının belirlenmesi, korunması ve izlenmesi; gıda ve tarım için gerçek ve potansiyel değere sahip olan genetik kaynakların korunması ve sürdürülebilir kullanımı; genetik kaynakların kullanımından kaynaklanan faydaların adil ve eşit şekilde paylaşımının sağlanması 
      Hedef 4.1 Tarımsal biyolojik çeşitlilik için önem taşıyan biyolojik çeşitlilik unsurlarının belirlenmesi, korunması ve izlenmesi, 
      Hedef 4.2 Tarımın, biyolojik çeşitlilik üzerindeki olumlu etkilerini destekleyen ve olumsuz etkilerini hafifleten yönetim uygulamaları, teknolojileri ve politikaları belirlenmesi, tarımsal ekosistemlerin verimliliğinin ve geçim kaynağı idame etme kapasitesinin geliştirilmesi, 
      Hedef 4.3. Tarımsal biyolojik çeşitlilik üzerindeki GDO’lardan ve yabancı türlerden kaynaklanan baskı ve tehditlerin önlenmesi veya mümkün olan en alt seviyeye indirilmesi,
      Hedef 4.4.  Gıda ve tarım için gerçek ve potansiyel değere sahip olan genetik kaynakların korunması ve sürdürülebilir kullanımı ve genetik kaynakların kullanımından kaynaklanan faydaların adil ve eşit şekilde paylaşımının sağlanması. 
      AMAÇ 5. Step biyolojik çeşitliliğinin korunması, bileşenlerinin sürdürülebilir kullanımı, genetik kaynakların kullanımından kaynaklanan faydaların eşit ve adil olarak paylaşımı ve step biyolojik çeşitliliğinin kaybı ve bunun sosyo-ekonomik sonuçları ile mücadele edilmesi 
      Hedef 5.1.  Step biyolojik çeşitliliği ile ilgili bilgi boşluklarının doldurulması, 
      Hedef 5.2. Özellikle ekosistem yapısı ve işleyişi olmak üzere, otlatma, kuraklık, çölleşme, çoraklaşma, tuzlanma, seller, yangınlar, turizm, tarımsal dönüşüm veya terk
      etme gibi step ekosistemlerinin biyolojik çeşitliliğini olumsuz yönde etkileyen ekolojik, fiziksel ve sosyal süreçlerin belirlenerek tedbirler geliştirilmesi,
      Hedef 5.3. Step alanlarındaki genetik kaynaklarının kullanımından kaynaklanan faydaların adil ve eşit bir şekilde paylaşımını desteklemek için mekanizmalar ve çerçeveler tesis edilmesi.
       AMAÇ 6.
       Orman biyolojik çeşitliliğinin korunması ve bileşenlerinin sürdürülebilir kullanımı için etkin bir izleme, yönetim ve eşgüdüm sisteminin kurulması
       Hedef 6.1.
       Orman biyolojik çeşitliliğinin durumu ve gidişatının daha iyi değerlendirilebilmesi için izleme programları geliştirilmesi ve uygulanması Stratejik eylemler:
      6.1.1. Orman ekosistemleri içinde duyarlı, tehdit ya da tehlike altındaki türlere ili şkin bilgilerin güncelleştirilerek, biyolojik çeşitlilik merkezi bilgi yönetim sistemine eklenmesi
      6.1.2. Baskı altında olan orman ekosistemlerinin tespiti ve tehlike durumlarına göre sınıflandırılması
      6.1.3. Baskı altında olan ekosistemler, türler ve popülasyonların, biyotik ve abiyotik parametrelerin bütünleştirildiği bir program dahilinde izlenmesi
      6.1.4. Orman biyolojik çeşitliliğinin durumu ve gidişatının daha iyi değerlendirilebilmesi için araştırma sonuçlarının ve izleme programından elde edilen bilgilerin karar vericiler, kullanıcılar ve diğer paydaşların kullanımına açılması
      Hedef 6.2
      . Orman biyolojik çeşitliliğinin daha etkin korunması ve sürdürülebilir kullanımı için uygun mekanizmaların oluşturulması Stratejik eylemler:
      6.2.1. Öncelikli ekosistemler ve sıcak noktalardan başlayarak orman ekosistemleri içinde yeni korunan alanların kurulması, mevcut korunan alanların yönetim planlarının tamamlanması ve bu alanların etkin yönetimi için gerekli idari ve lojistik altyapının güçlendirilmesi
      6.2.2. Ekosistem bazlı yönetim, sürdürülebilir kullanım, envanter yöntemleri, izleme, veri yönetimi, çok disiplinli ara ştırmalar, korunan alanların yönetimi, çevre eğitimi, çevresel etki değerlendirmesi ve acil durum planlaması konularında OGM Teknik Personeline eğitim sağlanması 
      6.2.3. Ekolojik etmenlerin belirlenmesi, orman yetişme ortamı birimlerinin ayrılması, haritalanması ve verimliliğin belirlenmesi yoluyla orman yetişme ortamlarının sınıflandırılması 
      6.2.4. Orman ekosistemlerinin sürdürülebilir kullanımı ve biyolojik çeşitliliğin korunmasını desteklemek için orman yönetimi planları ve uygulama kurallarının bütünleştirilmesi ve uygulanmaya konması
      6.2.5. Otsu ve odunsu bitki genetik çeşitliliğinin yerinde korumasına yönelik programların uygulanmasını desteklemek amacıyla orman ekosistemleri içinde türler ve habitatlar arası ekolojik ili şkileri ortaya koyan araştırmaların desteklenmesi 
      AMAÇ 7: 
      Dağ biyolojik çeşitliliğinin barındırdığı farklı ekosistemlerle birlikte bütüncül bir yaklaşımla korunması ve sürdürülebilir kullanımı için etkin bir izleme, yönetim ve eşgüdüm sisteminin kurulması
       Hedef 7.1.
       Biyolojik ve ekolojik envanterlerin, izleme programlarının ve sınıflandırma sistemlerinin etkin uygulanması  Stratejik eylemler:
      7.1.1. Hassas dağ ekosistemlerinin ve bu ekosistemlerde bulunan tehdit altındaki türlerin belirlenmesi
      7.1.2. Dağ ekosistemlerinde bulunan ve genetik çeşitlilik açısından önem taşıyan genetik kaynakların belirlenmesi ve kayıt altına alınması
      7.1.3.  Dağ ekosistemlerinin izlenmesinde kullanılacak gösterge türlerin belirlenmesi
      7.1.4. Dağ biyolojik çeşitliliğinin durumu ve eğilimlerinin değerlendirilmesi ve izlenmesi için bilgi ve yöntemlerin geliştirilmesi
      7.1.5. Dağ ekosistemlerinde ekosistem bazlı planlama ve yönetimi geliştirmek amacıyla biyotopların haritalanması ve CBS tekniklerinin kullanılması 
      Hedef 7.2
      . Hassas dağ ekosistemlerinin korunması ve sürdürülebilir kullanımı için uygun mekanizmaların oluşturulması Stratejik eylemler:
      7.2.1. İklim değişikliği gibi dağ biyolojik çeşitliliğinin maruz kaldığı anahtar tehditlerin olumsuz etkilerinin ve bu etkilerin önlenmesi veya hafifletilmesine yönelik tedbirlerin belirlenmesi 
      7.2.2. Başta yaylalar olmak üzere dağ ekosistemlerinin ve bu ekosistemlerin sağladığı biyolojik kaynakların sürdürülebilir kullanımının desteklenmesi için uygun sosyo-ekonomik politikaların ve teşviklerin geliştirilmesi ve uygulanması  
      7.2.3. Bozulmuş dağ ekosistemlerini eski hallerine getirmek ve doğal dinamik süreçleri korumak ve biyolojik çeşitliliği idame etmek için programlar geliştirilmesi ve uygulanması
      7.2.4. Dağ biyolojik çeşitliliğinin barındırdığı farklı ekosistemlerle birlikte bütüncül bir yaklaşımla korunması için gerekli yasal ve kurumsal mekanizmanın oluşturulması 7.2.5. Av hayvanlarının popülasyon büyüklüğünün tespiti, habitatlarının belirlenmesi ve yönetim planlarının hazırlanması
       Cartagena Biyogüvenlik Protokolü (24 Mayıs 2000/11 Eylül 2003)
      Protokol; Biyolojik çeşitliliğin korunması ve sürdürülebilir kullanımı üzerinde olumsuz etkilere sahip olabilecek ve modern biyoteknoloji kullanılarak elde edilmiş olan genetiği değiştirilmiş canlı organizmaların güvenli nakli, muamelesi ve kullanımına yönelik düzenleyici kuralları içermektedir. Ülkemizde protokol 24 Ocak 2004 tarihinde yürürlülüğe girdi. Protokolün ulusal bazda koordinatörlüğü Tarım ve Köyişleri Bakanlığı Tarımsal Ara ştırmalar Genel Müdürlüğü tarafından yürütülmektedir.
      Global Bilgiler  /  at  14:24  /  No comments

      Biyolojik çeşitlilik belirli bir bölge veya alandaki bitki, hayvan veya diğer canlıların çeşitliliği anlamına gelmektedir. 
      Tüm canlı organizmalar ve bu organizmaların yaşam alanlarının çeşitliliğini, birbirleri ve yaşadıkları ortamlarla olan ilişkilerini tanımlamak için de kullanılmaktadır.
       Biyolojik Çeşitlilik,
      1-  Genetik Çeşitlilik,
      2-  Tür Çeşitliliği,
      3-  Ekosistem Çeşitlilik     olmak üzere  3  kategoriye ayrılır.
       Genetik çeşitlilik; bir tür içindeki çeşitliliği ifade eder. Bu çeşitlilik belli bir tür, popülasyon, varyete, alt-tür ya da ırk içindeki genetik farklılıkla ölçülür 
       Yabani canlı türleri, istenildiği zaman kendilerinden gidilip gen alınabilen yedek gen deposu gibidir.
       Tür çeşitliliği: Bir bölgede mevcut olan canlı türlerinin sayısını ifade eder.
       Ekosistem çeşitliliği:  Dünya üzerindeki canlı topluluklarının çeşitliliği ile bunların yaşam alanlarını içermektedir
       İnsanların başta gıda olmak üzere temel ihtiyaçlarını karşılamasında vazgeçilmez bir yeri olan canlı kaynakların temeli biyolojik çeşitliliktir. Üretimi yapılan tüm tarım çeşitlerinin, yani kültüre alınmış bitki ve hayvan türlerinin, temeli doğada bulunan yabani akrabalarına dayanır.
      Günümüzde de yeni tarım çeşitleri elde etmek veya mevcut olanları insanların ihtiyaçlarına göre iyile ştirmek (ıslah etmek) için yabani türlerden yararlanılmaktadır.
       Ekosistemler de yabani türlerin varlıklarını sürdürmesi, evrimleşmesi, çeşitlenmesi ve yeni genetik özellikler kazanması için canlı ve cansız varlıkların birbirleriyle ve kendi içlerinde etkile şimleri sonucu, çevresel şartlara da bağlı olarak karmaşık ve her biri diğerinden farklı yapılar ve işlevler kazanmıştır. 
      Gıda ve tarım için önem taşıyan ve giderek azalan canlı kaynaklar, bu gün bir ülkenin sahip olabileceği önemli avantajlar arasında sayılmaktadır. Dünyanın tarım yapılabilecek nitelikteki alanları ve su kaynakları hızla kirlenmekte ve yok olmaktadır. Bilim adamları yakın gelecekte insanların ciddi bir gıda sorunu ile karşı karşıya kalacağı görüşündedir. 
      Bu gelişmeler ışığında, ülkelerin sahip olduğu biyolojik çeşitlilik, özellikle genetik kaynaklar anlamında büyük bir güç durumuna gelmektedir.
      Ülkemiz insanların gıda güvenliği için yaşamsal kaynakların sahibi bir ülke olarak dünyanın şanslı ülkelerinden birisidir ve bu önemli zenginliği gelecek nesillerin refahı için akılcı bir şekilde koruma ve kullanma sorumluluğunu taşımaktadır. Çünkü, Avrupa-Sibirya, Akdeniz ve İran-Turan olarak isimlendirilen üç biyocoğrafik bölgeye ve bunların geçiş zonlarına sahip olması ve iki kıta arasındaki köprü konumu nedeniyle iklimsel ve coğrafik özelliklerin kısa aralıklarla değişmesi sonucu Türkiye biyolojik çeşitlilik açısından küçük bir kıta özelliği kazanmıştır. Türkiye, orman, dağ, step, sulak alan, kıyı ve deniz ekosistemlerine ve bu ekosistemlerin farklı formlarına ve farklı kombinasyonlarına sahiptir. 
      Bu olağanüstü ekosistem ve habitat çeşitliliği beraberinde önemli bir tür çeşitliliğini getirmiştir. Ilıman kuşakta bulunan ülkelerin biyolojik çeşitliliği bakımından karşılaştırıldığında, hayvan (fauna) biyolojik çeşitliliğinin ülkemizde oldukça yüksek olduğu göze çarpmaktadır. Veri eksikli ğine rağmen tanımlanan canlı türleri içinde en büyük rakamı omurgasızlar grubu oluşturmaktadır. Omurgasız hayvan türü sayısı yaklaşık 19 000’dir ve bunlardan yaklaşık 4000 tür/alttür endemiktir. Bugüne kadar belirlenen toplam omurgalı hayvan türü sayısı 1500’e yakındır. Omurgalılardan, 70’i balık türü olmak üzere 100’ün üzerinde tür endemiktir. Türkiye, 120 memeli, 400’ü a
      şkın kuş türü, 130 kadar sürüngen, 400’e varan balık türüyle, biyolojik çeşitlilikte tür çeşitliliği açısından çok zengindir Alageyik ve sülünün anavatanı Anadolu’dur. Ülkemizin dünyanın iki büyük kuş göç yolu üzerinde olması, kuşların beslenme ve üreme alanı olarak önemini artırmaktadır. 
      Türkiye’nin, bitki (flora) türleri bakımından sahip olduğu zenginliği anlamak için, Avrupa kıtası ile karşılaştırmak yeterli olacaktır: Tüm Avrupa kıtasında 12500 açık ve kapalı tohumlu bitki türü varken, sadece Anadolu’da bu sayıya yakın (yaklaşık 11000) tür olduğu bilinmektedir. Bunların yaklaşık üçte biri Türkiye’ye özgü (endemik) türlerdir. Coğrafik bölgelerden, Doğu Anadolu ve Güney Anadolu bölgeleri; Bitki Coğrafyası Bölgelerinden ise İran-Turan ve Akdeniz bölgeleri endemik bitki türleri bakımından zengin olanlarıdır. 
      Türkiye’nin genetik çeşitliliği özellikle bitki genetik kaynakları ile önem kazanmaktadır.
      Çünkü Türkiye, Akdeniz ve Yakın Doğu gen merkezinin kesiştiği noktada yer almaktadır. Bu iki bölge tahılların ve bahçe bitkilerinin ortaya çıkışında çok önemli bir role sahiptirler.
      Ülkemizde 100’den fazla türün geniş değişim gösterdiği ve çok sayıda önemli kültür bitkisi ve tıbbi bitkiler gibi ekonomik açıdan önemli diğer bitki türlerinin menşe ya da çeşitlilik merkezi olan 5 mikro-gen merkezi bulunmaktadır. Bu merkezler dünya’da kültüre alınan çok sayıda bitki türünün tarımının gelecekteki sürdürülebilirli ği için çok önemli genetik kaynaklar sunmaktadır. Hayvan genetik kaynakları açısından ise, konumu nedeniyle birçok yerli hayvan ırkının Anadolu’da yeti ştirildiği ve buradan dünyanın öteki bölgelerine yayıldığı kabul edilir. 
      Biyolojik çeşitliliğin zenginliğinden söz ederken, çeşitliliğin ekosistem, tür, gen ve biyolojik işlevler düzeyinde ele alınması ve tarım, ormancılık ve endüstri için önemliliği açısından da değerlendirilmesi gerekir. 
      Biyolojik çeşitliliği korumak için yerinde (in-situ) ve yeri dışında (ex-situ) koruma yaklaşımları izlenmektedir. Kendine özgü uygulamalarıyla her iki yaklaşım uluslar arası ölçekte yaygın kabul görmektedir.
      In-situ koruma, türlerin yaşamlarını sürdürebilmek için doğal çevreye bağımlı olduklarını bu nedenle kendi ekosistemlerinde korunmaları gerekliliğini kabul eden bir yaklaşımdır.
      Türkiye’de yerinde koruma çalışmaları, ‘yerinde koruma kavramının’ geniş kabul görmesinden uzun süre önce, 1950’li yıllarda başlamıştır. Ülkemizde Milli Park, Tabiat Parkı, Tabiatı Koruma Alanı, Doğal Sit, Yaban Hayatı Geliştirme Sahası, Özel Çevre Koruma Bölgesi, uluslar arası öneme sahip sulak alan gibi değişik statülerde yerinde koruma alanları ilan edilmiştir. Bu güne kadar farklı amaçlarla tesis edilmiş yerinde koruma alanlarının toplamı yaklaşık 4.6 milyon hektara ulaşştır. Bu da ülke yüzölçümünün yaklaşık  %6’sına karşılık gelmektedir. Ancak mevcut korunan alanlar step ve deniz ekosistemleri başta olmak üzere ülkemizin sahip olduğu biyolojik çeşitlilik bileşenlerini yeterli düzeyde temsil etmemektedir. 
      Biyolojik çeşitliliğin doğal habitatı dışında korunması, yerinde korumayı tamamlayıcı bir koruma yöntemi olarak kabul edilmektedir. Ülkemizde bu çalışmalar tarımsal biyolojik çeşitliliği koruma amaçlı olarak 1930’lu yıllarda, orman biyolojik çeşitliliğini koruma amaçlı olarak da 1970’li yıllarda başlatılmıştır. Tarım ve Köyişleri Bakanlığı’na bağlı Tarla Bitkileri Merkez Araştırma Enstitüsü ile Ege Tarımsal Araştırmalar Enstitüsünde bulunan gen bankaları, kültür bitkilerinin yabani akrabalarının ve diğer otsu bitki türlerinin yeri dışında korunmasında en önemli rolü üstlenmi ştir. Orman ağaçları için yeri dışında koruma çalışmaları başta Orman Ağaçları ve Tohumları Islah Araştırma Müdürlüğü olmak üzere Çevre ve Orman Bakanlığına bağlı kuruluşlarca yapılmaktadır. 
      Biyolojik çeşitliliğin korunmasında in-situ ve ex-situ koruma kadar önemli bir diğer nokta “sürdürülebilir kullanım” prensiplerinin sektörel uygulamalara yerleştirilmesidir.
      Sürdürülebilir kullanım, doğal kaynakların kendini yenileme-idame ettirme kapasitesi dikkate alınarak, kullanma-koruma dengesinin kurulmasıdır. Böylece hem biyolojik çeşitlilikten optimum fayda sağlanabilir, hem de bu çeşitliliğin devamlılığı garanti altına alınmış olur.
      UBSEP’in, sektörel uygulamalara sürdürülebilir kullanım prensiplerinin yerleştirilmesinde önemli bir işlevi yerine getireceği beklenmektedir.  
      BİYOLOJİK ÇEŞİTLİLİĞİ KORUMA ÇALIŞMALARI
      Biyolojik çeşitliliği korumak için ex-situ (doğal yaşam alanı dışında koruma ya da yapay koruma) ve in-situ koruma (doğal yaşam alanında koruma ya da yerinde koruma) yaklaşımları izlenmektedir. Her iki yaklaşımda kendine özgü uygulamaları olan kabul edilmiş programlardır. Ex-situ koruma; gen bankaları, tohum bankaları, hayvanat bahçeleri, botanik bahçeleri vb. kuruluşlarla gerçekleştirilir. Ancak, ex-situ korumada türler ile çevre arasındaki etkileşim devam etmediğinden evrimleşme süreci durmaktadır. Diğer taraftan in-situ koruma alanlarında önlenmesi mümkün olmayan doğal süreçler sonucu olabilecek zararlar, türlerin bu alanlar dışında da korunması ihtiyacını doğurmaktadır. Bu nedenle ex-situ ve in-situ koruma çalışmaları birbirini tamamlayıcı programlar olarak yürütülmektedir. 
      Ex-situ Koruma ( Doğal Yaşam Alanı Dışında Koruma ya da Yapay Koruma)
      Türkiye’de ex-situ koruma çalışmaları Tarım ve Köyişleri Bakanlığına (TKB’)na bağlı Ege Tarımsal Araştırmalar Enstitüsü bünyesinde 1964 yılında başlamış, 1972 yılında aynı enstitü bünyesinde kurulan ulusal tohum gen bankasında ülkemizin bitki genetik kaynaklarına ait tohum örnekleri uzun süreli (temel koleksiyonlar) ve kısa ve orta süreli (aktif koleksiyonlar) korunmaya başlanmıştır. Temel koleksiyonlar -18/-20 °C’de uzun süreli, aktif koleksiyon örnekleri ise 0°C’de orta süreli olmak üzere iki set halinde saklanmaktadır. Ulusal koleksiyon arazi ırklarını, yabani ve otsu akrabaları (hem tohum hem de canlı bitki koleksiyonlarında), ekonomik öneme sahip diğer yabani bitki türlerini (tıbbi, aromatik ve süs bitkileri gibi) ve endemik bitki türlerini içermektedir. Güneybatı Asya’ya özgü bazı türler ve dünya buğday ve arpa çeşitlerinin küçük bir kısmı da koleksiyona dahil edilmiştir. 1992-1997 yılları arasında DPT tarafından desteklenen “Türkiye Endemik Bitkileri Projesi” kapsamında toplanan endemik bitkilerin tohumları da Ulusal Gen Bankasında koruma altına alınmıştır. Günümüzde Ulusal Gen Bankasında yaklaşık 600 cinse dağılmış 50.000 kadar materyal bulunmaktadır. Bu materyallerden yaklaşık 10.000’i, 2400 yabani türe aittir. Bu kuruluş, tohumların,  baklagillerin, yem bitkilerinin, sebzelerin, meyvelerin, süs bitkilerinin, tıbbi ve kokulu bitkilerin sınıflandırma, dokümantasyon ve korunmasıyla ilgili çalışmalarını halen sürdürmektedir. Temel koleksiyonun emniyet yedekleri Tarla Bitkileri Merkez Araştırma Enstitüsünde korunmaktadır. 
      TKB bünyesindeki araştırma enstitülerinden 16 tanesinde vejetatif yolla çoğalan materyalin tarla koşullarında korunduğu tarla gen bankaları da bulunmaktadır. Yalova, İzmir, Tekirdağ, Gaziantep, Malatya, Erzincan gibi farklı illere dağılmış olan tarla gen bankalarında ağırlıklı olarak meyve türlerine ait koleksiyonlar bulunmaktadır.
      TKB dışında, Ankara Üniversitesi Ziraat Fakültesi Tarla Bitkileri Bölümü bünyesinde bulunan Osman Tosun Gen Bankası 1936 yılından beri faaliyet göstermektedir ve orta süreli koruma imkanlarına sahiptir. Bu kuruluşun elinde 11.000 civarında tohum örneği bulunmaktadır. Atatürk, Çukurova ve Ziraat Fakültesi bulunan diğer üniversiteler de benzer faaliyetlerde bulunmaktadır. Ex-situ korumaya katkı yapan bu faaliyetler arasında Ege Üniversitesi Botanik Bahçesi, İstanbul Üniversitesi Botanik Bahçesi, İstanbul Üniversitesi Atatürk Arberatumu sayılabilir. Ayrıca son yıllarda özel girişimlerle de botanik bahçeleri ve arberatumlar kurulmaktadır (Nezahat Gökyiğit Botanik Bahçesi, Karaca Arboretumu, vb). Orman ağaçları için ex-situ koruma çalışmaları (tohum bahçesi, orijin denemeleri, döldenemeleri) Çevre ve Orman Bakanlığına bağlı kuruluşlarca, özellikle de Orman Ağaçları ve Tohumları Islah Araştırma Müdürlüğü’nce yapılmaktadır. Türkiye EUFORGEN üyesidir ve üye ülkeler arasında çekirdek kolleksiyon kurma anlaşması hazırlık aşamasındadır. Bugüne kadar 8 türden toplam 169 adet tohum bahçesi, 19 türden toplam 35 adet tohum plantasyonu ve 5 türden toplam 13 adet klon parkı tesis edilmiştir. 
      In-situ Koruma ( Doğal yaşam alanında koruma ya da Yerinde Koruma) Türlerin kendi ekosistemlerinde korunmaları, yaşamlarını sürdürebilmek için doğal çevreye bağımlı olduklarını kabul eden bir yaklaşımdır. Türkiye’de 1950’li yıllarından beri Milli Parklar, Tabiatı Koruma Alanları, Tabiat Parkları, Yaban Hayatı Geliştirme Sahaları, Özel Çevre Koruma Bölgeleri, Doğal Sitler, Doğal Varlıklar, Gen Koruma ve Yönetim alanları (GEKYA) gibi in-situ programları yürütülmektedir. Yerinde koruma alanları, statü, sayı ve kapladığı alan itibariyle Tablo1’de verilmiştir. Çeşitli statülerde korunan alanların ülke yüzölçümüne oranı 2000 yılından sonra %4’den yaklaşık %6’ya yükselmiştir. 
      Milli Parklar, Tabiatı Koruma Alanları, Tabiat Parkları ve Tabiat Anıtları 2873 sayılı Milli Parklar Kanunu çerçevesinde Milli Park, Tabiatı Koruma Alanı, Tabiat Parkı ve Tabiat Anıtı statülerinde koruma alanları ilan edilmektedir.
      Milli Park, “bilimsel ve estetik bakımından, milli ve milletlerarası ender bulunan tabii ve kültürel kaynak değerleri ile koruma, dinlenme ve turizm alanlarına sahip tabiat parçaları” olarak tanımlanmıştır. Türkiye’de 39 Milli Park bulunmaktadır. Milli Parklar orman, step, sulak alan ve kıyı ekosistemlerindeki biyolojik çeşitliliğin korunması açısından büyük öneme sahiptirler.  
      “Milli Parklar Kanunu” 1983’te yürürlüğe girdiğinde, “ormanlar” teriminin yanı sıra “doğa parçaları” teriminin de kullanılmasıyla, bu yasanın ormanlar dışında kalan ve koruma gerektiren alanlara da uygulanabilmesine imkan tanınmıştır. Temel amaç doğanın korunması olduğundan, “Tabiatı Koruma Alanı” ifadesi de yasalara eklenmiştir. Tabiatı Koruma Alanları, “bilim ve eğitim bakımından önem taşıyan nadir, tehlikeye maruz veya kaybolmaya yüz tutmuş ekosistemler, türler ve tabii olayların meydana getirdiği seçkin örnekleri ihtiva eden ve mutlak korunması gerekli olup sadece bilim ve eğitim amaçlarıyla kullanılmak üzere ayrılmış tabiat parçaları” olarak tanımlanmıştır. 2007 yılı itibariyle 33 adet Tabiatı Koruma Alanı bulunmaktadır. 
      Tabiat parkları; bitki örtüsü ve yaban hayatı özelliğine sahip, manzara bütünlüğü içinde halkın dinlenme ve eğlenmesine uygun tabiat parçaları olarak tanımlanmıştır. Ülkemizde bu amaçla ilan edilmiş 22 Tabiat Parkı bulunmaktadır.
      Tabiat Anıtı, tabiat ve tabiat olaylarının meydana getirdiği özelliklere ve bilimsel değere sahip ve milli park esasları dahilinde korunan tabiat parçaları olarak tanımlanmaktadır. Ülkemizde 104 alan “Tabiat Anıtı” olarak koruma altına alınmı ştır.  
      Yaban Hayatı Geliştirme Sahaları ve Üretme İstasyonları 4915 sayılı Kara Avcılığı Kanunu çerçevesinde soyu azalan ya da tükenme tehlikesi ile karşı karşıya olan yaban hayvanlarının doğal olarak bulunduğu alanlar, ekosistem özellikleri bozulmadan bu türlerin habitatları ile birlikte korunması amacıyla koruma altına alınmaktadır.
      Bazılarında türlerin üretimi de gerçekleştirilmektedir. Türkiye’de 80 adet Yaban Hayatı Geliştirme Sahası ilan edilmiştir. Bu sahalar içinden  “Yaban hayatı değerlerine sahip, korunması gerekli yaşama ortamlarının bitki ve hayvan türleri ile birlikte mutlak olarak korunduğu ve devamlılığının sağlandığı sahalar” “Yaban Hayatı Koruma Sahası” olarak ilan edilecektir. Kara Avcılığı Kanunu ve Merkez Av Komisyonu Kararı ile 52 memeli,  415 kuş türü korumaya alınmı ştır. Nesli tükenme tehlikesi ile karşı karşıya kalan Anadolu yaban koyunu, kara akbaba, toy, huş tavuğu, ceylan, kızıl geyik ve kel aynak gibi türler için proje bazında koruma çalışmaları yürütülmektedir. Konya Boz Dağ’da yaban koyunu (Ovis orientalis), Urfa Ceylanpınar’da ceylan (Gazella subgutturosa), Urfa Birecik’te kelaynak (Geronticus eremita) populasyonları koruma altına alınmış ve bu türlerin yok olması kısmen önlenmiştir. 
      Özel Çevre Koruma Bölgeleri Çevre Kanununun 9. Maddesi ile ülke ve dünya ölçeğinde ekolojik önemi olan, çevre kirlenmeleri ve bozulmalarına duyarlı toprak ve su alanları, biyolojik çeşitliliğin, doğal kaynakların ve bunlarla ilgili kültürel kaynakların gelecek kuşaklara ulaşmasını emniyet altına almak üzere Özel Çevre Koruma Bölgelerinin ilan edilmesi hükme bağlanmıştır. Özel Çevre Koruma Bölgelerinin çevresel değerlerinin korunması, mevcut çevresel sorunları ile ilişkilendirilmesi ve sahip oldukları biyolojik ve ekolojik kaynakların yanı sıra tarihi ve kültürel değerlerinin de korunması ve geliştirilmesi amacıyla 1989 yılında 383 sayılı Kanun Hükmünde Kararname (KHK) ile Özel Çevre Koruma Kurumu kurulmu ştur. Bugüne kadar
      ülkemizde tescil edilmiş 14 “Özel Çevre Koruma Bölgesi” bulunmaktadır. Bu alanlar, başta deniz kaplumbağalarının yumurtlama alanları ve Akdeniz foklarının yerleşim bölgeleri olmalarından dolayı biyolojik çeşitliliğin korunması ve sürdürülebilir kullanımı açısından büyük önem taşımaktadır. 
      Doğal Sit Alanları Kültür Bakanlığınca kültürel varlıklarımızın yanısıra doğal varlıklarımızın da yerinde korunması amacıyla ilk olarak 1973’de çıkarılan “Eski Eserler Kanunu”nda yer alan “tabii (doğal) sit” kavramıyla çalışmalar başlatılmış olup, 1983’de çıkarılan “Kültür ve Tabiat Varlıklarını Koruma Kanunu” ile de “sit” tanımının yanısıra “tabiat varlığı” tanımı da getirilmiş, tabiat varlığı tanımına mağaralar, kaya sığınakları, özellik gösteren ağaç ve ağaç toplulukları da dahil edilmiştir.
      Biyolojik çeşitlilik açısından önemli alanlar, Kültür ve Turizm Bakanlığınca doğal sit olarak koruma altına alınan alanların içinde kalmaktadır.
      Doğal Sit alanları, Kültür ve Tabiat Varlıklarını Koruma Yüksek Kurulunun 5.11.1999/659 sayılı kararında tanımladı ğı üzere; Jeolojik devirlerle, tarih öncesi ve tarihi devirlere ait olup ender bulunmaları veya özellikleri ve güzellikleri bakımından korunması gerekli yer üstünde, yer altında veya su altında bulunan korunması gereken alanlardır.”    
      Gen Koruma ve Yönetim Alanları
      Gen Koruma ve Yönetim Alanları  (GEKYA) kavramı “Türkiye Bitki Genetik Çesitliliğinin
      Yerinde (in-situ) Korunması”  projesi (1993-1998; GEF-1 Projesi) kapsamında geliştirilmiştir.
      Bu proje ile tarımsal bitkilerin yabani akrabalarına ait gen kaynaklarının yerinde korunması konusunda gerekli kurumsal ve personel kapasitesi geliştirilmiş ve GEKYA oluşturulması ile  ilgili çalı şmalar yapılmıştır. GEKYA; seçilmiş bitki türlerinde genetik çeşitliliği yerinde korumak için doğal yada yarı doğal alanlardan seçilen yerlerdir. GEKYA’lar aynı zamanda “endemik, tehlike altında olan ve ekonomik bakımdan önemli ve hedef tür olarak belirlenen bitki türlerinin populasyonlarında evrimsel oluşum ve değişimlerin sürekliliğine olanak veren alanlardır.” 
      Ramsar Alanları Türkiye, 1994 yılında Ramsar Sözleşmesine taraf olmuştur ve taraf olma aşamasında 5 sulak alanını (Manyas Gölü, Seyfe Gölü, Burdur Gölü, Sultan Sazlığı ve Göksu Deltası) Sözleşme Listesine kaydettirmiştir. 1998 yılında ise daha önce bir kısmı Sözleşme listesine dahil edilen Manyas (Kuş) Gölü ile Burdur Gölünün tamamı ile Gediz Deltası, Akyatan Lagünü, Uluabat Gölü ve Kızılırmak Deltası da Sözleşme Listesine dahil edilmiştir. Şu anda RAMSAR kapsamında 12 sulak alan bulunmakta olup toplam 206 830 ha ‘lık bir alana yayılmıştır.
      Uluslararası kriterler dikkate alınarak yapılan değerlendirmeler neticesinde uluslararası önemde sulak alan olduğu tespit edilen 200 alan bulunmaktadır. Bu alanlardan 13’ünde “Kuş Cennetleri Projesi” başlatılmıştır.
      Tohum Meşcereleri ve Gen Koruma Ormanları Mevcut koşullar altında istenilen karakterler bakımından üstün özelliklere sahip ağaçların bulunduğu, belirli bir coğrafik bölgede yer alan ve tohum üretimi için özel bir yönetim ve işletmeye tabi tutulan meşcerelerdir. Tohum Meşcereleri ile kaliteli ve kaynağı belli tohum elde etmek amaçlanmaktadır. Ülkemizde şimdiye kadar seçilen Tohum Meşcereleri, 27 türde 339 adettir. 
      Doğa Koruma ve Milli Parklar Genel Müdürlüğü  Gen Koruma Ormanları bir türün genetik çeşitliliğinin doğal ortamında (in-situ) korunması amacıyla seçilen ve yönetilen doğal meşcerelerdir. Gen Koruma Ormanları ile; doğada var  olan genetik zenginliğin korunması ve gelecek kuşaklara aktarılması amaçlanmaktadır.
      Ülkemizde şimdiye kadar 28 türde 214 Gen Koruma Ormanı seçilmiştir. 
      BİYOLOJİK ÇEŞİTLİLİĞİN KORUNMASIYLA İLGİLİ TARAF OLDUĞUMUZ
      ULUSLARARASI SÖZLEŞMELER
      •Avrupa’nın Yaban Hayatı ve Doğal Yaşama Ortamlarının Korunması Sözleşmesi (Bern, 1984)
      •Özellikle Su Kuşları Yaşama Alanı Olarak Uluslararası Öneme sahip Sulak Alanlar Sözleşmesi (RAMSAR, 1994)
      •Biyolojik Çeşitlilik Sözleşmesi (1997)
      •Cartagena Biyogüvenlik Protokolü (2004) (TKB)
      •Nesli Tehlikede Olan Yabani Bitki ve Hayvan Türlerinin Uluslararası Ticaretine Dair Sözleşme (CITES, 1996)
      •Avrupa Peyzaj Sözleşmesi (2003)
      •Barselona Sözleşmesi (1988)
      •Bükreş Sözleşmesi (1994)
      •IUCN çalışmaları (1998)
      Bern (Avrupa Yaban Hayatı ve Yaşama Ortamlarının Korunması) Sözleşmesi
      Sözleşmenin amacı yabani bitki ve hayvan varlığını ve bunların yaşama ortamlarını muhafaza etmek,  özellikle birden fazla devletin işbirliğini gerektiren ortamların korunmasını sağlamak ve bu işbirliğini geliştirmektir. 20 Şubat 1984 / 18318 sayılı Resmi Gazetede yayımlanarak taraf olunmuştur. Taraf ülkelerin Sözleşme eklerinde yer alan türlerin korunmasına yönelik çalışmaları ulusal bazda yürütülmesi öngörülmektedir.
      Nesli Tehlike Altında Olan Yabani Hayvan ve Bitki Türlerinin Uluslararası Ticaretine İlişkin Sözleşme
      CITES Sözleşmesinin amacı Sözleşme eklerinde yer alan türlerin uluslararası ticareti (ithalat, ihracat, re-export, denizden giriş) ile ilgili kontrolü sağlanmasıdır.
      Sözleşmeye ülkemizde 22 Aralık 1996 tarihinde yürürlüğe girmiştir. CITES Ulusal Uygulama Yönetmeliği 27.12.2001 tarih ve 24623 Sayılı Resmi Gazetede yayınlanmış ve 2004 yılında revizesi yapılmıştır.Ulusal Uygulama Yönetmeliği kapsamında Tarım ve Köyişleri Bakanlığı ile Bakanlığımız Yönetim otoritesi ve koordinatör olarak görev yapmaktadır.
      Sözleşme kapsamında yer alan ekli listelerdeki türlerin ülkemize giriş ve çıkışlarındakikontrolleri sağlamak üzere belge ve sertifika düzenlenmektedir.
      Avrupa Peyzaj Sözleşmesi
      Avrupa Peyzaj Sözleşmesi 20.10.2000 tarihinde imzaya açılmış 25181 sayı ile Resmi Gazete’de yayınlanarak 27 Temmuz 2003 tarihinde yürürlüğe girmiştir.
      Sözleşmenin amacı peyzajların korunması, yönetilmesi ve planlanması için ulusal ve uluslararası düzeyde çalışmalar yapılarak, kamuoyunun ve yerel yönetimin peyzajın önemi ve değerini kavramaya teşvik edilmeleri, çevre bilincinin yaygınlaştırılması ve eğitim çalışmaları,
      Akdeniz’in Kıyısal Bölge ve Deniz Çevresinin Korunması Sözleşmesi (Barcelona Sözleşmesi) (1981) 
      Ülkemiz, 1981 Barselona Sözleşmesi’ne ve Akdeniz’in korunmasına ilişkin beş protokole taraf olmuştur. Bu protokollerden "Biyolojik çeşitlilik ve Akdeniz'de Özel Koruma Alanlarına İlişkin Protokol" 1982 yılında imzalanarak 1988 yılında yürürlüğe girmiştir.
      Karadeniz’in Kirliliğe Karşı Korunması Sözleşmesi (Bükreş Sözleşmesi)
      Karadeniz Bölgesinde doğal kaynakların yoğun kullanımından dolayı su kalitesinin bozulmasına ve biyolojik çeşitlilik ile peyzaj değerlerinin azalmasına ve tahribine engel olmak; Karadeniz su kalitesini, deniz ve kıyı ekosistemini iyileştirmek ve belgede sürdürülebilir bir kalkınma sağlamak,15 Ocak 1994 tarihinde yürürlüğe girmiştir.
      5212 sayılı “Karadeniz'in Kirliliğe Karşı Korunması Sözleşmesinin Karadeniz'de Biyolojik Çeşitliliğin ve Peyzajın Korunması protokolünün onaylanmasının uygun bulunduğuna dair kanun” ile ve 06/07/2004 tarih ve 25514 sayılı resmi gazete’de yayımlanarak yürürlüğe girmiştir
       IUCN(Dünya Doğa Koruma Birliği)
      Ülkemiz IUCN’e Ocak 1993’da  üye olmuştur. Koruma Birliğinin amacı; Canlı Türlerinin Tehlike Sınıflarının Ortaya Konması ve Koruma Stratejilerinin Saptanması Konusunda Dünyadaki Yegane Kurum Niteliğindedir
      . Biyolojik Çeşitlilik Sözleşmesi ve Cartagena Biyogüvenlik Protokolü
      Biyolojik Çeşitlilik Sözleşmesi’nin metni, dünyadaki sanayileşme, şehirleşme gibi biyolojik çeşitlilik üzerindeki baskıları artıran süreçlerin hızlanması ile birlikte doğan ihtiyaç üzerine, 1987 yılında Birleşmiş Milletler Çevre Programı (UNEP) tarafından başlatılan ve dört yılsüren bir çalışma sonunda oluşturulmuştur. Rio de Janerio’da 1992 yılında gerçekleştirilenDünya Sürdürülebilir Kalkınma Zirvesi’nde biyolojik çeşitliliğin azalmasının önemli bir sorunolduğu ve bu azalmanın uluslararası çaba sarf edilmeden önlenemeyeceği kabul edilmiştir. Zirve, Türkiye’nin de taraf olduğu Biyolojik Çeşitlilik Sözleşmesi’nin aralarında bulunduğu önemli küresel sözleşmelerin imzalanmasıyla sonuçlanmıştır. Türkiye bu Sözleşmeyi 1992’de imzalamış ve 29 Ağustos 1996 tarih ve 4177 sayılı Kanun ile onaylamıştır. Sözleşme 14 Mayıs 1997 yılında ülkemizde yürürlüğe girmiştir. 
      Biyolojik Çeşitlilik Sözleşmesi (BÇS)’nin üç temel amacını;
      • Biyolojik çeşitliliğin korunması,
      • Biyolojik kaynakların sürdürülebilir kullanımı;
      • Genetik kaynakların kullanımından kaynaklanan faydaların adil ve hakkaniyete uygun payla şımı oluşturmaktadır.
      Sözleşme her ülkenin özel koruma tedbirlerine ihtiyaç duyan biyolojik kaynaklar ile sürdürülebilir kullanım için daha büyük potansiyele sahip olan biyolojik kaynaklarını belirlemesini; koruma ve sürdürülebilir kullanım üzerinde olumsuz etkiye sahip olabilecek eylemlerin kategorilerinin ve süreçlerinin belirlenmesini ve izlenmesini gerektirmektedir. 
      Orman biyolojik çeşitliliği iş programının amaçları; ekosistem yaklaşımının tüm orman tiplerinin yönetimine uygulanması; orman biyolojik çeşitliliği üzerindeki tehditlerin azaltılması ve tehdit edici süreçlerin etkilerinin hafifletilmesi; orman biyolojik çeşitliliğinin korunması, iyileştirilmesi ve eski haline getirilmesi; orman biyolojik çeşitliliğinin sürdürülebilir kullanımının desteklenmesi; orman genetik kaynaklarına erişimin ve yarar paylaşımının düzenlenmesi; elverişli kurumsal ortamın geliştirilmesi; orman biyolojik çeşitliliğinin kaybedilmesi ile sonuçlanan kararlar ile buna sebep olan sosyo – ekonomik başarısızlıkların ve bozulmaların tanımlanması; halkın eğitiminin, katılımının ve bilincinin arttırılması; farklı ölçeklerde ormanların genel sınıflandırmasının geliştirilmesi; durum ve eğilimlerinin değerlendirilmesi için bilgi ve yöntemlerin geliştirilmesi; orman biyoçeşitliliği ve ekosistem işleyişinin rolü üzerine anlayışın geliştirilmesi; küresel orman biyolojik çeşitliliğinin doğru değerlendirilmesi ve izlenmesi için veri ve bilgiler için altyapı geliştirilmesidir. 
      Ulusal Biyolojik Çeşitlilik Stratejisi ve Eylem Planı
      Ülkemizin doğa koruma konusunda taraf olduğu uluslararası sözleşmelerin ulusal düzeyde uygulanmasına yönelik iş ve işlemlerin koordine edilmesi ve yürütülmesi, Biyolojik kaynakların ve ülke şartlarının gösterdiği farklılıklar nedeniyle, her ülkenin Sözleşmede belirlenen amaçlara ulaşmak için kendi önceliklerini belirlemesi ve uygulaması temel prensiptir. Bu nedenle Sözleşmenin ve Sözleşme kapsamında benimsenen iş programlarının uygulanması ulusal eylemlere bırakılmıştır. Sözleşmenin 6. maddesinde de bu amaçla ulusal biyolojik çeşitlilik stratejisi ve eylem planlarının hazırlanması öngörülmektedir. 
      Türkiye’nin Ulusal Biyolojik Çeşitlilik Stratejisi ve Eylem Planı (UBSEP), Biyolojik Çeşitlilik Sözleşmesi’nin diğer yükümlülüklerle uyum içinde uygulanabilmesinde ve biyolojik çeşitlilik kaybının yol açtığı problemlerin çözümünde yararlanılabilecek bir rehber olması amacıyla 2001 yılında mülga T.C. Çevre Bakanlı ğı koordinasyonunda hazırlanmıştır. Ancak değişen ülkesel ve uluslararası koşullar ve eğilimler, 2001 UBSEP revizyonun gerekliliğini ortaya koymuştur. Bu nedenle UNEP/GEF hibe desteği ile yürütülen “Biyolojik Çeşitlilik Sözleşmesi Uygulama projesi” kapsamında katılımlı bir süreçle 2007 yılında UBSEP güncelleştirilmiştir. 
      UBSEP kapsamında 10 adet temel amaç yer almaktadır. Bunlar kısaca :
       AMAÇ 1. Türkiye için önem taşıyan biyolojik çeşitlilik unsurlarının belirlenmesi, korunması ve izlenmesi
      Hedef 1.1Ekosistemlerde, türlerde ve genetik çeşitlilikte ortaya çıkan değişiklikleri saptamak ve izlemek amacıyla, hızlı değerlendirme işlemleri ve biyolojik çeşitlilik göstergeleri de göz önünde bulundurularak, biyolojik çeşitlilik envanter-izleme yöntem ve programlarının geliştirilmesi ve uygulanması, 
      Hedef 1.2 Karasal ve sucul ekosistemlerden oluşan korunan alanlara daha az temsil edilen ekosistemlerin, türlerin ve genetik çeşitlilik merkezlerinin dahil edilmesi ve korunan alanların etkin yönetimi,  
      Hedef 1.3 Biyolojik çeşitlilik üzerindeki baskı ve tehditlerin önlenmesi veya mümkün olan en alt seviyeye indirilmesi. 
      AMAÇ 2. Biyolojik çeşitliliği oluşturan bileşenlerin, gelecek nesillerin ihtiyaçları da dikkate alınarak, kendini yenileme kapasitesine uygun yöntemlerle ve seviyede kullanımı
      Hedef 2.1 Biyolojik çeşitliliğin korunması ve kullanımını etkileyen hukuki, idari ve kurumsal düzenleme ve uygulamalar arasında uyum sağlanması,
      Hedef 2.2 Biyolojik çeşitliliğin korunması ve biyolojik kaynakların sürdürülebilir kullanımı için, ekosistem bazlı planlama ve yönetim sistemlerinin geliştirilmesi ve uygulanması, 
      Hedef 2.3 Biyolojik çeşitliliğin korunması ve sürdürülebilir kullanımı konusunda halkın bilgi seviyesinin ve duyarlılığının artırılması.
      AMAÇ 3. Geleneksel bilgiler de dahil olmak üzere Türkiye için önemli genetik çeşitlilik unsurlarının belirlenmesi, korunması ve yararlanılması  
      Hedef 3.1 Biyolojik çeşitlilik, tarım, gıda ve ekonomik değerler açısından önem taşıyan genetik çeşitlilik unsurlarının belirlenmesi, kayıt altına alınması, korunması ve yönetimi,
      Hedef 3.2 Genetik kaynaklara eri şimin kontrol altına alınması ve bu kaynaklardan elde edilen faydaların ülkemizle paylaşımının garanti altına alınması.
      AMAÇ 4. Tarımsal biyolojik çeşitlilik için önem taşıyan biyolojik çeşitlilik unsurlarının belirlenmesi, korunması ve izlenmesi; gıda ve tarım için gerçek ve potansiyel değere sahip olan genetik kaynakların korunması ve sürdürülebilir kullanımı; genetik kaynakların kullanımından kaynaklanan faydaların adil ve eşit şekilde paylaşımının sağlanması 
      Hedef 4.1 Tarımsal biyolojik çeşitlilik için önem taşıyan biyolojik çeşitlilik unsurlarının belirlenmesi, korunması ve izlenmesi, 
      Hedef 4.2 Tarımın, biyolojik çeşitlilik üzerindeki olumlu etkilerini destekleyen ve olumsuz etkilerini hafifleten yönetim uygulamaları, teknolojileri ve politikaları belirlenmesi, tarımsal ekosistemlerin verimliliğinin ve geçim kaynağı idame etme kapasitesinin geliştirilmesi, 
      Hedef 4.3. Tarımsal biyolojik çeşitlilik üzerindeki GDO’lardan ve yabancı türlerden kaynaklanan baskı ve tehditlerin önlenmesi veya mümkün olan en alt seviyeye indirilmesi,
      Hedef 4.4.  Gıda ve tarım için gerçek ve potansiyel değere sahip olan genetik kaynakların korunması ve sürdürülebilir kullanımı ve genetik kaynakların kullanımından kaynaklanan faydaların adil ve eşit şekilde paylaşımının sağlanması. 
      AMAÇ 5. Step biyolojik çeşitliliğinin korunması, bileşenlerinin sürdürülebilir kullanımı, genetik kaynakların kullanımından kaynaklanan faydaların eşit ve adil olarak paylaşımı ve step biyolojik çeşitliliğinin kaybı ve bunun sosyo-ekonomik sonuçları ile mücadele edilmesi 
      Hedef 5.1.  Step biyolojik çeşitliliği ile ilgili bilgi boşluklarının doldurulması, 
      Hedef 5.2. Özellikle ekosistem yapısı ve işleyişi olmak üzere, otlatma, kuraklık, çölleşme, çoraklaşma, tuzlanma, seller, yangınlar, turizm, tarımsal dönüşüm veya terk
      etme gibi step ekosistemlerinin biyolojik çeşitliliğini olumsuz yönde etkileyen ekolojik, fiziksel ve sosyal süreçlerin belirlenerek tedbirler geliştirilmesi,
      Hedef 5.3. Step alanlarındaki genetik kaynaklarının kullanımından kaynaklanan faydaların adil ve eşit bir şekilde paylaşımını desteklemek için mekanizmalar ve çerçeveler tesis edilmesi.
       AMAÇ 6.
       Orman biyolojik çeşitliliğinin korunması ve bileşenlerinin sürdürülebilir kullanımı için etkin bir izleme, yönetim ve eşgüdüm sisteminin kurulması
       Hedef 6.1.
       Orman biyolojik çeşitliliğinin durumu ve gidişatının daha iyi değerlendirilebilmesi için izleme programları geliştirilmesi ve uygulanması Stratejik eylemler:
      6.1.1. Orman ekosistemleri içinde duyarlı, tehdit ya da tehlike altındaki türlere ili şkin bilgilerin güncelleştirilerek, biyolojik çeşitlilik merkezi bilgi yönetim sistemine eklenmesi
      6.1.2. Baskı altında olan orman ekosistemlerinin tespiti ve tehlike durumlarına göre sınıflandırılması
      6.1.3. Baskı altında olan ekosistemler, türler ve popülasyonların, biyotik ve abiyotik parametrelerin bütünleştirildiği bir program dahilinde izlenmesi
      6.1.4. Orman biyolojik çeşitliliğinin durumu ve gidişatının daha iyi değerlendirilebilmesi için araştırma sonuçlarının ve izleme programından elde edilen bilgilerin karar vericiler, kullanıcılar ve diğer paydaşların kullanımına açılması
      Hedef 6.2
      . Orman biyolojik çeşitliliğinin daha etkin korunması ve sürdürülebilir kullanımı için uygun mekanizmaların oluşturulması Stratejik eylemler:
      6.2.1. Öncelikli ekosistemler ve sıcak noktalardan başlayarak orman ekosistemleri içinde yeni korunan alanların kurulması, mevcut korunan alanların yönetim planlarının tamamlanması ve bu alanların etkin yönetimi için gerekli idari ve lojistik altyapının güçlendirilmesi
      6.2.2. Ekosistem bazlı yönetim, sürdürülebilir kullanım, envanter yöntemleri, izleme, veri yönetimi, çok disiplinli ara ştırmalar, korunan alanların yönetimi, çevre eğitimi, çevresel etki değerlendirmesi ve acil durum planlaması konularında OGM Teknik Personeline eğitim sağlanması 
      6.2.3. Ekolojik etmenlerin belirlenmesi, orman yetişme ortamı birimlerinin ayrılması, haritalanması ve verimliliğin belirlenmesi yoluyla orman yetişme ortamlarının sınıflandırılması 
      6.2.4. Orman ekosistemlerinin sürdürülebilir kullanımı ve biyolojik çeşitliliğin korunmasını desteklemek için orman yönetimi planları ve uygulama kurallarının bütünleştirilmesi ve uygulanmaya konması
      6.2.5. Otsu ve odunsu bitki genetik çeşitliliğinin yerinde korumasına yönelik programların uygulanmasını desteklemek amacıyla orman ekosistemleri içinde türler ve habitatlar arası ekolojik ili şkileri ortaya koyan araştırmaların desteklenmesi 
      AMAÇ 7: 
      Dağ biyolojik çeşitliliğinin barındırdığı farklı ekosistemlerle birlikte bütüncül bir yaklaşımla korunması ve sürdürülebilir kullanımı için etkin bir izleme, yönetim ve eşgüdüm sisteminin kurulması
       Hedef 7.1.
       Biyolojik ve ekolojik envanterlerin, izleme programlarının ve sınıflandırma sistemlerinin etkin uygulanması  Stratejik eylemler:
      7.1.1. Hassas dağ ekosistemlerinin ve bu ekosistemlerde bulunan tehdit altındaki türlerin belirlenmesi
      7.1.2. Dağ ekosistemlerinde bulunan ve genetik çeşitlilik açısından önem taşıyan genetik kaynakların belirlenmesi ve kayıt altına alınması
      7.1.3.  Dağ ekosistemlerinin izlenmesinde kullanılacak gösterge türlerin belirlenmesi
      7.1.4. Dağ biyolojik çeşitliliğinin durumu ve eğilimlerinin değerlendirilmesi ve izlenmesi için bilgi ve yöntemlerin geliştirilmesi
      7.1.5. Dağ ekosistemlerinde ekosistem bazlı planlama ve yönetimi geliştirmek amacıyla biyotopların haritalanması ve CBS tekniklerinin kullanılması 
      Hedef 7.2
      . Hassas dağ ekosistemlerinin korunması ve sürdürülebilir kullanımı için uygun mekanizmaların oluşturulması Stratejik eylemler:
      7.2.1. İklim değişikliği gibi dağ biyolojik çeşitliliğinin maruz kaldığı anahtar tehditlerin olumsuz etkilerinin ve bu etkilerin önlenmesi veya hafifletilmesine yönelik tedbirlerin belirlenmesi 
      7.2.2. Başta yaylalar olmak üzere dağ ekosistemlerinin ve bu ekosistemlerin sağladığı biyolojik kaynakların sürdürülebilir kullanımının desteklenmesi için uygun sosyo-ekonomik politikaların ve teşviklerin geliştirilmesi ve uygulanması  
      7.2.3. Bozulmuş dağ ekosistemlerini eski hallerine getirmek ve doğal dinamik süreçleri korumak ve biyolojik çeşitliliği idame etmek için programlar geliştirilmesi ve uygulanması
      7.2.4. Dağ biyolojik çeşitliliğinin barındırdığı farklı ekosistemlerle birlikte bütüncül bir yaklaşımla korunması için gerekli yasal ve kurumsal mekanizmanın oluşturulması 7.2.5. Av hayvanlarının popülasyon büyüklüğünün tespiti, habitatlarının belirlenmesi ve yönetim planlarının hazırlanması
       Cartagena Biyogüvenlik Protokolü (24 Mayıs 2000/11 Eylül 2003)
      Protokol; Biyolojik çeşitliliğin korunması ve sürdürülebilir kullanımı üzerinde olumsuz etkilere sahip olabilecek ve modern biyoteknoloji kullanılarak elde edilmiş olan genetiği değiştirilmiş canlı organizmaların güvenli nakli, muamelesi ve kullanımına yönelik düzenleyici kuralları içermektedir. Ülkemizde protokol 24 Ocak 2004 tarihinde yürürlülüğe girdi. Protokolün ulusal bazda koordinatörlüğü Tarım ve Köyişleri Bakanlığı Tarımsal Ara ştırmalar Genel Müdürlüğü tarafından yürütülmektedir.

      0 yorum:

      ZIRAI DON DOLU EROZYON ÇIĞ DÜŞMESİ SU TAŞKINLARI KURAKLIK HORTUMLAR SİS KUVVETLİ RÜZGAR VE FIRTINA ORMAN YANGINLARI HEYELAN SEL BASKINI YANARDAĞ PATLAMASI DEPREMLER TSUNAMİ TRUF MANTARI KUŞ CENNETİ NEMRUT KRATER GÖLÜ COMBATING DESERTIFICATION

      Copyright © 2013 Global Bilgiler. WP Theme-junkie converted by Bloggertheme9
      Blogger templates. Proudly Powered by Blogger.